Ortadoğu'da yükselen Kürt sinerjisi ve yeni statükonun inşası

Tarih bazen uzun yıllar boyunca sessiz ve yavaş akar. Fakat bazı anlarda birkaç yıl, birkaç on yıla bedel hale gelir. Kürtler bugün tam da böyle bir tarihsel eşikten geçmektedir.

HÜSEYİN SALİH DURMUŞ

Bazı dönemlerde tarih sessiz ilerler. Bazı dönemlerde ise eski dengeler çözülür, yeni güç merkezleri ortaya çıkar ve uzun yıllar boyunca değişmez sanılan bütün kabuller sorgulanmaya başlanır. Dünya bugün tam da böyle bir eşikten geçiyor.

Ortadoğu'dan Avrupa'ya, Kafkasya'dan Asya'ya kadar uzanan bu geniş coğrafyada değişen yalnızca hükümetler, rejimler, ya da ittifaklar değil, değişen bölgenin siyasi ve güvenlik mimarisinin kendisi.

20 Ocak 2026'da Davos'ta kritik bir ses yükseldi. Kanada Başbakanı Mark Carney, Dünya Ekonomik Forumu kürsüsünden yalnızca mevcut düzenin çözüldüğünü değil, bu düzenin başından beri kısmen bir kurgu olduğunu açıkça ilan etti.

Şöyle diyordu:

“Uluslararası kurallara dayalı düzenin hikâyesinin kısmen yanlış olduğunu biliyorduk. En güçlülerin uygun gördüklerinde kendilerini muaf tuttuğunu, ticaret kurallarının asimetrik biçimde uygulandığını biliyorduk. Uluslararası hukukun, sanığın ya da mağdurun kimliğine bağlı olarak farklı titizlikte uygulandığını da biliyorduk. Bu kurgu işe yarıyordu; Amerikan hegemonyası kamu malları sağlıyordu: açık deniz yolları, istikrarlı bir finansal sistem, kolektif güvenlik ve anlaşmazlıkları çözmek için çerçeveler sunuyordu. Bu yüzden tabelayı pencereye koyduk. Ritüellere katıldık. Söylem ile gerçeklik arasındaki boşlukları dile getirmekten kaçındık. Bu pazarlık artık işe yaramıyor. Açık konuşayım: Bir geçiş değil, bir kopuş içindeyiz. Büyük güçler ekonomik entegrasyonu silah olarak, tarifeleri baskı aracı olarak, finansal altyapıyı zorlama olarak kullanmaya başladı. Entegrasyon boyun eğdirmenizin kaynağı haline geldiğinde, karşılıklı çıkar yalanı içinde yaşayamazsınız.”

Carney konuşmasını şu sözlerle noktalıyordu: "Masada olmazsak menü de oluruz."

Birkaç ay sonra, Mart 2026'da Fransa Senatosu'nda benzer bir ses yükseldi. Sınır Tanımayan Doktorlar'ın kurucularından, hekim, insan hakları savunucusu ve Fransa Senatosu Dışişleri ve Savunma Komisyonu Başkan Yardımcısı Claude Malhuret, Senato kürsüsünden yaptığı konuşmada yalnızca Donald Trump'ı eleştirmiyordu. Aslında Batı'nın kendi içinden yükselen daha derin bir kaygıyı dile getiriyordu.

Şöyle diyordu:

“Avrupa, tarihinin kritik bir dönüm noktasındadır. Amerikan kalkanı çekiliyor, Ukrayna terk edilme riskiyle karşı karşıya, Rusya ise güçleniyor.

Washington, Nero'nun sarayına dönmüş durumda. Ateşe veren bir imparator, boyun eğen dalkavuklar ve kamu görevlilerini tasfiyeyle görevlendirilmiş, ketamin etkisindeki bir soytarı. Bu, özgür dünya için bir trajedi; ama her şeyden önce Amerika Birleşik Devletleri için bir trajedi.

Trump'ın mesajı şudur: Onun müttefiki olmanın hiçbir faydası yoktur; çünkü sizi savunmaz, düşmanlarına uyguladığından daha fazla gümrük vergisi dayatır, topraklarınızı ele geçirmekle tehdit eder ve sizi işgal eden diktatörleri destekler.”

Bu iki konuşma biri Kuzey Amerika'dan, diğeri Avrupa'nın kalbinden aynı tarihsel gerçeğe farklı pencerelerden bakıyordu: Batı'nın inşa ettiği uluslararası düzen çözülüyor ve bu çözülüşün faturasını en ağır biçimde küçük ve orta güçler ödeyecek. Ancak bu kopuş yalnızca bir tehdit değildir. Onlarca yıldır büyük güçlerin belirlediği çerçeveler içinde sıkışıp kalan halklar için yeni alanlar da açılmaktadır. Ve bu gerçek, hiç kimse için Kürtler kadar belirleyici değildir.

Bugün dönüp son birkaç yıla baktığımızda bunun yalnızca Avrupa'nın ya da Kanada'nın sorunu olmadığı daha net görülüyor. Yeni ittifaklar kuruluyor, eski dengeler sarsılıyor, nüfuz alanları yeniden tanımlanıyor ve Ortadoğu yeni bir jeopolitik mimarinin içine doğru sürükleniyor. Ve tam da bu dönüşümün merkezinde Kürdistan duruyor.

Ancak burada önemli bir tarihsel ayrım yapmak gerekiyor. Bir asır önce Ortadoğu yeniden şekillenirken Kürtlerin karşı karşıya olduğu koşullar bugünkünden çok farklıydı. Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından bölge Sykes-Picot mantığıyla yeniden paylaşılmış, ulus-devletler çağının yükselişi başlamıştı. Kürtler ise ortak bir diplomatik merkezden, ortak bir siyasal programdan ve uluslararası düzeyde etkili bir temsil kapasitesinden yoksundu. Dolayısıyla yeni düzen büyük ölçüde Kürtlerin iradesi dışında kuruldu.

Bugün ise tablo farklıdır. Bütün eksikliklerine ve parçalanmışlığına rağmen Kürtler ilk kez dört parçada önemli siyasal deneyimlere, kurumsal yapılara, uluslararası ilişki ağlarına ve ciddi bir toplumsal birikime sahiptir. Tam da bu nedenle bugün yaşanan gelişmeleri yalnızca devletlerin hamleleri üzerinden okumak yeterli değildir.

Asıl soru şudur: Yeni Ortadoğu kurulurken Kürtlere nasıl bir yer biçiliyor? Bu soruya cevap ararken Trump'ın İbrahim Anlaşmaları'nı genişletme girişimlerine, Tom Barrack'ın aynı anda Türkiye Büyükelçisi, Suriye Özel Temsilcisi ve Irak Özel Temsilcisi olarak görevlendirilmesine, Türkiye'nin yeniden bölgesel merkez ülke olarak konumlandırılma çabalarına ve enerji-ticaret koridorlarının yeniden şekillendirilmesine bakmak gerekiyor.

Ancak bütün bunların ötesinde daha derin bir mesele bulunmaktadır. Bugün Ortadoğu'da yalnızca devletler, ordular ve ekonomik koridorlar yarışmıyor. Aynı zamanda anlatılar yarışıyor. Tarih boyunca büyük jeopolitik projeler yalnızca askeri güçle kurulmadı, toplumları harekete geçiren fikirlerle, sembollerle ve ortak tahayyüllerle kuruldu. Bu nedenle Fransız jeopolitik düşünür Alexandre Del Valle’nin şu tespiti üzerinde durmak gerekiyor: "Önemli olan bir anlatının tamamen gerçek olması değildir. Önemli olan mobilize edebilmesidir."

Bugün statükocu güçler tarafından yeniden bölgesel operatör olarak konumlandırılan Türkiye bu gerçeği iyi biliyor. Aynı anda Osmanlı mirasına, İslam dünyasına, Türk dünyasına ve NATO üyeliğine yaslanabiliyor. Birbiriyle tam olarak örtüşmeyen bu anlatılar, Türkiye'nin jeopolitik hareket alanını genişleten mobilizasyon araçları olarak kullanılmaktadır. Mesele yalnızca askeri ya da ekonomik kapasite değildir, mesele aynı zamanda toplumları harekete geçirebilen anlatılara sahip olmaktır.

Kürtler açısından bakıldığında ise mesele daha farklı ve daha karmaşıktır. Son yarım yüzyılda Kürtler yalnızca siyasi örgütler, kurumlar veya askeri yapılar oluşturmadılar. Aynı zamanda ortak acılar, ortak hafıza, ortak semboller ve ortak fedakârlıklar üzerinden yeni bir tarihsel bilinç ürettiler. Dört parçanın birbirinden farklı deneyimleri arasında görünmez ama güçlü bağlar oluştu. Belki de ilk kez Kürtler, yalnızca ayrı coğrafyalarda yaşayan topluluklar olarak değil, birbirini etkileyen ortak bir tarihsel alan olarak görünür hale geldiler. İşte yükselen Kürt sinerjisi dediğimiz olgu budur.

 

Fakat tam da burada yeni dönemin temel sorusu ortaya çıkmaktadır. Kürt toplumsallığı artık tek bir ideolojik çerçeveye sığmayacak kadar büyümüş ve çeşitlenmiştir. Güney Kürdistan'ın deneyimi ile Rojava'nın deneyimi aynı değildir. Bakur'un siyasal birikimi ile Rojhilat'ın toplumsal gerçekliği de aynı değildir. Bu nedenle önümüzdeki dönemin görevi tek bir ideoloji üretmek değildir. Asıl ihtiyaç duyulan şey, farklılıkları koruyarak ortak bir tarihsel yön duygusu, ortak bir stratejik akıl ve ortak bir gelecek tahayyülü geliştirebilmektir. Bu gerçekliği de kabul etmek gerekmektedir; dünyanın dört bir yanına dağılmış politik ve kültürel Kürt potansiyeli ve sinerjisi artık var olan politik yapı ve dinamiklerin dışında şekillenmektedir. 

Geçmiş yüzyılın temel yöntemi inkârdı. Bugün ise daha sofistike yöntemler devrededir. Artık mesele Kürtlerin varlığının inkâr edilmesi değildir mesele, Kürtlerin tarihsel-politik özneleşmesinin hangi sınırlar içerisinde tanınacağıdır. Yeni dönemin temel gerilimlerinden biri, yükselen Kürt enerjisinin tanınarak sisteme entegre edilmesi ile bu enerjinin denetlenebilir ve sınırlandırılabilir bir forma dönüştürülmesi arasındaki gerilim olacaktır.

Bir asır önce Kürtler, çöken bir imparatorluğun enkazı üzerinde kurulan yeni Ortadoğu'nun dışında bırakılmıştı. Bugün ise yeniden şekillenen Ortadoğu'nun tam merkezinde bulunmaktadırlar. Bu nedenle artık temel soru Kürtlerin tanınıp tanınmayacağı değildir. Asıl soru şudur: Yükselen Kürt sinerjisi, yeni Ortadoğu'nun kurucu dinamiklerinden biri haline gelebilecek mi yoksa çeşitli entegrasyon, denetim ve sınırlandırma mekanizmaları içerisinde etkisizleştirilmeye mi çalışılacak?

Bu sorunun yanıtı yalnızca dış aktörlerin planlarına değil, Kürtlerin kendi kolektif akıllarını, ortak stratejik yönelimlerini, tarihsel hafızalarını ve gelecek tasavvurlarını ne ölçüde ortaklaştırabileceklerine bağlıdır. Çünkü önümüzdeki mücadele yalnızca toprakların, sınırların ya da siyasi dengelerin mücadelesi değildir aynı zamanda hafızanın, anlamın, yön duygusunun ve tarihsel iradenin mücadelesidir.

Tarih bazen uzun yıllar boyunca sessiz ve yavaş akar. Fakat bazı anlarda birkaç yıl, birkaç on yıla bedel hale gelir. Kürtler bugün tam da böyle bir tarihsel eşikten geçmektedir. Ortadoğu yeniden kurulurken, Kürtler yalnızca bu yeni dönemin konusu olmayacak kadar büyümüşlerdir. Dört parçada biriktirilen siyasal deneyim, toplumsal hafıza ve tarihsel irade bu dönemin yalnızca nesnesi olmayı değil, kurucu dinamiklerinden biri olmayı mümkün kılacak potansiyeli taşımaktadır. Masada olup olmamak artık yalnızca bir tercih meselesi değil, tarihsel bir sorumluluktur.