'Devlet nedenleriyle değil sonucuyla ilgilenirse Kürt sorununu çözemez'

Türk devletinin Kürt sorununa yaklaşımının çok dar olduğunu söyleyen KCK Yürütme Konseyi Üyesi Xebat Andok, “Ortada 100 yıllık bir sorun var. Eğer devlet sorunların nedenleriyle ilgilenmez, yalnızca sonuçlarla ilgilenirse sorunu çözemez” dedi.

XEBAT ANDOK

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Xebat Andok, Stêrk TV’de yayınlanan programda devam eden Barış ve Demokratik Toplum süreci, çerçeve yasa, gündemde olan toplumsal ve askeri sorunlara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Barış ve Demokratik Toplum sürecinin çok ağır ilerlediğini söyleyen Xebat Andok, bunun sebebinin de AKP iktidarı ve Türk devleti olduğunu belirtti. Sürecin başarıya ulaşması için komisyonların kurulduğunu, kurulların oluşturulduğunu ama pratikte bir gelişme sağlanmadığını vurgulayan Xebat Andok, sürecin başarıya ulaşması halinde Kürt sorunun çözüleceğini, Türkiye’nin demokratikleşeceğini ve Türkiye’nin potansiyelinin her yönüyle ortaya çıkacağına vurgu yaptı. Önder Apo’nun müzakereci olduğunu ama mücadelenin bütün yükünü onun omzuna atmanın da doğru olmayacağının altını çizen Andok, herkesin örgütlü bir şekilde mücadeleye katılması gerektiğini ifade etti.

Kürt sorununun çözülmesini istemeyen kesimlere de dikkat çeken Andok, “Türkiye’nin demokratikleşmesini kim istemez? Bu şekilde yaklaşanlar var. Kürtlerin arasında da farklı kesimler var. Ama sonuçta pratikleriyle, söyledikleriyle, Kürt ve Kürdistan davasına zarar vermekten başka bir şey yapmayan yaklaşımları var. Bunların süreci bozmak açısından çok üst düzeyde bir rol ve misyonları yok. Fakat uluslararası güçler böyle değil. Uluslararası güçler sonuçta Kürt sorununun sorumlularıdır. Kürt sorununu Türk ulus-devlet zihniyetiyle birlikte ortaya çıkaranlar uluslararası güçlerdir. Süreç daha belirsiz hale gelsin, çok ağır ilerlesin, kısa bir zaman içinde amacına ulaşamasın diye süreç üzerinde çok fazla etkileri var. Kürt halkına, bölge halklarına yaramayan, hatta bölge devletlerine bile yaramayan şeylerin ortaya çıkmaması için Türk devletinin daha güvenilir bir şekilde bu meseleye yaklaşması gerekir. Eğer böyle olmazsa bu süreci enfekte edecek çok fazla şey var” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Xebat Andok’un değerlendirmeleri şöyle:

Barış ve Demokratik Toplum süreci devam ediyor. Birçok taraf Barış ve Demokratik Toplum süreci üzerine tartışmalar da yürütüyor. Bazı adımlar atıldı, fakat bu adımlar ne kadar yeterli? Genel olarak Barış ve Demokratik Toplum sürecini ve geride bıraktığı bu iki yılı nasıl değerlendiriyorsunuz? Süreç şu anda hangi aşamadadır?

Öncelikle ‘Güneşimizi Karartamazsınız’ şehitleri ve heval Bêrîtan şahsında bütün devrim şehitlerini minnetle, sevgi ve saygıyla bir kez daha anıyoruz. Şehitlerimize verdiğimiz zafer sözünü yineliyoruz.

Sizin de ifade ettiğiniz gibi Barış ve Demokratik Toplum süreci iki yılını dolduruyor. Böyle ifade edebiliriz. Elbette bu süreç hakkında farklı yaklaşımlar var. Bu da aynı zamanda tabii ki bir zenginliktir. Çünkü toplumu etkiliyor, devlet-toplum ilişkilerini etkiliyor, hatta devletler arasındaki ilişkileri bile etkiliyor. Dolayısıyla farklı yaklaşımların ortaya çıkması doğaldır. Ama esas olarak bu sürecin iki tarafı olduğunu söyleyebiliriz. Bir tarafı Türkiye Cumhuriyeti devleti, diğer tarafı ise hareket olarak biziz, Kürt halkıdır. İnsan bu çerçevede sürece bakarsa, belki de sorunuza daha doğru bir cevap vermiş olur. Öncelikle şunu söyleyebiliriz; bu iki tarafın da yaklaşımı aynı değildir. Zaten sürecin adlandırılması bile Türk devleti açısından “Terörsüz Türkiye”, bizim açımızdan ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” şeklindedir. Bu ifadeler ve sürecin farklı biçimde tanımlanması bile iki tarafın sürece yaklaşımının ne kadar farklı olduğunu her yönüyle ortaya koyuyor.

Yani evet, iki taraf da bu sürecin tarafıdır ve süreci yürütmeye çalışıyor. Ama adlandırmadan bile birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını görüyoruz. Tanımlama farklı olduğunda, herkesin pratiği de kendi tanımlamasına göre olacaktır. Peki, bu iki yılda ne görüyoruz? Türk devleti kendi tanımlamasına göre hareket ediyor. Süreci “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırıyor ve her şeyi “terör” çerçevesinde ele almak istiyor. Her şeyi “güvenlik” politikaları çerçevesinde ele almak istiyor. Özgürlük Hareketi’ne karşı yaklaşımını esas olarak silah bırakma, silahsızlandırma çerçevesinde ele alıyor. Bunun dışında farklı bir şeyi daha fazla gündemine almıyor. Genel olarak Kürtlerle, diğer parçalarla olan ilişkilerinde de, yine diğer ulus-devletlerde yaşayan Kürtlerle ve o devletlerle ilişkilerini de “terör” çerçevesinde, “terörle mücadele” ve Kürtlerin silahsızlandırılması çerçevesinde ele alıyor. Şimdiye kadarki pratikleri biraz bu biçimdedir. Yani sonuçlarla ilgileniyor.  Silahlarla, silah bırakmayla ilgileniyor. Bunu herkes biliyor.

Halbuki ortada bir sorun var. Bu sorun Kürt sorunudur. En azından yüz yıllık bir sorundur. Eğer devlet sorunların nedenleriyle ilgilenmez, yalnızca sonuçlarla ilgilenirse sorunu çözemez. Birincisi, tespitin doğru olması gerekir. Tespit, “terör” tespiti olarak adlandırılıyor. Halbuki ortada bir varlık sorunu, bir özgürlük sorunu ve bir halk sorunu vardır. İmha ile karşı karşıya bırakılmış bir halk varlığı için mücadele ediyor. Bu mücadele şimdiye kadar silahlı yollarla yürütülmüştür. Mesele farklıdır. Bunun için doğru bir yaklaşım gerekir. Diğer yandan Türk devleti yaklaşımında, devlet kendi içinde herhangi bir değişiklik ve dönüşüm yapmadan bu sorunlardan kurtulmak istiyor. Bu mümkün değildir. Türk devletinin yaklaşımı çok dardır; temel bir yaklaşım sergilemiyor. Bir şeyi doğru adlandırmadığında, süreci doğru adlandırmadığında, temeli doğru okumadığında, pratiğin de buna göre olur. Bu yüzden gerekli olan, kendi zihniyetinde bir değişim ve dönüşüm yaratmasıdır. Fakat bu konuda fazla bir gelişme yok.

SÜREÇ ÇOK AĞIR İLERLİYOR

Bu nedenle insan baktığında sürecin çok ağır ilerlediğini görüyor. Yani “süreç yürümüyor, süreç durmuş” diyemeyiz. Biz süreci Barış ve Demokratik Toplum süreci olarak adlandırıyoruz. Ama Türk devletinin de barış konusunda ne düşündüğünü söylemesi gerekir. Barış nedir? Nasıl bir barış geliştirilebilir? Yüz yıldır kurulmuş olan bir devlet var. Bu devlet toplumla barış içinde değildir. Toplumun bütün kesimlerini kendi içinde barındırmıyor. Toplumun bütün kesimlerini temsil etmiyor. Örneğin Bakûr’daki Kürtler bu devleti kendinden görmüyor. Tam tersine, bütün inkâr politikaları, imha politikaları, baskı politikaları, zulüm politikaları bu devlet aracılığıyla Kürt halkına uygulanmıştır. Dolayısıyla Kürt halkının devletle olan sorunu bir barış sorunu vardır. Türk devleti, örneğin artık Kuzey Kürdistan’da ve Kuzey Kürdistan dışında, Kürdistan’ın dört parçasındaki Kürtleri düşman olarak ele almamalıdır. Bu noktada da örneğin zihniyet açısından fazla bir değişiklik yaşanmıyor.

Bu sadece Kürtlerle ilgili de değildir. Kadınlarla böyledir, Alevilerle böyledir, farklı toplum kesimleriyle böyledir. Yani ulus-devlet çerçevesinde kendisi için bir biçim oluşturmuş, sonuna kadar bu biçimle gitmek istiyor; ama o biçim artık yürümüyor. Toplum sana karşı tepkili. Senin tekçiliğine, tek yönetimine, iktidarcılığına, inkârcı duruşuna karşı toplum tepkili. Kürt halkının direnişi de, toplumun sana karşı direnişi de bundandır, bütün bunların sebebi sensin. Sen toplumun kesimlerini tanımadığında, insanları tanımadığında, onları hesaba katmadığında, onlar kendi varlıklarını talep ettiklerinde sana karşı mücadele ederler. Türk devleti tarafında durum budur.

Peki bizim tarafımızda durum nedir? Bizim adlandırmamız Barış ve Demokratik Toplum sürecidir. Elbette bunun birbirine bağlı iki boyutu vardır. Barış çerçevesinde, esas olarak Türk devletiyle bir barış geliştirmeye hazırız. Yani Önder Apo bu çerçevede, belki de hiç kimsenin aklına gelmeyecek kadar çok adım attı. Bize de adım attırdı. Bizden de köklü bir değişim ve dönüşüm geliştirmemizi istiyor. Türk devletiyle bir barış geliştirebilmemiz için, aslında muhtemelen herkesin kabul edeceği şeylere dair üzerimize düşenin tamamını yaptık. Yani bizim yapmamız gerekenlerin hepsini yaptık. Örneğin strateji değiştirdik. Strateji nedir? Kendi amaçlarına ulaşmak için hangi yol ve yöntemi esas aldığındır. Peki bizim, Kürt halkının amacı nedir? Amacımız kendi varlığımızdır. Kürt olarak var olmak istiyoruz. Kürdistan topraklarında toplum olarak yaşayabilmek istiyoruz. Yeryüzündeki bütün insanların kendi varlıkları çerçevesinde yaşaması gibi biz de kendi varlığımızı talep ediyoruz. Biz farklı bir şey talep etmedik. Bundan da vazgeçmiyoruz.

DEMOKRATİK TOPLUM İNŞASINDA EKSİKLERİMİZ OLDU

Peki bu amacımıza hangi yoldan ulaşmaya çalışacağız? Silahlı mücadeleden vazgeçtik. Stratejimizde değişiklik yaptık. Örneğin bu çok ama çok önemli bir şeydir. Bu stratejik değişiklik için sembolik bir eylem de gerçekleştirdik. 11 Temmuz 2025’te arkadaşlarımız silah yaktılar. Bu da çok önemli bir şeydi. Kuzey Kürdistan’da gerilla mücadelesi yürüten arkadaşlarımızı geri çektik. Güney Kürdistan’da Türk devletiyle, Türk askerleriyle temas ihtimali bulunan bölgelerin tamamını boşalttık. Yani Türk devletiyle gerçekleşecek bir barış zeminini oluşturmak için üzerimize düşen her şeyi yaptık.  Askeri açıdan yaptık. Stratejik değişim açısından yaptık. Şimdi de bilinç açısından kendimizi buna göre değiştirmeye ve dönüştürmeye, hazırlamaya çalışıyoruz. Bu noktada örgütümüz içinde, hem hareket üyeleri arasında hem de yurtseverler arasında bu noktalarda zihniyet değişimi için çok güçlü bir çaba da var. Bunu herkes görüyor. Barış açısından belki bazı eksikliklerimiz oldu. Örneğin toplum daha fazla barış isteyebilir; devlet üzerinde baskı oluşturmak için daha fazla çaba gösterebilirdi. Bu noktalarda belki biraz eksik kalındı. Buna ilişkin özeleştiri verilebilir. 

Demokratik Toplum bu sürecin temel ayaklarından biridir; zaten amaç budur. Bu noktada tabii ki bizim pozisyonumuz eleştirel bir pozisyondur. Elbette demokratik toplumun inşası için barışın koşulları daha uygundur. Barış koşulları içinde insan demokratik toplumu daha iyi inşa edebilir. Bu bir gerçektir. Peki bu iki yılda bu süreçte ne oldu? İki yıldır silahsızların kullanılmaması söz konusudur. Bir silahsızlanma süreci vardır. En azından bu çok olumlu bir şeydir. Doğal olarak bu sürecin olanakları ortaya çıkıyor. Örneğin bu noktalarda çalışma imkânı daha fazladır. Yani pozitif bir inşa geliştirmek için, özellikle Kürtler tarafında bu sürecin başarılı olması açısından, başlangıçta Kuzey Kürdistan’da ve diğer dört parçada, yani ülke dışında da çok iyi bir zemin ve imkân vardı. Ama bunun iyi değerlendirilemediğini söylenebilir. Yani bizim sorumluluğumuz var. Çok küçük bir imkân bile olsa bunu demokratik toplumun inşası çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

Bu noktada hareket olarak Barış ve Demokratik Toplum sürecindeki duruşumuzda, demokratik toplumun inşası tarafında zayıflıklar var. Genel olarak süreç şu haldedir; evet sürecin yürümesi yönünde bir irade var. “Süreç durmuştur” şeklinde bir tespit de yoktur. Ama “süreç çok ağır ilerliyor” diyebiliriz. Bunun sebeplerinden birisi; Türk devletinin zihniyet açısından köklü bir değişim ve dönüşüm yaşamaması; kendisini değiştirmeden ve dönüştürmeden, Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi hakkındaki tespitlerinde köklü bir değişiklik yapmadan, ulaşmak istediği sonuca ulaşmaya çalışmasıdır. Sürecin ağırlığı buradan kaynaklanıyor. Yani Türk devleti lafta süreci yürütmekten yana ama pratikte bu kararlılığı fazla göremiyoruz.

Meclis açıldıktan sonra Numan Kurtulmuş, “Süreç tıkır tıkır ilerliyor” dedi. Özgürlük Hareketi tarafında da bu sürecin nasıl ilerlediği birçok açıdan ifade edildi. Çerçeve yasa çıktıktan sonra bazı komisyonlar oluşturuldu. Meclis açıldıktan sonra İzleme Komisyonu da oluşturuldu. Bazı komisyonlar, bazı alt komiteler de belirlendi. Şimdi bu komisyonların görevi nasıl olacak? Yine yetkililerin açıklamaları var, bu açıklamalar nasıl ele alınmalı?

Yani evet, işte bizim “ağır ilerliyor” dediğimiz şey bu. Gerçekten de süreç hakkında fazla bir şey anlaşılmıyor. Nasıl anlaşılsın ki, çünkü sen bir şey göstermek zorundasın. Örneğin komisyonlar, kurullar oluşturuldu ama başlangıçta sadece isimlerinden bahsedildi. Ama bu kurullar kimlerden oluşuyor? Bu komisyonlarda kim var? Bu komisyonların görev ve sorumlulukları nedir? Kim nasıl görevlendirildi? Ne yapacak? Bunun hakkında şimdiye kadar kamuoyuna herhangi bir açıklama yapılmadı. Bunlar ne için oluşturuldu? Bu sürecin başarıya ulaşması için. Eğer süreç başarıya ulaşırsa Kürt sorunu çözülecek, Türkiye’nin demokratikleşmesi gerçekleşecek, Türkiye’nin potansiyeli her yönüyle ortaya çıkacak. Madem ki süreç bu kadar önemli, o zaman sürecin başarıya ulaşması için kurduğun komisyonların görev ve sorumluluklarını belirle, ne yapacaklarını söyle, kamuoyu bilsin, üyelerinin kim olduğunu kamuoyu bilsin. Bu konuda kapalı bir kutu gibiler, sanki bir sırdır. Bu şekilde olmaz.

Diğer bir konu da, sizin bahsettiğiniz bu komisyonlar esas olarak devletin komisyonlarıdır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, kimlerden oluştuklarını bile bilmiyoruz. Bir üst komisyon var; galiba bu ikinci kez toplanıyor. Diğer komisyonların pratiğe nasıl geçeceği de çok fazla belli değil. Bugün, yarın işte MGK’nin toplanacağı söyleniyor; belki o zaman biraz daha üzerinde dururlar. Zaten her şeyi MGK’ye bağlamak bile Türk devletinin bu sürece yaklaşımını her yönüyle tekrar gösteriyor. Yani sadece “güvenlik” çerçevesinde, “terörizm” çerçevesinde yaklaşıyorlar ve bu yüzden MGK’yi sorumlu yaptılar. Onların tarafında olan durum bu. Peki bizim tarafımızda durum nedir? Önderlik, kendi komisyonunu veya içinde çalışacağı komiteyi daha başlangıçta şu şekilde adlandırdı: Barış Süreci ve Siyasallaşması Komisyonu. Bunun böyle olması gerekir. Aynı zamanda Devlet Bahçeli de bunu bu şekilde adlandırmıştı.

Bu adlandırmaların farklı gerekçeleri olabilir. Ama isim değişmiş olsa bile içeriğinin bu şekilde olması gerekir. Böyle olması gerekir. Şimdi herkes,  Önderliğin koordinatörlüğünü yapacağı komisyonun kurulmasını, ilan edilmesini ve hemen çalışmaya başlamasını bekliyor. Bunun için en temel şey nedir? Önder Apo’nun bu süreçte özgürce çalışabilmesidir. Yani bunu onlarca kez, yüzlerce kez, eğer şimdiye kadar anlaşılmadıysa binlerce kez söylemek gerekecek. Önder Apo dışında bu süreci yürütecek kimse yoktur. Ne bir kişi var, ne de bir kurum var. Bu süreç Önderliğin tespitleriyle başladı. Önderlik gündemimize getirdi. Biz de kendi içimizde tartıştık ve bu şekilde Önderliğin yanında yer aldık. Ama bir şartla o da Önderliğin bu süreci yürütmesidir. Yani müzakere olmayacaksa, Önderliğin gazetecilerle teması olmayacaksa, siyasetçilerle, akademisyenlerle, kendi örgütüyle teması olmayacaksa, siyasi alanla, toplumla teması olmayacaksa bu süreç nasıl başarıya ulaşacak?

ÖNDERLİĞE BU ŞEKİLDE BİR YAKLAŞIMLA SORUN NASIL ÇÖZÜLECEK?

Dolayısıyla en temel şeylerden biri, mümkün olan en kısa sürede bu komisyonun çalışabilmesidir. Çünkü buna ihtiyaç var. Bu öyle karmaşık bir şey değil; kimsenin yapamayacağı bir şey de değil. Yani Önder Apo’nun örneğin herkesle temasının olması gerekir. Bu gereklidir. Çünkü toplumun hazırlanması gerekir. Toplumu kim hazırlayabilir? Bu toplum Türk devletinden ne gördü? Örneğin Özgür Basın her seferinde mikrofonunu uzatıp topluma bunu soruyor. Toplumun hükümete ve devlete karşı her zaman çok büyük bir güvensizliği var. Bir güven varsa o da Önderliğe olan güvendir. Bu kadar. “Belki o yapar” diyorlar. Dolayısıyla toplum bir düzeye getirilecek ki devletle barış yapabilsin. Bunun için de çalışma gerekir. Bu çalışmayı da ancak Önderliğimiz yapabilir. Türkiye toplumunu o kadar kışkırtmışlar ki, Kürtleri ontolojik olarak kendi düşmanı olarak görüyor.

Örneğin sanki Kürt yokmuş gibi, onların hiçbir hakkı olmaması gerektiği düşünülüyor. Peki bu toplum biraz da olsa nasıl değiştirilecek? Kürtler arasında da en fazla kriminalize edilen, Türklere düşman olarak gösterilen kişi Önder Apo’dur. O zaman Önder Apo’nun konuşması gerekir. En azından Türkiye toplumuna da hitap etmesi, Türkiye toplumunda da bazı şeyleri değiştirebilmesi gerekir. Bunlar gereklidir. Devlete karşı güvensiz olan toplum kesimlerine Önderliğimizin süreç hakkında doğru bilgi verebilmesi gerekir. Bunun Önderliğimiz aracılığıyla yapılması gerekir. Ve bir yanda da Kürdistan Özgürlük Gerillası var. Gerillaların tamamı Kürt halkının varlığı için dağlara çıkmıştır. Kendilerini bunun için feda etmişlerdir, bunun için mücadele etmişlerdir. Bunların da ikna edilmesi gerekir. Herkes Önder Apo’nun koşullarından bahsediyor, Önderliğin devlete karşı yaklaşımı, onların Önderliğe karşı yaklaşımı; onların Kürt halkına karşı yaklaşımı, Kürt sorununa karşı yaklaşımı, bize karşı yaklaşımı, Önderliğe bu şekilde yaklaşılırsa sorun nasıl çözülecek?

Dolayısıyla gerillada da en üst düzeyde şüphe, kuşku ve güvensizlik vardır. Bu nedenle fazla uzatmayayım ama ne gerekiyor? Evet, devlet kendi komisyonlarını oluşturmuş. Onlar kendi planlamalarına göre hareket ediyorlar. Biz onları eleştiriyoruz. Hem komisyonlarının adlandırılması açısından, hem içeriğinin doldurulması açısından, hem de bu işleri böyle sessiz ve gizli bir biçimde yürütmeye çalışmalarını ve ne olduğu bilinmeyen şeyleri geliştirmelerini eleştiriyoruz. Bunların hepsi eleştiri konusudur. Temel olarak bizim söylediğimiz şey budur; mademki bu sürecin koordinatörü Rêber Apo’dur, onun dışında hiç kimse bu süreci koordine edemez, bu süreci yürütemez ve bu çalışmaya çok büyük ihtiyaç var. O zaman Önder Apo için çalışma koşullarının oluşturulması gerekir. Yani böyle bir atmosfer oluştu.

Abdullah Güler o komisyonun kurulmasından sonra çıktı ve dedi ki: “Bundan sonra artık gazetecilerle görüşebilir, akademisyenlerle görüşebilir ve herkesle görüşebilir.” Hatta öyle bir hava oluşturdular ki artık tamam, mesele bitmiş gibi oldu. Sonra ortaya çıktı ki, o zamandan bugüne kadar beş ay geçti, hiçbir şey yok. Hiçbir şey. Önderliğimiz hala tecrittedir. Yani hükümetin ağırlığı da kalmadı, devletin ağırlığı da kalmadı. Çünkü söyledikleri birbiriyle uyuşmuyor. Şu an gelinen noktada asıl tıkanan yer Önderliğin pozisyonu ve statüsüdür. Eğer Önderliğin statüsü konusunda doğru bir yaklaşım geliştirirlerse, Önderliğimizi doğru tanımlarlarsa, Önderliğimizin süreci koordine edebilmesi, yürütebilmesi için çalışma koşullarını uygun hale getirirlerse, o zaman süreç biraz daha ilerleyebilir. Aksi halde bu haliyle, bizim söylediğimiz gibi, süreç sürünmektedir.

Barış ve Demokratik Toplum süreci 2 yıldır devam ediyor. Ama Türkiye tarafına baktığımızda, yani medyayı ele alırsak dilleri bile değişmiş değil. Ve o taraflarda doğrudan Önder Apo hedef alınıyor. Aynı zamanda Önder Apo’ya kendini savunma mekanizmasını da vermiyorlar. Sizce bazı çevreler hâlâ Barış ve Demokratik Toplum sürecine karşı mı?

İçeride de var, dışarıda da var. Yani hem sözde Kürtlerin arasında, hem de işte çeşitli çevrelerde var. Öncelikle Türk devletinin medyasına baktığımızda, dil açısından zaman zaman devlet yetkilileri farklı farklı açıklamalar yaptılar. “Biz medyamızın dilimizi değiştireceğiz” dediler. Ama bugüne kadar gerçekten çok fazla bunu göremiyoruz. Biraz konjonktürel olarak zaman zaman hareket ediyorlar. Zaman zaman insan “Acaba biraz değişiklik yapacaklar mı?” diye düşünüyor. Sonra tekrar fabrika ayarlarına dönüyorlar. Bunun nedeni, gazetecilerin bu şeyleri doğru görmesi ve bu şekilde konuşması değildir. Hayır, bundan kaynaklanmıyor. Esas olarak herkes biliyor ki Türkiye’de gazetecilik her açıdan Türk devletine bağlıdır. Onları koordine eden, günlük perspektiflerini veren esas olarak devletin kendisidir. Dolayısıyla eğer gerçekten isteseler, esas olarak Türkiye toplumunu her açıdan bu sürece hazırlamak isteseler, medya dilini biraz değiştirebilirler.

Yani örneğin bağımsız bir medya olsa, muhtemelen kendi bağımsız görüşlerini söylerler. Ama böyle bir şey yok. Esas olarak yine kaynağı devletin yaklaşımıdır. Yani yaklaşım doğru olmadığı için medyanın yaklaşımı da bu şekildedir. Mesela Özgür Basın böyle değildir. Özgür Basın gerçekten kendi dilinde bir değişiklik yapmıştır, kendi yaklaşımında değişiklik yapmıştır. Elbette her yerde vardır; bu ayrı bir şeydir. Ama en azından sürecin başarıya ulaşması için, sürecin ruhuna göre biraz hareket etmeye çalışıyor. İnsan en azından bu çabayı her açıdan görüyor, hissediyor. Ama Türk basınında bu hiç görünmüyor. Hatta tam tersine bir rol oynuyorlar. Sizin de bahsettiğiniz gibi farklı yaklaşımlar var, uluslararası güçlerin farklı yaklaşımları var. Toplumsal güçler arasında da, örneğin Kürtlerin arasında da var, hatta Türkiye’nin içinde de var. Herkes bu şekilde yaklaşmıyor. Örneğin Türkiye’nin demokratikleşmesini kim istemez? Bu şekilde yaklaşanlar var. Kürtlerin arasında da örneğin farklı olanlar var. Kendilerini farklı biçimlerde adlandırıyorlar. Ama sonuçta pratikleriyle, söyledikleriyle, Kürt ve Kürdistan davasına zarar vermekten başka bir şey yapmayan yaklaşımlar var. Ama çok fazla değiller. Bunların süreci bozmak açısından çok üst düzeyde bir rol ve misyonları yok. Fakat uluslararası güçler böyle değil. Uluslararası güçler sonuçta bu Kürt sorununun sorumlularıdır.

Kürt sorununu Türk ulus-devlet zihniyetiyle birlikte ortaya çıkaranlar bu uluslararası güçlerdir. Ve kendilerini dünyanın sahibi olarak görüyorlar. Kürdistan çok stratejik bir yerdir. Bunların hepsi Ortadoğu’dadır. Bu temelde baktığında, müdahale etmek istiyorlar. Süreç hakkında elbette görüşleri var, pratikleri var. Sürecin bu şekilde daha belirsiz hale gelsin veya çok ağır ilerlesin, kısa bir zaman içinde kendi amacına ulaşamasın diye süreç üzerinde çok fazla etkileri var. Sürecin kötüleşmesi için örneğin çok çeşitli çabalar var, çok çeşitli projeler var, Kürt halkının dinamikleri açısından çok sayıda farklı vaatler var. Çünkü artık çok büyük bir güç var ve bunu herkes kabul ediyor. Yaklaşık 60 milyon gibi rakamlarla ifade ediliyor. Dünyanın her tarafına dağılmış durumdalar. Artık kendi varlıklarını talep ediyorlar. Artık yokluğu kabul etmiyorlar ve mücadele ediyorlar. Devletsiz ve kimliksiz bir şekilde hareket ediyorlar. Bu dinamiği kendi amaçları doğrultusunda kullanabilmek için çok büyük imkânları var. Dolayısıyla doğru olmayan şeylerin, Kürt halkına yaramayan, bölge halklarına yaramayan, hatta bölge devletlerine bile yaramayan şeylerin ortaya çıkmaması için, başlangıçta Türk devletinin daha güvenilir bir yaklaşımla bu meseleye yaklaşması gerekir. Eğer böyle olmazsa bu süreci enfekte edecek çok fazla şey var.

Önder Apo’nun çağrısıyla birlikte siyasi ve toplumsal alanda, partiler nezdinde de çalışmalar yürütüldü. Örneğin yurtsever ve demokrat çevreler birçok çalışma yürüttüler; toplantılar, konferanslar, mitingler yaptılar. Bu çalışmalar ve eylemler bir değişiklik yaratmaya yeter mi?

Evet, gerçekten bir hareketlilik var. Yani sürece sahip çıkma yok veya çok az diyemeyiz. Gerçekten bir sahiplenme durumu var. Ama bunun daha fazla olması gerekiyor çünkü gerçekten süreç çok önemli bir süreçtir. Başarılı olursa beraberinde çok şeyi değiştirecektir. Başarılı olmazsa da çok farklı sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Bu da açıktır. Bu nedenle, bu bilinçle herkesin daha fazla kendisini bu sürecin sahibi olarak görmesi, bu sürecin içinde olması gerekir. Bu noktalarda bazı eksiklikler var. Elbette süreç hakkında tartışmalar yapılıyor. Ama halkla daha fazla tartışma yürütmeye ihtiyaç var. Yani bazı tartışmalar konferans şeklinde, çalıştay şeklinde ve benzeri biçimlerde yapılıyor. Bunlar daha çok salonlarda gerçekleşiyor. Bunlar da gereklidir, akademisyenler arasında, toplum temsil eden kişiler arasında ve benzeri çevrelerde bunların olması iyidir. Ama bunun bunlarla sınırlı bırakılmaması gerekir. Eğer bunlarla sınırlı bırakılırsa o zaman tartışmalar elit bir sınır içinde kalır.

Sürecin toplumsallaşmasına ihtiyaç var. Toplumun bütün kesimleri kendisini bu sürecin içinde görmeli, kendisini bu sürecin içinde hissetmeli. Bu nedenle yapılan bu konuşmaların, süreç üzerine yürütülen tartışmaların biraz daha toplumla yapılmasına ihtiyaç var. Toplum süreç hakkında daha fazla bilgi sahibi olmalı, bilmeli; ona göre kendisini örgütlemeli, ona göre faaliyet içine girmeli. Bu taraf biraz eksik kalıyor. Yine örneğin siz mitinglerden bahsettiniz. Gerçekten bazı mitingler ve böylesi kitlesel toplumsal eylemler biraz az. Yani daha fazlası yapılabilir. Örneğin çok daha büyük bir sayıyla barış talep edebilir. Adım atılması istenebilir. Bir süreç var; yani bu süreç hakkında bizzat bir talep görmek gerekir. Çünkü süreç, Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecidir.  Süreç, Kürt sorununun çözülmesi sürecidir. Toplum açısından, toplumsal güçler açısından böyledir. Ama Türk devleti açısından “terörsüz Türkiye”dir. Çünkü herkes bu süreci aynı şeyi anlamıyor.

Mademki biz farklı bir şey anlıyoruz, o zaman kendi anlayışımıza ve tespitlerimize göre daha fazla aktif olmamız gerekir. Bu noktada eksiklikler var. Evet, durum böyledir. Bazı çevrelerde çok fazla şüphe ve kuşku dile getiriliyor. Peki şüphe ve kuşkuyu dile getirmek gerçekten ne kadar işe yarıyor? Örneğin topluma faydası olmayan şeyleri insanın esas almaması daha doğrudur. Ne olursa olsun, eğer bir şey topluma faydalıysa, insan için ölçü bu olmalı; insan onu esas almalıdır. Sadece şüphe ve kuşkularını dile getirerek devlet konusunda ne elde edilebilir? Mademki senin bu kadar şüphen ve kuşkun var, o zaman bunun kaynağını devletten alıyorsun. O zaman çok fazla şüphe ve kuşku sahibi olan kişilerin en fazla hareket halinde olması gerekir. Madem devlete güvenmiyorlar, “Devletin de bir oyunu var” diyorlar; o zaman buna karşı mücadele etmeleri ve bir şey elde etmeleri gerekir. Şüphe ve kuşkuyu dile getirip, halkın bu sürece güvenini ortadan kaldırmak, “Ne olursa olsun bundan bir şey çıkmaz” demek ve buna dayanarak hareket etmek çok yanlış, çok kötü bir duruştur. İnsan bu duruşu tercih etmemeli. Bunun hiçbir faydası yoktur.

TOPLUMDA GENEL BİR GÜVEN OLUŞMALI

Diğer taraftan çok fazla beklenti içinde olanlar var. Bazı kişiler, bazı çevreler çok fazla beklenti içerisindeler. Sanki bu rahat bir süreçmiş gibi düşünüyorlar. Sanki yıllarca süren savaşın ardından tarafların birden akıllarının başlarına gelmesiyle bir süreç başlatılmış ve bu süreç kolayca başarıya ulaşacakmış gibi. Hayır, böyle değil. İnsan bu şekilde beklentilere girmemeli. Çünkü Önder Apo daha ilk gün bunu dile getirdi: “Çok büyük kaygı ve kuşkuların içine girmeyin; aynı şekilde çok farklı bir coşku, heyecan ve farklı beklentiler içerisine de girmeyin” dedi. Bu sürece ilişkin beklentiler, bizim ne kadar mücadele ettiğimize göre, demokratik güçlerin ve yurtsever güçlerin beklentilerine göre şekillenecektir. Böyledir. Süreç bir mücadele sürecidir. Biz kendi varlığımızı talep ediyoruz. O zaman demokrasi isteyenler, özgürlük isteyenler, toplumsal sorunların çözülmesini isteyenler, Kürt sorununun çözülmesini isteyenler hep birlikte el ele vermeli ve kendilerini bu mücadelenin bir parçası haline getirmelidir.

Önderlik müzakerecidir ama mücadelenin bütün yükünü Önderliğin omuzlarına atamayız. O da mücadele ediyor; bu ayrı bir şeydir. Ama Önderliğin, Özgürlük Hareketi adına, Kürt halkı adına, demokratik güçler adına yaptığı esas şey müzakeredir. Fakat mücadele hepimizin işidir. Biz mücadelemizi güçlendireceğiz. Her açıdan kendimizi örgütleyeceğiz. İhtiyacımız kadar kendimizi eğiteceğiz, bilinçli hale getireceğiz, örgütleyeceğiz, aktif hale getireceğiz. Bu pasif veya az aktif duruştan çıkacağız. Kendimizi bu mücadelenin içine koyacağız. Türk devletini değişim ve dönüşüm yapmaya mecbur bırakacak güçlü bir mücadele yürüteceğiz. Böylece Önderliğimizin daha güçlü bir güvenle müzakere yapabilmesini ve bu sorunun çözülmesini sağlayacağız. Yani genel olarak bir duruş var, bir hareketlilik var. Ama üzerinde daha fazla durulması ve mevcut eksikliklerin aşılabilmesi gerekiyor. Süreci daha toplumsal hale getirmek gerekiyor. Toplumda genel bir güven oluşmalı. Toplum kendisini bu sürecin içinde örmeli.  Herkes aktif bir biçimde bu sürecin içine girmeli.

Türkiye’de Kürt sorunu ve çözümü arayışı dışında, toplumsal, siyasi ve ekonomik krizler de var. En son fon krizi ortaya çıktı ve AKP yetkilileri de bu fon krizi kapsamında yer alıyor. Sizce bu sorunlar neden ortaya çıkıyor? Bunları nasıl okumalı, nasıl görmeliyiz? Demokratik, barış yanlısı ve devrimci güçlerin bu sorunları nasıl ele alması gerekiyor? Bunların çözümü için ne yapmaları gerekiyor?

Gerçekten bu toplumsal sorunlar her ne kadar farklı şekilde ortaya çıkmış gibi görünseler bile, doğrudan doğruya Kürt sorun Yani toplumsal, ekonomik, hatta şiddet ve benzeri bütün sorunlar... Kısacası Türk devletinin, Türkiye toplumunun karşı karşıya olduğu hangi toplumsal sorun varsa, bunlar doğrudan doğruya demokratikleşmeyle ve Kürt sorunuyla bağlantılıdır. Ben bunu rahatlıkla ifade edebilirim. Fon meselesinden bahsettiğiniz gibi, bu kendi başına bir meseledir. İnsan bu konuyu ayrı ayrı tartışabilir. Yani sonuçta spekülasyon içeren, emek vermeden para kazanma meselesidir. Sanal bir dünyadır. Sonuç olarak mesele ahlakla da bağlantılıdır ve ele alınması gereken birçok yönü vardır. Bu ayrı bir meseledir, bu ayrı bir tartışmadır. Ama Türk devleti öyle bir hale gelmiş ki mesele yalnızca fon meselesi değildir. Örneğin birkaç gündür fon meselesini konuşuyoruz. Bunun yanında işte Merkez Hakem Komitesi meselesi ortaya çıktı, onların başkanı tutuklandı. Yine İddia oynama meselesi var. Yani çürüme en üst düzeydedir. Adeta kim kimden ne kadar götürebiliyorsa götürüyor. Kim nerede kazanç elde ettiyse.

Sonuç olarak ne bir şey ne bir kural var. Kimin gücü kimi nereye götürürse, kim hangi köşeden kendisine kazanç sağlarsa öyle bir dünya var. Yani içinde kural yok. Halbuki varlık kendi başına kurallı bir şeydir. Evrenin içinde, evrendeki bütün şeylerde her şeyin bir kuralı vardır. Yani kuralları vardır, usulleri vardır. Peki bu devlet neden bu kadar usulsüz? Örneğin bu devletin içinde neden çeteleşme bu kadar öne çıkıyor? Neden kadar usulsüzlük öne çıkıyor? Neden çıkarcılık bu kadar öne çıkıyor? Devlet olmanın kuralları ve düzeni dışında ortaya çıkan şeyler neden bu kadar öne çıkıyor? Bunların ele alınması gerekir. Gerçekten de Türk devletine baktığımızda kendi içinde biraz çürümüş bir devlet görüyoruz. Yani böyle ahlaki sorunlar çok fazla ortaya çıkıyor. Kendini düşünmek, yalnızca kendi çıkarının peşine düşmek, para kazanmak için her şeyi yapmak. Şimdi örneğin bu atmosferin toplum üzerinde etkisi oluyor. Toplum da bu hareketliliklerin içine giriyor.

Sonuç olarak çok çeşitli ve hesapsız bir çürüme görülüyor. Bunu gördüğümüzde Önderliğin yaptığı “norm devlet, norm dışı devlet” tespitleri insanın aklına geliyor. Bu insanı düşündürüyor. Norm devlet nedir? Usulleri belli olan devlettir. Aslında hukuk tarafından kendisi için bir çerçeve belirlenmiş olan ve devlet bürokrasisinin, devleti yönetenlerin bu esasları temel aldığı devlettir. Kuralsız bir devlet olur mu? İşte olursa Türk devleti gibi olur. Bu yüzden “Norm devlet ve Norm dışı devlet” çok çok önemlidir. Devlette yer alan herkes hukuki usullere göre hareket etmek zorundadır. Bu şekilde hareket edildiğinde mafya olmaz, çetecilik olmaz. Evet devlet tam demokratik bir kurum olmaz çünkü mayası farklı ama en azından usulsüzlüklerin olmadığı, hukukun geçerli olduğu, kişisel çıkarların engellendiği, yolsuzlukların ortadan kaldırıldığı bir kurum olurdu. Dolayısıyla Türk devleti bu haliyle Norm dışı bir devlettir. Kuralların olmadığı bir devlettir. Örneğin AKP’nin sözde operasyon yaptığı söyleniyor. Ama yaşanan bütün bu şeyler AKP döneminde yaşanmıştır. Kendisini kurtarıcı olarak gösteriyor, ama Erdoğan’ın yardımcısının adı ortaya çıkıyor, başkaları da ortaya çıkıyor. Bugün de zaten bütün imkânlar Erdoğan ve çevresindekilerin elindedir, bilgiler onların elindedir.

TÜRKİYE’DE TEPEDEN TIRNAĞA ÇOK BÜYÜK BİR ÇÜRÜME VAR

Spekülasyonların ve benzeri şeylerin tamamı bu kişiler tarafından yapılıyor; onlar kazanç sağlıyorlar. Bu nedenle norm dışı bir devlet ortaya çıkıyor. Peki bunun Kürt sorunuyla ve demokratikleşmeyle bağlantısı nedir? Bu usulsüz devlet Kürtlere nasıl doğru yaklaşacak? Mafya gibi işleyen bu devlet, içinde hiçbir kuralın kalmadığı bu devlet, kimin gücü kime yeterse, öyle hareket eden bu devlet, tepeden tırnağa iktidarın çıkarcılığı doğrultusunda hareket ediyor ve herkes onun peşinden gidiyor. İşte “Kürtler yoktur, Kürtlerin hakkı yoktur, Kürtler terörist” yaklaşımı geliştiriyorlar. Kadınlara karşı geliştiriyorlar. Alevilere karşı geliştiriyorlar. Çerkeslere karşı geliştiriyorlar. Kısacası bütün farklılıklara karşı geliştiriyorlar.

Eğer devlet norm bir devlet olursa, buna dayalı olarak hukuk devleti olursa, bu bahsettiğimiz sorunlar, fon meselesi, hakem sorunu, çeşitli çıkarcılık biçimleri ortaya çıkmaz. Bu düzeyde ortaya çıkmaz yani. Neden? Çünkü hukuk vardır. Herkes hukuka göre hareket eder. Hukuka göre hareket etmeyen kişiden de doğrudan hesap sorulur. İktidar sahibi olmak, böyle bir şey haline gelmez; yani herkesin zenginleştiği, herkesin büyük bir hâkimiyet sahibi olduğu bir biçime dönüşmez. Dolayısıyla genel olarak fon meselesi de bunun içerisindedir, devleti çürüten bütün bu şeyler doğrudan doğruya demokratikleşmeyle bağlantılıdır, doğrudan doğruya Kürt sorununun çözümüyle bağlantılıdır. Bu sorunların çözülmesini ve devletin norm bir devlet haline gelmesini isteyenlerin bu tespiti yapması gerekir. Bu devlet neden böyle?

Bu devletin içinde neden bu kadar çok çete ortaya çıkıyor, bu kadar çok mafya ortaya çıkıyor, bu kadar çok darbe ortaya çıkıyor? Bunların temelini biraz kazımak gerekir. Toplumsal güçlerin de bunları yapması gerekir. Türk devleti Kürtleri tanımadığı için, Türk devletinin Kürtlere yönelik politikası yüz yıldır inkâr ve imha politikası olmuştur. Kürtlere karşı hâlâ bu şekilde hareket ediyor, Kürtlere saldırıyor. Her şeyi meşru hale geliyor. Yani çete ve mafya, bütün bunlar devlet içinde bu şekilde ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu çürümenin, bu yozlaşmanın bütün kaynakları, Kürt sorununa ilişkin yanlış yaklaşım ve inkârcı politikalarla bağlantılıdır; bununla bağlantılı olarak demokratikleşme meselesiyle de ilişkilidir. Eğer bu noktada bir çözüm ortaya çıkarsa, bu sorunların hepsinin çözümü de ortaya çıkacaktır.

Son günlerde çok önemli bir konu daha tartışılıyor. Başûr, Irak ve Şengal'de yaşanan gelişmeler var. KDP ve YNK Pêşmergeleri birlik oluşturdu. Şengal'de demokratik entegrasyon konusunda bazı adımlar var. Irak'ta da uluslararası koalisyon güçleri çekiliyor. Bu konulara ilişkin çok farklı tartışmalar yapılıyor. Siz bu konuları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sözde koalisyon güçleri, yani koalisyon güçlerinin askeri unsurları Irak'tan çekildi. Hatta Irak bunu kendi açısından bir çeşit başarı gibi sundu. Bu, askeri açıdan biraz geri çekilme anlamına gelebilir fakat bu hegemonik güçlerin Irak'tan da, bölgeden de tamamen vazgeçmesi, buradaki çalışmalarından el çekmesi mümkün değil. Bu mümkün değil. Çünkü mevcut durumda, genel olarak kabul gören bir değerlendirmeye göre, kapitalist modernite sistemlerinin içerisinde yaşanan şey Üçüncü Dünya Savaşı'dır. Evet, farklı farklı yerlerde de savaşları devam ediyor. Ama bu savaşın esas merkezi Ortadoğu'dur. Hatta biraz da Kürdistan'dır. Yani Üçüncü Dünya Savaşı var. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında nasıl yeni bir dünya sistemi, bir bölgesel sistem kurulmuşsa, şimdi de Üçüncü Dünya Savaşı'nın ardından burada, bizim bölgemizde, hatta Kürdistan'da da yeni bir düzenleme, yeni bir dizayn yapacaklar. Bu kişisel bir mesele değil. Ama taşlar henüz tam olarak yerine oturmuş değil.

Yani Üçüncü Dünya Savaşı'nın sonuçları henüz her açıdan ortaya çıkmış değil. Ama çok çok uzatmadan bir biçim verecekler. Örneğin Rusya ile Avrupa arasındaki ilişkilerde her nereye doğru gidiyorsa bir biçim almak zorunda. Bundan sonra mesela farklı bir savaş ortaya çıkabilir. Bununla bağlantılı olarak bir sistemin kurulması gerekiyor. Genel olarak toplumların tepkisi o kadar yüksek ki insanlar neredeyse yaşayamaz hale gelebiliyor. Mesela Çin bölgesinde bazı şeyler yaşanabilir. Sonuç olarak bugün burası herkesin kendi çıkarına göre hareket ettiği bir yer olarak görülüyor. Herkes kendi çıkarı doğrultusunda hareket etmek istiyor. Orada da bir şey, yani orada da yeni bir sistem gerekiyor. Yine Amerika çevresinde, Trump'ın iktidara gelmesinden sonra Amerika zaten her yere müdahale ediyor. Ama savaş alanları ve Üçüncü Dünya Savaşı içerisinde en stratejik bölge, vazgeçemeyecekleri ve orada bir sistem kurma ihtiyacı duydukları bölge Ortadoğu'dur. Görünüyor ki Ortadoğu konusunda da ellerinden geldiğince başarılı olmaya çalışacaklar. Bunun nasıl sonuçlanacağı ayrı bir şeydir.

Ama planlamaları Ortadoğu'yu İbrahimi Anlaşmaları çerçevesinde yeniden dizayn etmektir. Bu açıkça görülüyor. Eğer bunda başarılı olurlarsa, bu, İsrail'in bölgedeki hegemonyasının başarıya ulaşması anlamına gelir. Kapitalist modernitenin amacı, şimdi Üçüncü Dünya Savaşı çerçevesinde Ortadoğu'da yaptığı ve yapmak istediği bütün şeyler esas olarak bunun içindir.  Yine muhtemelen Üçüncü Dünya Savaşı'ndan sonra, biraz zaman geçtikten sonra dünya kurumlarını ve kuruluşlarını yeniden düzenleyecekler. Örneğin Birleşmiş Milletler var, Dünya Bankası var, IMF var ve benzeri kurumlar var. Bunların hepsi İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra oluşturuldu. Mademki onlar için yeni bir dünya sistemi gerekiyor, o zaman eğer başarılı olurlarsa, Üçüncü Dünya Savaşı'ndan sonra dünya ölçeğinde de kendilerini yeni kurum ve kuruluşlarla yeniden yapılandıracaklar. Bu da görülüyor. Hegemonik güçler de, bölgesel güçler de Irak'tan vazgeçmiş değiller. “Artık hiç kimse Irak'a karışmayacak, tamam” denemez. Hayır, böyle değil.

ÖNDER APO YILLAR ÖNCE KÜRT GÜÇLERİNİN BİRLEŞMESİ GEREKTİĞİNİ SÖYLEDİ

Peki Irak'ın içi nasıl? Örneğin belki mezhep savaşı ortaya çıkabilir. Bir iç savaş örneğin belki ortaya çıkabilir. Güney Kürdistan sorunu ile Irak sorunu giderek daha fazla öne çıkıyor. Sonuç olarak “Koalisyon güçleri çekildi, bundan sonra huzur ve istikrar ortaya çıkacak” şeklinde bir şey söylenemez. Belki de uluslararası güçler için yeni bir hamlenin zeminini hazırlamaktır. Farklı güçler ortaya çıksın, savaşsınlar ve daha sonra farklı müdahaleler yapılsın. Bunlar da var. Bunların arasında Güney Kürdistan'ın durumu da var. Güney Kürdistan yönetimi de sürekli olarak bazı tehlikelerin arttığından bahsediyor. “Biz bu tehlikeleri hissediyoruz” diyorlar. Gerçekten de bunu hissetmeleri iyi değil. Kürt halkı birdir, bir halktır. Ve bu halk kendi varoluşsal sorunlarını her açıdan çözmüş değil. Mevcut durumda varlığını kabul ettirmiş durumda.

Güney Kürdistan'ın belli bir düzeyde statüsü de var, hukuki bir statüsü de var. Ama Kürtleri kendileri açısından sorun olarak gören ve Kürt halkına karşı imha politikaları yürüten bu devletler, kendi politikalarından vazgeçmiş değiller. Bu nedenle Kürt halkının duruşunun birlik içinde olması gerekir. Pêşmergelerin birleştiğini söylediniz. Evet, öyle görünüyor. Ama ne kadar birleşecekleri o ayrı bir meseledir. Önder Apo onlarca yıl önce, Kürt halkının savunma güçlerinin birleşmesi gerektiğini söyledi.  Bunu en açık biçimde 5. Savunmasında dile getirdi. Her zaman bu şekilde hareket etti. Önderliğin isteği buydu. Çünkü bir halk var ve varoluşsal sorunlarla karşı karşıya; bunlar birbiriyle bağlantılıdır. İşgalci güçlerin hepsi ortak bir çalışma yürütüyor. Nitekim son olarak İran ve Türkiye İçişleri Bakanları bir toplantı yaptılar ve Kürdistan'ı işgal altında tutan dört devlet olarak birbirimizle birlikte hareket edelim, buna karşı bir şey geliştirelim dediler.

Dolayısıyla ortak bir savunmaya ihtiyaç olduğu açıktır. Toplum savunmasız kalamaz. Ve öyle görünüyor ki Güney Kürdistan yönetimi, hükümet de geleceğini biraz belirsiz görüyor. Ama çözüm kendi halkına dayanmak, toplumsal bir duruş sergilemek, toplumsal örgütlenmeyi gerçekleştirmek ve birliktir. Bu temelde hem ortak savunma gereklidir hem de Kürtler açısından demokratik bir hükümetin birliği gereklidir. Ayrıca ortak bir diplomasi gereklidir. Esas olarak her şey Kürtleri, kendi ulusal duruşları çerçevesinde kendilerini bir kurum ve yapı haline getirmeye mecbur ediyor. Ulusal Kongre'yi Önderlik yıllardır istiyor. Ama hâlâ bazı güçler bunu önüne koymuyor, hayata geçirmiyor. Bundan sonra Kürt halkının önüne böyle bir zorunluluk çıkıyor; Kürt halkının birliği çerçevesinde hem Güney Kürdistan'da birlik sağlanmalı hem de bütün Kürdistan içerisinde her şeyi birlikte yapmak, birlikte hareket etmek çok çok önemlidir. Hayatidir.

Son olarak, Amed'de erkekler tarafından kadınlara yönelik şiddete karşı bir yürüyüş yapıldı. Hepimiz biliyoruz ki Önder Apo, Kürdistan toplumunda ve özellikle erkekler açısından toplumsal alanda çok büyük değişiklikler yarattı. Bu yürüyüş, şiddeti uygulayanın kendisi erkek olduğu için ve buna karşı da erkeklerin böyle bir yürüyüş düzenlemesi açısından sizce nasıl değerlendirilmeli? Nasıl yorumluyorsunuz?

Yürüyüşün sonucunu görmedik. Daha sonra göreceğiz. Ben çok umutluyum. Bu esas olarak bir özeleştiri eylemidir. Erkek toplumumuz içerisinde en azından daha bilinçli görünen, kendisini demokrasi ölçülerine yaklaştıran veya yaklaştırmak isteyen erkeklerin bu eylemi örgütlediği ve katıldığı görülüyor. Ama yine de erkeklerin genel pozisyonu, kadın karşısında, genel olarak özeleştiri pozisyonudur. Dolayısıyla yapılan bu eylem, erkeğin kadına karşı gerçekleştirdiği şiddete karşı bir özeleştiri eylemi olarak anlam kazanmalıdır. Önder Apo'dan ve özgürlük felsefesinden öğrendiğimiz şey şudur; her erkeğin her zaman kadın karşısında özeleştirel bir pozisyonda olması gerekir. Çünkü gerçekten buna ihtiyaç var. Hem de çok, çok fazla ihtiyaç var. Yani bunun dışında insanı özgürlüğe, demokratikleşmeye götürecek başka bir şey yoktur. Dünyada da daha önce bahsettiğim gibi, bu dünyada en fazla öldürülen toplum kesimi kadındır. Ne işçilerdir, ne emekçilerdir, ne Kürtlerdir. Kürtler bile kadınlar kadar öldürülmüyor.

Dünyaya baktığında, örneğin her gün binlerce kadının öldürüldüğünü düşünün. Kadın bir kimliktir ve bu kimlik öldürülüyor. Kim öldürüyor? Erkek öldürüyor. Peki bu neden böyle oluyor? Her erkeğin bu noktada düşünmesi, bunun nasıl gerçekleştiğini sorgulaması gerekir. Örneğin insan hayvanlar âlemine bile baktığında bu şekilde ilişki kuran bir erkek yoktur. Evrendeki ilişkileri, toplumdaki kadın ve erkek ilişkisi gibi değildir. Oradaki ilişkiler simbiyotiktir. Birbirlerini beslerler, birbirlerini büyütürler. Demek ki bizim de geldiğimiz doğanın esas ilişkisi budur. Kadın ve erkek arasındaki ilişki birbirini güçlendirme çerçevesinde olmalıdır. Birbirini büyütme çerçevesinde olmalıdır. Birbirini güzelleştirme çerçevesinde olmalıdır. Ama hayvanlar âleminden insanlık âlemine geçtiğinde, baktığında sistematik bir şekilde erkeğin kadını öldürdüğünü görüyorsun. On binlerce yıldır öldürüyor ve dünyanın her yerinde öldürüyor. Demek ki özünden uzaklaşma var.

Kadın ve erkek ilişkisi mevcut durumda simbiyotik bir ilişki değil. Örneğin kadın erkeği nasıl görüyor acaba? Mesela kadın mevcut erkekte ne görüyor? Peki erkek kadından, kadının potansiyelinden, kadının doğasından, kadının gücünden, kadının yaşamla olan yakınlığından ne kadar faydalanıyor? Örneğin mevcut erkek, kendi payını kadının zenginliğinden, bütünlüğünden, güzelliğinden ve potansiyelinden ne kadar alıyor? Böyle bir şey yok. Çünkü ilişkisini kadınla böyle kurmuyor. Kadını kendi mülkü olarak görüyor. Kadını bir araç olarak görüyor. Kendisini kadının üstünde görüyor. Ve bunun gibi daha birçok şey. Toplumsal cinsiyetçilik çerçevesinde insanın buna ekleyebileceği daha birçok şey var. Dolayısıyla erkek, kadının zenginliğinden, zekâsından, ruhundan, duygularından, düşüncesinden ve potansiyelinden kendisini mahrum bırakmış durumda. Böyle bir erkek ortaya çıkmış ki kadın ondan hiçbir şey alamıyor. Çünkü erkek kendi özünden de çok fazla uzaklaşmış. Özünden öylesine uzaklaşmış ki kadına verebileceği hiçbir şeyi kalmamış.

 

DÜNYANIN HER YERİNDE KADINLAR BÜYÜK BİR MÜCADELE YÜRÜTÜYOR

 

Kadının karşısında yalnızca zorba, zalim, anti-demokratik, kendisini her şeyin sahibi gören, kendisini her şeyin merkezine koyan ve kadını hiçbir şey olarak görmeyen bir erkek var. Böylesi bir erkeğe karşı insanın yapabileceği tek şey mücadele etmektir. Zaten bu nedenle, bugün genel olarak dünyanın her yerinde en temel mücadele hattını yürütenlerin başında kadın geliyor. Kadın kendi mücadelesini erkeğe karşı yürütüyor. Bu nedenle kadın mücadelesi dünyanın her yerinde var. Aynı zamanda bu mücadele erkeği de değiştiriyor. Yani böyle bir şey söz konusu. Dolayısıyla erkekler olarak kendimizi mevcut erkeklik pozisyonundan çıkarmamız gerekiyor. Kendimizi öyle bir düzeye getirmeliyiz ki kadın rahatlıkla, içtenlikle, yoldaşlıkla, sevgiyle ve saygıyla bize selam verebilsin, merhaba diyebilsin ve bizimle yaşayabilsin.

Ama mevcut durumda böyle bir şey olmadığı için ilişkiler çok fazla simbiyotik ilişkinin özünden, özgür ve eşitlikçi ilişkilerden uzaklaşmış durumda. İlişkilerin çoğu biyolojizm çerçevesinde, çıkarlar çerçevesinde, erkeklerin “çıkarları” çerçevesinde ilerliyor. Dolayısıyla ilişkiler aslında kötüleşmiş durumda. İşte bu nedenle erkeklerin de kadınla ilişkilerini nasıl kurduklarına bakmaları gerekiyor. Kendimize şunu söyleyelim; iktidar yanlısı pozisyondan kendimizi çıkarmamız gerekiyor. Anti-demokratik pozisyondan kendimizi çıkarmamız gerekiyor. Daha mütevazı olabilmeliyiz. Kadını biraz olsun tanımaya çalışmalıyız. Kadınla birlikte yaşayabilmenin temelini öz değişim ve dönüşüm haline getirmeliyiz. Aksi halde bu erkeklikle yaşamak gerçekten de çok zor. İşte bu temelde, erkeklerin önünde şimdi çok köklü bir değişim ve dönüşüm görevi var.

Kadın kendi cephesinde zaten bunu yapıyor. Erkeğin bu iktidarını kabul etmediği zaman, aynı zamanda erkeklerin değişim ve dönüşüm talebini de ortaya koyuyor. “Ey erkek, kendini değiştir” diyor. Biz de özgür olmak isteyen, kendi özüne göre yaşamak isteyen, kendisini bu anti-demokratik duruştan kurtarmak isteyen insanlar olarak bu değişim ve dönüşümü kendimizde gerçekleştirmeliyiz. Amed’de bu eylemi yapan insanların bu cephede olduğu görülüyor. Umut ediyoruz ki bu cephe giderek daha fazla büyür, genişler. Yani daha fazla insanlık özümüze ulaşırız. Bu temelde bu iyi bir çalışmadır. Ama aynı zamanda toplumsal açıdan temel çalışmanın da yapılması gerekir. Kısacası mevcut erkeklikle ilgilenmek gerekir. Mevcut erkek değişmeli ve dönüşmelidir.