Stêrk TV’de yayınlanan Özel Program’a katılan PAJK Koordinasyon Üyesi Evîndar Ararat, Önder Apo’ya yönelik Uluslararası Komployu ve Barış ve Demokratik Toplum sürecindeki gelişmeleri değerlendirdi.
Nagihan Akarsel, Gurbetelli Ersöz, Gülnaz Karataş (Bêrîtan) (Gülnaz Karataş), Rojin Gewda ve Arîn Mîrkan şahsında Ekim ayı şehitlerini anan Ararat, bu şehitlerin Kürt halkının varlığını ortaya koymak açısından; Kürtlerin ve kadınların tarihinin gizlendiği, yok sayıldığı bir ortamda kadın tarihini yeniden yazdığını ve dünya kadınlarının ortak mirasına dönüştürdüğünü belirtti.
9 Ekim 1998 yılında Önder Apo’nun hegemonik güçler tarafından Suriye’den çıkarılmasıyla başlayan komploya değinen Ararat, kapitalist sistemin politikalarını mezhep çatışmaları, ulusal çatışmalar ve ezilenler arasındaki çatışmalar temelinde kurduğunu, Önder Apo’nun ise bunun karşısında halkların birliğini esas aldığını söyledi. Bölgesel güçlerin, Türk devleti içerisindeki dinamiklerin ve hegemonik güçlerin Kürt halkının özgürlük mücadelesinin sürmesini, özgür yaşam statüsünü ve özgür Kürt kimliğini güvence altına almasını, hukuki ve siyasi bir statü elde etmesini istemediklerini vurgulayan Ararat, bu nedenle bugün de Önder Apo’nun hâlâ İmralı sisteminde esir tutulduğuna dikkat çekti.
Komplo tehlikesinin, güncel gelişmeler içerisinde farklı ve yeni hamlelerle devam ettiğinin altını çizen Ararat, “Komplo boşa çıkarıldı ama komplo zemini; Rêber Apo fiziki olarak özgürleşene kadar, Kürt halkının statüsü bütün Kürdistan parçalarında güvence altına alınana kadar yeni komplolar için mevcut olmaya devam edecektir. Bu konuda çok dikkatli olmamız gerekir. Rêber Apo’nun fiziki özgürlüğü ve Kürt halkının statüsü için mücadelemizi kesintisiz, daha radikal ve daha güçlü bir biçimde sürdürmemiz gerekiyor” diye konuştu.
PAJK Koordinasyonu Üyesi Evîndar Ararat’ın Stêrk TV’de yayınlanan röportajı şöyle:
Ekim ayındayız. 4 Ekim Jineolojî Araştırma Merkezi üyesi Nagihan Akarsel’in, 7 Ekim Gurbetelli Ersöz’ün, 25 Ekim’de Bêrîtan’ın (Gülnaz Karataş) şehadet yıldönümü. Ayrıca Rojin Gewda ve Arîn Mîrkan yoldaşlar da bu Ekim ayında şehadete ulaştılar. Komplodan müzakere sürecine kadar şehitlerimizin sembolü haline gelen bu şehitler, kadınlara ve Kürt halkına ne kazandırdılar ve onların anısını nasıl yaşatabiliriz?
Ekim ayının şehitler ayı olduğunu söyleyebiliriz. Mayıs ayını şehitler ayı olarak tanımladığımız gibi, Ekim ayı da devrimimizin öncüleri, ordulaşmamızın komutanları ve aynı zamanda direniş mücadelemizde öncülük etmiş yoldaşlarımız açısından böyle bir anlam taşıyor. Gurbetelli yoldaş gibi özgür basın gazeteciliği çizgisinde emek veren, heval Nagihan Akarsel gibi, bu ayda direnen ve şehit düşen birçok öncü yoldaşımız var. Bu yoldaşlar şahsında tüm devrim şehitlerini saygıyla anmak istiyorum. Bêrîtan yoldaş, düşmanla işbirliği yapan ihanet çizgisine karşı, kadın özgürlüğü mücadelesinin sembolüdür. Kadın ordulaşmasının temelinin oluşturulmasında Bêrîtan yoldaşın duruşu çok önemli bir rol oynadı. Duruşu, yalnızca komutanlık yönüyle değil, Kürt kadın özgürlük çizgisinin direnişini temsil eden, kadın özgürlüğü için ağır bedeller ödeyerek mücadele yürüten bir duruştu.
Hem kadın ordulaşmasının komutanlığı açısından hem de kadın özgürlük çizgisinin Kürtlüğü, gelişimi ve özgür kadın kişiliğinin yaratılması açısından, kadın hareketinin, Kürt kadın hareketinin direniş çizgisinin sembolü oldu. Bu nedenle heval Bêrîtan’ın devrime katılma tarzının, devrim içerisindeki yürüyüş tarzının, kısa sürede özgürlük çizgisinde kendi kişiliğini oluşturmasının ve bu mücadelede öncülük etmesinin bugün binlerce takipçisi vardır. Bugün binlerce kişi Bêrîtan çizgisinde yürüyor. Önderlik de Bêrîtan yoldaşın şehadetini hem düşmanla işbirliği çizgisinin karşısında bir direniş çizgisi olarak tanımladı hem de kadın ordulaşmasının temeli haline getirdi. Heval Bêrîtan’ın duruşunu, şehadet biçimini, ortaya koyduğu emeği ve direnişini bu şekilde tanımladı. Biz de bunu böyle tanımlayabiliriz. Bu nedenle Bêrîtan yoldaşın tarihi duruşu, kişiliği ve Kürdistan kadınlarının özgürlük mücadelesi içerisindeki rolü ve öncülüğü, dünya kadınları açısından da eşsiz bir miras oluşturmuştur.
ZULME VE FAŞİZME BOYUN EĞMEDİLER
Aynı şekilde heval Gurbetelli, (Zeynep) de devrime katılmadan önceki yaşamında bile aslında bir devrimci olarak yaşadı. Kürt halkının sesini, Kürt halkının haklarını, Kürt halkının taleplerini, özgür bir yaşamı ve özgür bir Kürdistan’ı dünyaya tanıtmak, Kürt halkı içerisinde bilinci geliştirmek ve mücadeleye katılımı yaratmak için gazeteci, aydın ve entelektüel bir kadın olarak öncülük etti. Gazetecilik alanında da bu biçimde çalışıp emek verdi. Cezaevi direnişinde de Zeynep yoldaş yer aldı, 2 defa tutuklandı. Buna rağmen boyun eğmedi; hem özgür basın gazeteciliğinde ısrar etti hem de kadınların da özgür olduğu, özgür bir halk için mücadele yürüttü. Toplumu aydınlatmak, toplumu eğitmek, bu mücadele içerisinde demokratik bir siyaseti geliştirmek, kadının renginin ortaya çıkmasını sağlamak açısından heval Gurbetelli temel bir rol oynadı. Bizim tarihimizde ve aslında Türkiye tarihinde de, o yıllarda Türkiye devletinin Kürdistan üzerinde yürüttüğü zulüm ve faşizm içerisinde bir kadın olarak, bir gazetede sorumluluk üstlendi. Orada tutuklandı, büyük işkenceler yaşandı.
Örneğin o dönemde gazeteler kapatılıyor, birçok gazeteci dağıtım yaparken katlediliyordu veya tutuklanıyordu. Gazete merkezlerine saldırılar düzenleniyor, o dönemde Özgür Ülke gazetesinin merkezi bombalandı. O dönemde bu kadar zulüm, işkence ve yasak olmasına rağmen Gurbetelli yoldaş bir kadın ve gazeteci olarak özgür basın çizgisinde temel bir rol oynadı. Bu nedenle toplumu aydınlatma, toplumu eğitme ve siyasi direniş mücadelesine öncülük etme açısından; devrimci bir kadın ve gazeteci bir kadın olarak Gurbetelli yoldaş temel bir rol oynadı. Daha sonra Önderlik alanına geçti; gerilla alanına, dağ sahasına gitti. YAJK’ın kuruluşundan sonra YAJK yönetiminde yer aldı, gerilla mücadelesinde bir komutan olarak yer aldı ve 1997 yılında bir pusuda şehit düştü.
Aynı zamanda heval Rojîn Gewda Botan’dan çıkan bir komutanımızdı. Yani Botan yurtseverliği, Botan sevgisiyle bir kadın olarak yüzünü dağlara dönmesi ve komutan olması açısından Rojîn Gewda örnek bir yoldaştır. Yoldaşlığı, komutanlığı ve yöneticiliği açısından gerçekten bir örnekti. Mütevazı yaşamı, yoldaşlarına bağlılığı, Önderliğe bağlılığı, Kürdistan’a ve Kürt halkına bağlılığı bir örnekti. Savaş tarzı da aynı şekilde bir örnekti. Yani bir gerilla komutanı olarak savaş tarzının ve taktiklerin geliştirilmesinde cesareti, fedakârlığı, iddiası ve kararlılığıyla Rojîn Gewda yoldaş kadın ordulaşmasında da çok temel bir rol oynadı. Kadın partisinin kuruluşunda da bir öncü ve yönetici olarak Rojîn Gewda kendi rolünü oynadı.
KÜRDİSTAN TOPLUMUNUN KADIN DEVRİMİNE ÖNCÜLÜK ETTİLER
Zîlan yoldaş ise tabii ki hem gazetecidir hem de kadın mücadelesinin entelektüel gücünü oluşturan bir güç olarak, kendi kişiliğinde bir öncü olarak tanımlanabilir. Hem siyasi ve toplumsal alanda, örneğin Kuzey Kürdistan’da, Türkiye’de çok emek verdi. Daha sonra Jineolojî komitesinin kuruluşunda; kadın gücü, kadının aklı, kadının entelektüel ve direniş gücü, toplumu eğitme, kadınları ve çocukları eğitme, gençlik içerisinde kadın tarihi üzerine araştırmalar yapma ve eserler ortaya çıkarma konusunda heval Zîlan temel bir rol oynadı. Bu arkadaşların hepsi kadın özgürlük mücadelemizin, toplumu eğitme mücadelemizin, kadın devriminin temelini oluşturma sürecimizin; hem aydınlanma ve bilinçlenme alanında, kadının entelektüel gücü ve aklı açısından, hem siyasi alanda, hem siyasal mücadelede, hem örgütsel direnişte ve aynı zamanda toplumun kendisini örgütlemesinde, Kürdistan toplumunun kadın devriminde öncülük rolü oynadılar.
Bu arkadaşlar ordu komutanları, kadın partileşmesinin militanları ve yöneticileri oldular. Kadın devriminde hem aydınlanma alanında gelişmeler yaşanmasını sağladılar, hem tarihsel hafızanın oluşturulmasında temel bir rol oynadılar hem de gerçekten özgür kadın çizgisini oluşturdular. Özgür, devrimci ve sosyalist kadının nasıl olması gerektiğini, çok yönlü bir kişiliğin nasıl olması gerektiğini hem kendileri olarak örnek oldular, hem de onlarca, yüzlerce yoldaşı eğittiler. Ve genel olarak Kürt kadınları ve Ortadoğu kadınları için öncü oldular. Bugün mücadelemizde bu yoldaşların bütün kadınlar için eşsiz bir miras bıraktığını ve Kürt kadınlarına bir perspektif kazandırdığını söyleyebiliriz. Mücadele çizgimizde, özgür sosyalist kadın kişiliğimizde, mücadelenin hangi aşamasında hangi engel olursa olsun, büyük bir iddia ve kararlılıkla kadın özgürlük çizgisinde yürümeyi, kadın devrimini yaratmayı ve kadın devrimini başarıya ulaştırmayı bize eşsiz bir miras olarak bıraktı.
Bize çizgimizi gösterdiler, yolumuzu gösterdiler. Bu yoldaşlar şahsında onların izinden yürüyen binlerce şehit yoldaşımız var. Devrimimizin bütün şehitlerini saygı ve hürmetle anıyoruz. Onlara sözümüzdür; onların özgür bir yaşam, özgür bir Kürdistan, özgür bir ülke hayallerini; özgür kadının kişiliğini yaratarak ve kadın ile erkeğin özgür, demokratik, sosyalist bir toplum içerisinde birlikte yaşadığı bir yaşamı kurarak mücadelemizi sürdüreceğiz. Bu temelde bütün iddia ve kararlılığımızla, yoldaşlarımızın hayallerine cevap olacak şekilde özgür bir yaşamı kurmaya çalışacağız.
7 Ekim aynı zamanda Kadın Gazeteciler Günü. Gurbetelli Ersöz’ün izinden yürüyenler, kalem ve kameralarıyla daha güçlü bir şekilde nasıl cevap olabilir ve gerçeğin peşinden nasıl gidebilirler?
Heval Gurbetelli Ersöz şahsında aslında özgür basın ve kadın özgür basın gazeteciliği geleneği 1990’lardan sonra ortaya çıktı. Özellikle 2000’lerden sonra kadın gazeteciliğinin örgütlenmesi ve kadın devrimi açısından da gelişmeler yaşandı. Ajans, televizyon, dergi gibi alanlarda, kadın gazeteciliği kişiliğinde onlarca yoldaş yetişti ve onlarca kurum açıldı. Bütün bunlar aslında bu devrimin öncülüğünü yapan yoldaşların emeğine bir cevap olarak; gazeteci olarak Kürt halkının ve Kürt kadınlarının sesi olmaları şeklinde tanımlanabilir. Mesela heva Şîlan Aras, heval Nujîyan Erhan, heval Gulîstan Tara, heval Dilovan, heval Hêro Bahaddîn, heval Nagihan Akarsel, bunların hepsi Gurbetelli yoldaşın izinden yürüyerek basın çizgisinde ve özgür basında görev aldılar, emek verdiler. Bu temelde, söylediğimiz gibi, hem toplumu eğitmek, hem tarihsel hafızayı oluşturmak, hem Kürt halkının varlığını ortaya koymak açısından; Kürtlerin ve kadınların tarihinin gizlendiği, yok sayıldığı bir ortamda kadın tarihini yeniden yazdılar.
Kadınların tarihini yeniden ele aldılar ve devrimci kadınların tarihini dünyaya, dünya kadınlarının ortak mirasına dönüştürdüler. Gazetecilik tabii ki burada temel bir rol oynadı. Yani bu yoldaşlar şahsında gerçekten bir mirasın izinden yürümek; örgütlenme, düşünce ve toplumu bilinçlendirme açısından, ezilen halkların ve özellikle özgürlük isteyen kadınların sesi olmak bakımından tarihimizde merkezi bir yer edinmiştir. Bu yoldaşların da temel bir rolü vardır. Bugün de özgür basın çizgisinde onlarca örgütlenme ortaya çıkmıştır. Genel basında da çok fazla sayıda kadın rolünü oynuyor, çalışmalarını yürütüyor, özgür basının emekçileridir. Aynı zamanda kadın hareketinin ve kadın devriminin özerk örgütlenmeleri de oluşmuştur. Siz de bu gazetecilerden birisiniz, sizin ve kamerayla çekim yapan arkadaşlarımız şahsında hem özgür basın şehitlerini, kadın yoldaşları saygıyla anıyorum hem de Kürt kadınlarının özgürlük mücadelesinde, Kürt halkının mücadelesinde emek vermiş ve hâlâ emek vermeye devam eden bütün gazetecilerin emeğini kutluyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum, sizleri selamlıyorum. Emeklerinizi, mücadelenizi ve ödediğiniz bedelleri selamlıyorum.
Biz de teşekkür ediyoruz. 9 Ekim Rêber Apo’ya yönelik komplonun başladığı gündür. Komplodan bugüne kadar kuşkusuz Rêber Apo hem kendi şahsında hem de kadın özgürlük hareketinde birçok değişim yarattı. Şimdi de Barış ve Demokratik Toplum sürecindeyiz. Komplodan bugüne kadar Rêber Apo’da ve harekette gerçekleşen değişim devlet içerisinde de oldu mu?
Öncelikle tabii ki komployu gerçekleştiren güçleri kin ve nefretle kınamak istiyorum. Bu yıl 28. yılı bitiyor, komplonun yıldönümünün 29. yılına giriyoruz. 9 Ekim 1998’de, daha önceden planı yapılmış olan bu süreç gerçekleştirildi. Suriye devletine baskı yapıldı ve Önderlik Suriye’den çıkmak zorunda bırakıldı. Böylece komplo artık fiilen devreye girdi. 15 Şubat 1999’dan sonra Önderlik Kenya’da esir alınarak Türk devletine teslim edildi. 28 yıldır Önderlik İmralı’da eşsiz ve zorlu bir direniş yürütüyor. İmralı sistemi içerisinde bunu sürdürüyor. Daha öncesindeki 1990’lı yıllardan, İmralı sürecinden sonra, 2006, 2009 ve 2016 yıllarında Önderliğin bütün çabaları aslında şuna yönelikti; bir muhatap bulmak ve bu sorunun artık çözülmesi gerektiğini ortaya koymaktı. Çünkü Kürt sorunu yüz yıldan fazla bir süredir vardır. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne kadar Kürtlerin inkâr edilmesi temelinde bir politika yürütülmüştür. Örneğin Kürtler zorla asimile edilmek, yok edilmek ve varlıkları inkâr edilmek istenmiştir.
Bunun ortadan kaldırılması ve Kürt halkının siyasi ve hukuki haklarının tanındığı, demokratik bir çözümün temelinde Kürt halkının statüsünün kabul edildiği bir muhataplığın yaratılması için Önderlik mücadele yürüttü. Tabii komplo gerçekleştirildiğinde amaç buydu. Yani komplo, Önderliği bu biçimde tasfiye etmeyi hedefliyordu. Aslında 1990’lı yıllardaki süreç, yani Birinci Körfez Savaşı ve sonrasındaki gelişmelerle birlikte Ortadoğu’ya müdahale etmek, bölgede yeni bir dizayn oluşturmak istiyorlardı. Hegemonik güçlerin çıkarları doğrultusunda siyasi, ekonomik ve askeri dengeler yeniden şekillendirilecekti. Bu güçlerin politikalarında ezilen halklar, aslında statüsü kabul edilmeyen halklar yok sayılıyordu. Ezilen halklar hegemonik güçlerin siyaseti temelinde sürekli baskı altında tutuldu. Komplo neden Önderliğe karşı, hareketimize karşı ve Kürt halkına karşı gerçekleştirildi? Çünkü Ortadoğu’nun yeni dizaynında Önderliğin düşünceleri, Önderliğin şahsındaki güç ve PKK’nin oluşturduğu güç bir engel teşkil ediyordu.
Mesela Önderliğin düşünceleri kapitalist sisteme karşıydı. Yani kapitalist sistemin, hegemonik güçlerin kendi varlıklarını veya kendi dizaynlarını ve politikalarını mezhep çatışmaları, ulusal çatışmalar ve ezilenler arasındaki çatışmalar temelinde kurduklarını görüyoruz. Halkların birliğinin oluşmasını istemediler. Halkların özgürleşmesini istemediler. Kendi politikalarını çatışmalar ve çelişkiler üzerinden yürütmek istediler. Önderlik ise bunun karşısında halkların birliğini esas aldı. Halkın iradesi temelinde insanların kendi yaşamlarını sürdürmesi, kendi yaşamlarını tanımlaması, kendi topraklarını kendilerinin yönetmesi ve esas olarak birlik temelinde ilerlemesi gerektiğini savundu; halkların birbirlerine karşı olmaları, düşmanlaşmaları ve çatışmalar yaratmaları gerektiğini değil. Bir diğer konu da kadın özgürlüğüdür. PKK devrimi içerisinde PKK’nin en temel farkı neydi? Kadının bu devrime öncü olarak katılmasıydı. Kadın özgürlüğü ülkenin geleceği olarak tanımlandı. Kadın özgür değilse toplum özgür değildir, ülke özgür değildir, insanlık özgür değildir. Önderlik bunu bu şekilde tanımladı.
ÖNDERLİK KADINLARIN BU DEVRİMİN ÖNCÜSÜ OLDUĞUNA İNANDI
Peki kapitalist modernite kendini neyin üzerinden inşa etti? Komplo gerçekleştiğinde yürütülen operasyonlarla, aslında hem CIA kendi politikasını ortaya koydu hem de operasyon sırasında Türk devleti tarafından askerlerine yapılan çağrılarda şöyle deniyordu; “Önce kadınları öldürün.” Neden önce kadınları öldürün diyorlar? Çünkü kadın bu devrime Önderlikle birlikte öncülük etmişti. Özgürlük çizgisinde kadın özgürlüğü temelinde özgür bir toplum yaratmayı hedefliyordu. Kadının devrimdeki rolü buydu. Bu da bir engeldi. Yani bu da siyasete göre böyleydi. Çünkü bugün dünyaya baktığımızda kapitalist modernite sisteminin kadınlara yönelik katliamları, kadınlara yönelik baskıları ve politikaları ile Önderliğin geliştirdiği kadın özgürlük çizgisi birbirine tamamen zıt iki yaklaşım oluşturuyordu. Bu nedenle komployu kadınlara yönelik, kadın mücadelesine yönelik bir komplo olarak da tanımlıyoruz. Çünkü Önderlik bize özgür yaşamı tanımladı. Özgür kadın kişiliğinin nasıl olması gerektiğini, nasıl oluşturulacağını ve kadının özgürlük mücadelesini nasıl yürütmesi gerektiğini ortaya koydu.
Kadının bu devrimin öncüsü olduğuna inandı; onun önünü açtı, perspektif verdi. Kadın ordulaşmasını, kadın partileşmesini ve kadının devrim içerisinde örgütlenmesini giderek daha da geliştirdi ve genişletti. Dolayısıyla özgür kadın çizgisi PKK devrimi içerisinde geliştikçe; hegemonik sistem, kapitalist modernite sistemi, siyasal İslam temelindeki sistem ve ulus-devlet temelindeki sistem; iktidarlarını, düzenlerini, kadınların ezilmesini esas alarak oluşturdular. Bunun karşısında ise Önderlik kadın özgürlüğünü geliştirdi. Yani devrimi kadın özgürlüğüne bağladı. Hegemonik güçler bunu temel bir tehdit olarak gördüler. Önderlik, 21. Yüzyıl kadınların yüzyılıdır demişti ama hegemonik güçler, “Önce kadınları öldürün” dediler. Çünkü erkek egemen aklın hâkimiyeti devam etsin istiyorlardı. Onlar için kadının ezilmesi gerekiyordu, kadının iradesinin kırılması gerekiyordu, kadın köle olmalı, erkek egemenliğinin hizmetinde çalışmalı, yaşamını erkek egemenliğinin belirlediği sınırlar içerisinde sürdürmeliydi.
Bu nedenle komployu ele aldığımızda şunu söyleyebiliriz; komplo Önderliğin fiziki olarak esir alınması temelinde ortaya çıktı ama asıl saldırı çok daha ağırdı. Asıl saldırı ideolojik bir saldırıydı. Önderliğin İmralı’da komploya karşı mücadelesi de devam ediyor. Aynı zamanda Kürt halkının özgürlük hareketi ve kadın hareketi olarak biz de mücadelemizi sürdürüyoruz. Bunu paradigmasal, ideolojik, örgütsel ve tarihsel bir mücadele olarak görüyoruz. Bu nedenle Önderliğe yönelik komploya karşı yürütülen mücadele paradigmasal bir mücadele yarattı. Önderlik İmralı’ya girdiğinde bu temelde paradigmayı değiştirdi ve kapitalist modernite sistemine alternatif bir paradigma ortaya koyarak tarihsel bir alternatif yarattı. Komployu burada kırdı. Yine komplo gerçekleştiğinde halk Önderliğe sahip çıktı, hareketin kadroları, cezaevlerinde, dağda, ülke dışında, bütün Kürdistan parçalarında, hem kendiliğinden gelişen eylemler hem de fedai eylemler ortaya çıktı.
KÜRT HALKI ÖNDERLİĞİNE SAHİP ÇIKTI
Mesela “Güneşimizi Karartamazsınız” sloganı vardı. Hem zindanlarda, hem gerillada, hem de halk arasında onlarca kişi bedenini ateşe verdi. Örneğin Hatice Falay anne, Kobanê’deki anneler ve aynı dönemde cezaevlerinde onlarca yoldaş bedenlerini ateşe verdiler. Gerilla sahasındaki yoldaşlar da fedai bir biçimde düşmanın üzerine gittiler. Yani Önderlik etrafında büyük bir ateş çemberi oluştu. Halk içerisinde ve özgürlük hareketinin kadroları içerisinde de büyük bir hareketlilik gelişti. Hem bütün bunlar hem Önderliğin İmralı’daki duruşu, İmralı mahkemelerinde ortaya koyduğu tutum, çözüm yönündeki yaklaşımı, hem halkın hem de gerillanın Önderliğe sahip çıkması komplonun Önderliği fiziki olarak etkisizleştirme amacını boşa çıkardı. Daha sonra tabii ki İmralı sürecinde Önderlik kendi savunmalarıyla, İmralı savunmalarıyla, beş ciltlik savunmalarıyla halkın varlığını korumaya yönelik çok önemli bir çalışma yürüttü.
Bu temelde aslında paradigmasal olarak Önderlik yeni açılımlar ve değişimler gerçekleştirdi; ideolojik ve siyasi açıdan ama özellikle paradigmasal açıdan komplo hem durduruldu hem de parçalandı. Yani komplo amacına ulaşamadı. Ama bugün komployu ele aldığımızda şunu da söylememiz gerekiyor; mesela 2 yıldır Önderliğin başlattığı bir süreç var. Öyle bir duruş var ki, sanki bütün yükü yeniden Önderliğin üzerine bırakıyoruz. Önderlik bir süreç başlattı. Zaten bu süreç devam ediyor. Ancak hâlâ Önderlik üzerinde tecrit var. Bazen birileri gidip geliyor ama tecrit devam ediyor. 28 yıldır, belki Önderliğin çabalarıyla bağlantılı olarak zaman zaman tecrit kırıldı. Komplonun bazı hamleleri aslında bu şekilde durduruldu. Fakat tecrit, İmralı’da Önderlik için bir rejim oluşturulması, imha amaçlı bir rejim oluşturulması hâlâ devam ediyor. Fakat söylediğimiz gibi, Önderliğin İmralı’daki duruşu, paradigmasal değişimi, Önderliğin direnişi ve çözüm yöntemlerini Türk devletinin önüne koyması, komplonun durdurulmasını sağladı ama komplo tamamen ortadan kalkmadı. Hâlâ komplonun tamamen ortadan kalktığını söyleyemeyiz.
Önderlik, PKK şahsında ve Rêber Apo şahsında yürütülen mücadelenin Kürtlerin varlığının kabul edilmesini sağladığını söyledi. Yani şehitlerin kanıyla, halkımızın ağır bedeller ödemesiyle, bütün Kürdistan parçalarında ama özellikle Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye metropollerinde halkımızın son 50 yılda yürüttüğü mücadele sonucunda artık dünya komplonun ne olduğunu görmek zorunda kaldı. Dünya artık “Burada bir Kürt halkı var” diyor. Ama Kürt halkının özgür bir yaşam sürmesini güvence altına alan bir statü henüz oluşmadı. Varlık kanıtlandı, varlık örgütlendi ama bu varlığın özgür bir yaşam sürmesi hâlâ güvence altında değil. Bir statüsü yok. Bu nedenle mücadelemizde de değişimler yaşandı. İmralı sürecindeki değişimler de Önderliğin hareket içerisinde gerçekleştirdiği çok önemli tarihsel değişimlerdir. Örneğin komplo gerçekleştiğinde Önderliği esir alıp Türkiye’ye götürdüler. “Altı ay içerisinde hareket dağılacak” diye bir plan yapılmıştı. Önderlik yakalanınca PKK içerisinde çok büyük bir umutsuzluk ve güvensizlik oluşacak, altı ay içerisinde PKK dağılacak ve tasfiye olacak diye düşünüyorlardı.
KOMPLONUN ZEMİNİ TAMAMEN ORTADAN KALDIRILMADI
2003-2004 yıllarında Ferhat Botan şahsında ortaya çıkan tasfiyecilik de dış güçlerin parti içerisindeki eliyle yürütüldü. Komplonun başlangıcında, altı ay içerisinde hareketin dağılacağı düşünüldü. Ancak hareket dağılmayınca bu kez başka yöntemlere başvurdular. Hem Kürtler içerisindeki işbirlikçi güçler, düşmanın piyonları aracılığıyla hem de parti içerisindeki bazı kadrolar üzerinden, Ferhat Botan şahsında tasfiyeci bir çizgiyi geliştirmek istediler. Ama bu noktada şunu söyleyebiliriz; Önder Apo’nun kurduğu örgüt, eğittiği kadrolar, komplocuların oyununa gelmedi. Önderlik çizgisini, örgütlenmelerini korudular, mücadelelerini koruyarak sürdürdüler. Komplonun hamleleri adım adım Türk devleti tarafından, komplonun hegemonik güçleri tarafından, Amerika, İsrail ve İngiltere tarafından gerçekleştirildi. Amaç, mücadele içerisinde bir kırılma yaratmak, halk içerisinde bir kırılma yaratmak, kadroları dağıtmak ve güvensizlik oluşturmaktı. Bu yönde çok sayıda hamle yapıldı. Fakat bunun karşısında Önder Apo’nun oluşturduğu örgütlenme ve Önderlik çizgisi devam etti. Fedai çizgisi hem halk içerisinde hem kadrolar içerisinde sürdü.
PKK gerçekliği bu temelde yeniden oluşturuldu. Kadın devrimi gerçekliği de PKK içerisinde bu şekilde oluşturuldu ve gelişti. Yani hem paradigmasal olarak hem de Önderliğin alternatif çözümü açısından; demokratik toplum, demokratik ulus, kadın özgürlüğü ve ekoloji gibi paradigmasal başlıklarla birlikte, toplumsal örgütlenme ve toplumsal mücadele de geliştirildi. Demokratik siyaset ve örgütlenmeler, Apocu hareket öncülüğünde bütün Kürdistan parçalarında ve ülke dışında oluşturuldu. Gerilla savaşı da belirli bir düzeye ulaştırıldı. Artık Önderliğin paradigması, kadın devrimi ve PKK öncülüğündeki devrimin kazanımları Ortadoğu halklarının ve dünyanın ortak mirası haline geldi. Komplonun boşa çıkarılmasını sağlayan hamleler; Önderliğin perspektifi, Önderliğin direnişi, halkın ve gerillanın mücadelesi ve bu hareketin kadrolarının mücadelesi temelinde geliştirildi. Fakat tekrar söyleyeyim; komplo zemininin tamamen ortadan kalktığını söyleyemeyiz. Çünkü bugün yeni bir süreç başlatılmıştır.
Bölgesel güçler olsun, Türk devleti içerisindeki dinamikler olsun, hegemonik güçler olsun; çok sayıda güç aslında Kürt halkının özgürlük mücadelesinin sürmesini, kendi özgür yaşam statüsünü ve özgür Kürt kimliğini güvence altına almasını, hukuki ve siyasi bir statü elde etmesini istemiyor. Bu nedenle bugün de Önderlik hâlâ İmralı sisteminde esir tutuluyor. Önderliğe karşı hâlâ bir tecrit uygulanıyor. Aslında komplonun tehlikesi, güncel gelişmeler içerisinde farklı ve yeni hamlelerle devam ediyor. Aslında hem Önderliğin hem hareketimizin hem de halkımızın mücadelesi devam ediyor. Bu nedenle bu konuda gaflete düşmememiz gerekiyor. Komplo boşa çıkarıldı ama komplo zemini; Rêber Apo fiziki olarak özgürleşene kadar, Kürt halkının statüsü bütün Kürdistan parçalarında güvence altına alınana kadar yeni komplolar için mevcut olmaya devam edecektir. Bu konuda çok dikkatli olmamız gerekir. Rêber Apo’nun fiziki özgürlüğü ve Kürt halkının statüsü için mücadelemizi kesintisiz, daha radikal ve daha güçlü bir biçimde sürdürmemiz gerekiyor.
Bu vesileyle komplo sürecinde yaşamını yitiren şehitleri de anmak istiyorum. “Güneşimizi Karartamazsınız” diyen şehitlerimizi, 15 Şubat’ta o kara günde yaşamını yitiren bütün şehitlerimizi saygıyla anmak istiyorum.
Barış ve Demokratik Toplum sürecinde Meclis bünyesinde de çalışmalar yürütüldü. Erdoğan yaptığı açıklamada, ‘Sözümüzün arkasındayız, hâlâ yapmamız gereken şeyler var’ dedi. Yapılması gerekenler nelerdir ve sizce neden yapmıyorlar?
Bu süreci birçok kezdir değerlendiriyoruz. Tarihi bir süreçtir. 27 Şubat 2025 süreci, Önderliğin Barış ve Demokratik Toplum çağrısıyla başlatıldı. Devlet Bahçeli’nin çağrısı oldu. Daha sonra Meclis sürecinde bir komisyon oluşturuldu. Komisyon çalıştı, herkes gördü, tartışmalar yaptı ve bir rapor sundu. Raporun içeriğinde eleştiriler vardı. Bunların hepsi kamuoyuyla paylaşıldı. Daha sonra Meclis bünyesinde bir komisyon heyeti oluşturuldu ve İmralı’ya gitti. Orada Rêber Apo ile bir görüşme gerçekleştirdiler. Bu görüşmeye ilişkin bir rapor hazırladılar. Fakat rapordan bazı şeyleri cımbızlayıp, çok korkakça bir biçimde görüşmenin içeriğini tanımladılar ve kamuoyuna açıkladılar. Bunun ardından Meclis’te sürecin yürütülmesi için yeni bir kurul oluşturulması gerektiği yönünde tartışmalar yapıldı. Devlet tarafında yapılan şeyler bunlar. Sürecin ilerleyebilmesi için devlet tarafının hareketimize, halka ve kamuoyuna güven vermesi gerekiyor. Öyle adımlar atılmalı ki insan gerçekten “Bu devlet ciddidir; bu süreci barış temelinde yürütecek, halkın haklarını güvence altına alacak ve aynı zamanda demokratik bir devlet yaratacak” diyebilsin. Fakat şu noktada bu güveni vermiyor.
Hatta şunu söyleyebiliriz; hem Rêber Apo tarafında hem Kürt halkı, özgürlük hareketi tarafında adım atan tek taraf biziz. Yani stratejik adımlar atan tek taraf biziz ve Önderliktir. Devlet tarafında stratejik adımlar atılmadı. Tamam, Meclis’te bir kez bu konu tartışıldı. Ama bu süreç “Kürt sorununun çözümü” veya “Türkiye’nin demokratikleşmesi” adına yürütülmüyor. Daha çok “terörsüz Türkiye”, “terörsüz bölge” gibi ifadeler kullanılıyor. Yani “terör” kelimesi yine temel alınıyor. Aslında devlet, sözde çözüm ve barış için tartışmalar yürütüyor; diyalog ve müzakere yürütüyor ama buna rağmen “terör” tanımını kullanmaya devam ediyor. Bu dil ve bu zihniyet, devletin stratejik bir adım atmadığını gösteriyor. Bunlar insanda kuşku yaratıyor. Yani birçok kez söyledik; halkımız ve kamuoyu da bunu biliyor. Önderlik, PKK’nin 50 yıllık mücadelesinin ardından PKK’nin kendisini feshetmesini sağladı. Türkiye devletine karşı silahlı savaşı durdurdu. 12. Kongrede PKK de bunu kabul etti ve ilan etti.
Ama bunun bir şartı vardı. Türk devletine karşı silahlı savaşın tamamen ortadan kalkması için şart şuydu; Önderliğin özgür olması gerekiyordu. Fiziki olarak özgür olması ve İmralı’dan çıkması gerekiyordu. Önderliğin fiziki özgürlüğünü göremiyoruz. Bir gazetecinin bile gidip Önderlikle görüşmesine izin verilmiyor. Önderliğe normal bir tutukluya uygulanan muamele bile uygulanmıyor. Telefon hakkı yok, mektup gönderme hakkı yok. Ailesiyle düzenli olarak haftalık görüşme hakkı yok. Bir gazeteci, veya bir aydın ya da siyasetçi Önderlikle görüşmeye gidemiyor. Böyle bir şey yok. Sadece ayda bir kez DEM Parti heyetinin İmralı’ya gidip görüşme yaptığını gördük. Devlet yetkililerinin Önderlikle görüşmeleri konusunda da, hangi dönemlerde ve ne tür görüşmeler yapıldığını bilmiyoruz. Ama tecrit ortadan kalkmış değil. Çok gizli bir tecridi sürdürmek istiyorlar. Fakat kamuoyunda öyle bir atmosfer yaratıyorlar ki devlet çok ciddiymiş, devlet adım atacakmış, devlet çözümü geliştirecekmiş gibi bir görüntü veriliyor. Fakat dil değişmedi. “Terör, terör, terör.” Sürekli “terör” üzerinden hareket ediliyor.
SÜRECİN İLERLEMESİ İÇİN BİZİM TARAFIMIZDAN SAMİMİ VE CİDDİ ADIMLAR ATILIYOR
Bizim tarafımızda samimi ve ciddi adımlar atılıyor, süreç ilerletiliyor. Önderlik tarafında da aynı şey söz konusu. Ama devlet tarafında aslında bir oyalama var, zaman kazanma var. Halk içerisinde bir değerlendirme var, bizde de, halkta da bir kuşku var, seçim hesapları yapmaları mı yapılıyor, Ortadoğu’daki gelişmeler, İran’ın durumu, Yemen’in durumu, Irak’ın durumu görerek ona göre adım atmak gibi hesapları mı var. Örneğin Türk devleti Ortadoğu’daki Üçüncü Dünya Savaşı’nın yarattığı çatışmalara ilişkin bir şey yapmak istiyorsa, öncelikle içerideki Kürt sorununu çözmesi gerekiyor. “İçeride kendi cephesini sağlamlaştıralım” diyor. Cepheyi sağlamlaştırmak, “terör” söylemiyle olmaz. Cepheyi sağlamlaştırmak halkların ittifakıdır, toplumun ittifakıdır. Türkiye devletinin demokratikleşmesidir. Bunlar gerçekleşmezse bu süreç ilerlemez. Örneğin sürekli üzerimize bir yük yüklüyorlar. Önderliğe ve harekete “Siz adım atın” diyorlar. Bu konuda da çok çelişkili bir dil kullanılıyor.
“Bu süreç ilerliyor” diyorlar. Evet, kendi mantıklarına göre PKK feshedildi, Türk devletine karşı silah kullanmayacağımız yönünde karar aldık, bir kurul oluşturuldu, DEM Parti heyetinin görüşmeleri ve İmralı görüşmeleri sürdürülüyor. Bunu biliyoruz. Ama “Siz bu adımı atın, gazeteciler, aydınlar, akademisyenler gelecek, hatta Önder Apo’nun örgütüyle rahatça çalışma yapacak, bu süreç ilerleyecek” deniliyor. Sadece sözler var. Aylar geçiyor ama pratikte hiçbir adım yok. Buna rağmen sürekli bizden şart olarak yeni adımlar atmamız isteniyor. Burada bir kandırmaca var. Yani burada bir oyun var. Bu nedenle halkımızın dikkatli olması gerekiyor. Bütün mücadele alanlarımızda mücadele yürütenlerin de dikkatli olması gerekiyor. Örneğin halk tarafında son dönemde bazı eylemler ve yürüyüşler gelişti. Sürekli çağrı yapılıyor; “Rêber Apo fiziki olarak özgür olmalı, aramızda olmalı, bunu görmemiz gerekiyor” diye. Ama biz bekleyelim, zaten İmralı’da Rêber Apo ile görüşmeler yapılıyor, hareket de zaten süreci değerlendiriyor diyor. Böyle adımlar atılmaz.
Biz bütün yükü Rêber Apo’nun üzerine atamayız. Ne Önderlik çizgisinde yürüyen kadrolar olarak, ne hareket olarak, ne halk olarak ne de dostlarımız olarak bunu yapamayız. Zaten Önderlik orada her türlü mücadeleyi yürütüyor deyip kenara çekilemeyiz. Peki dışarıda ne olacak? Hareket olarak sürekli “Haydi, biz adım atalım” diyoruz ama Önderliğin şartlarında hiçbir değişiklik olmazsa bizim de daha fazla adım atmamız mümkün değil. Yani sürecin kilitlenmesi söz konusu olur. Bu kilitlenmeyi yaratan taraf biz değiliz. Devlet tarafında yaratılıyor. Biz her türlü adımı attık. Mesela kurul konusunda, bizim “Barış ve Siyasallaşma Kurulu” dediğimiz bir kurulun oluşturulmasını istiyoruz. Onlar ise başka bir isim veriyorlar; “silahsızlandırma ve stratejik koordinasyon kurulu” gibi bir isim kullanıyorlar. Yani sözde Önderliğin orada yer almasını istiyorlar. Fakat kamuoyuna açıkça “Abdullah Öcalan bu sürecin müzakerecisi, bu hareketin Önderi olarak bu kurulda yer alacaktır” demeye cesaret edemiyorlar. Bunu bile söyleyemiyorlar.
DEVLET MADEM SORUNA EL ATTI O ZAMAN DAHA CESUR ADIMLAR ATMALI
Peki sen bunu söylemezsen kim sana inanacak? Devlet tarafında gerçekten yine bir oyun devreye sokulmuş durumda. Ya kendileri bu sürecin başarıya ulaşacağına inanmıyorlar veya başarıya ulaşmasını istemiyorlar. Ya da bir korkuları var. Tamam devlette farklı klikler vs. var insan anlıyor ama madem devlet bu soruna el attı o zaman daha cesur adımlar atması lazım. Bu nedenle halk olarak bu konuda dikkatli olmamız gerekiyor. Yani Apocu hareketin, bu devrimin içerisinde yer alan her kadro ve militan, Önderlik çizgisinde olan bizler; Rêber Apo’ya gönülden bağlı olan, Rêber Apo’ya ve Apocu harekete inananlar, bizi kandırmalarına izin vermemeliyiz. Biz kendi mücadelemiz ve kendi örgütlenmemizle, eğer devlet tarafından bir oyun varsa bunu boşa çıkarabiliriz. Ya da devlet tarafında bir niyet varsa, daha cesur adımlar atabilmeleri için onlara cesaret vermemiz gerekiyor. Bu nedenle beklemememiz gerekiyor. Örneğin kesintisiz eylemler olmalı, toplum örgütlenmeli. Bu süreç başarısız olsa da, bu süreç başarıya ulaşsa da sonuçta demokratik ve örgütlü bir topluma ihtiyacımız var; yani bizim ihtiyacımız olan şey budur.
Hadi diyelim çözüm gelişti peki demokratik siyaseti hangi temelde yürüteceğiz? Örgütlü toplum, demokratik toplum temelinde yürüteceğiz. Halkların ittifakını geliştireceğiz; özellikle kadın alanında, gençlik alanında. Birincisi; toplumun örgütlenmesine ağırlık vermemiz gerekiyor. İkincisi, Türkiye halkına bu süreci daha iyi tanıtmamız ve Türkiye halkının desteğini geliştirmemiz gerekiyor. Türkiye cephesinde de, örneğin Türk devletinin siyaseti nedir? Şöyle bir algı oluşturmaya çalışıyorlar; “İşte bizimle ittifak yapıyorlar, zaten süreç yürüyor, DEM Parti de aslında AKP’nin hesabına göre hareket ediyor” gibi. Bu temelde mevcut muhalefeti zaten parçalıyorlar. Bir araya gelmesini engelliyorlar ve kayyum uygulaması da kadar devam ediyor. Toplumun bir kesimi biraz sesini yükselttiğinde, muhalefetin gücünü ortaya çıkardığında onu parçalıyorlar, iradesini kırıyorlar.
İşte bu açıdan da muhalefetin, toplumsal muhalefet gücünün, toplumun buna inanması gerekiyor. Yani demokrasi mücadelesi ve demokratik bir cumhuriyet kurma mücadelesi için bu sürece destek vermek gerekiyor. Onların da kendi mücadelelerini daha fazla örgütlü bir şekilde yürütmeleri gerekiyor. Mesela bizim halkımız politiktir. Türkiye iktidarının bu süreci seçim hesabına göre yürütüyor olabileceği yönünde değerlendirmeler var. Bazıları anayasanın hazırlandığını, bunun bir seçime yönelik olduğunu, farklı bir sistem veya her neyse onun için hazırlık yapıldığını söylüyor. İktidarını daha fazla sürdürmek, devam etmek için hesapları var. Ama bizim halkımız politiktir. Devlet yetkilileri de, Türkiye halkı da bunu biliyor. Kürt halkının politik olduğunu biliyorlar. Kimin ne yaptığını, kime oyunu vereceğini, nasıl davranacağını çok iyi biliyor. Kürt halkı onların oyunlarına gelmiyor. Ama bizim daha fazla dikkatli olmamız gerekiyor.
DEMOKRASİ MÜCADELESİ VE KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ BİRBİRİNE BAĞLIDIR
Bu nedenle Türkiye’nin demokratikleştirilmesi için, barış için Türkiye’deki bütün toplumsal muhalefet güçleriyle, kurumlarla, aydınlarla, sanatçılarla ortak hareket etmemiz gerekir. Bu nedenle daha fazla bir araya gelmemiz, buluşmaların ve eylemlerin geliştirilmesi gerekiyor. Kısacası rehavete kapılmamalıyız. Bu süreç açısından tehlikeler var. Türkiye’nin içerisinde de, bölge içerisinde de ve Ortadoğu’daki güçler açısından da çeşitli hesaplar var. Silah bırakmamızı istemeyenler var. Savaşın sürmesini istiyorlar. Kalıcı bir barış, Kürt sorununun bu bölgede kalıcı bir çözüm, sadece Türkiye için değil, bölge için bir çözüm oluşmasını istemiyorlar. Çünkü Kürt halkının sürekli statüsüz, kimliksiz, hukuksuz ve birilerinin çıkarlarına göre kullanılabilir durumda olmasını istiyorlar. Güçlerin çıkarlarına göre kullanılmasını istiyorlar. Şimdi Kürt halkı politikleşti, artık onların oyunlarına gelmiyor. Ama bu durumdan tamamen kurtulabilmek için özgür bir statüye, özgür Kürtlere, özgür bir Kürdistan’a ihtiyaç var.
Suriye’de olsun, İran’da olsun, Irak’ta olsun, Türkiye’de olsun; her yerde kendi kimliğiyle, hukuki ve siyasi açıdan tanınmış, özgür ve demokratik bir ülke/devlet içerisinde yaşamını sürdürebilmesi gerekiyor. Bu nedenle demokrasi mücadelesi, barış mücadelesi ve Kürt sorununun çözümü mücadelesi birbirine bağlıdır. Demokratik bir ülkenin Kürt kimliğini tanıması ifade edecek ki? Mesela Suriye’yi ele alalım. “Kürt halkının Suriye topraklarının tarihsel ve asli halklarından biri olduğunu kabul ediyoruz” dediler. Tamam, kabul ettin; ama siyasi hakkı yok. Sadece bir temenni olarak kalıyor. “Kürtler var” deniliyor; zaten Kürtler kendilerini kanıtlamış, var olduklarını ortaya koymuş durumda. Ama dil hakkını vermiyorsun, seçim hakkını vermiyorsun, demokratik siyaset hakkını vermiyorsun, kendi dilinde eğitim görme hakkını vermiyorsun, kendi örgütlenmesini tanımıyorsun, kendini savunma hakkını tanımıyorsun. Kürtler var, tamam var ama nasıl var?
İşte bu nedenle demokrasi mücadelesinin, demokratik devlet mücadelesinin, barış mücadelesinin ve Kürt halkının haklarının güvence altına alınması mücadelesinin birlikte yürütülmesi gerekiyor. Bu yalnızca Kürtler açısından değil, bütün halklar açısından da geçerlidir. Bu nedenle kadınların ve gençlerin daha fazla; hem halkların ittifakının ve toplumsal dinamizmin gücünü geliştirme açısından hem de Önderliğin özgürlüğü ve bu sürecin güvence altına alma açısından, halklarla daha geniş ve daha kitlesel bir biçimde mücadele yürütmeleri gerekiyor. Milyonlarca insan “Rêber Apo’yu dışarıda istiyoruz” demeli. Bu olmazsa mücadelemizi durdurmayız. Bu olmazsa bu sürece inanmayız. Ancak bu gerçekleştiğinde özgür bir ülkede yaşayabiliriz. Bu nedenle Önderliğin fiziki özgürlük talebini daha kitlesel hale getirmemiz ve devlet üzerinde daha fazla baskı kırabilmek için çok yönlü mücadeleler yürütmemiz gerekiyor.
Özellikle son iki haftada Türkiye’nin gündemine baktığımızda Barış ve Demokratik Toplum sürecini değerlendirmek yerine, gündemde fon krizinin öne çıktığı görülüyor. Bir şeyleri çalanlar da, bu hırsızlığın üzerini örtenler de devlet içerisinde olan, iktidarın çevresinde bulunan kişiler. Bu çürümeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yani aslında devlet sistemi kendi içerisinde bir çürüme yaşıyor. Örneğin iktidar çevresindeki her şeyi kendi etrafında topluyor ve toplumun bütün yaşam imkânlarını elinden alıp yalnızca belirli bir kesime veriyor. Türk devlet sistemi bir bakıma böyle olmuş. Tek elden yönetiliyor. Örneğin her şey merkezi. Yerel bir denetim yok. Bu nedenle AKP çevresindeki bazı kişiler palazlanmışlar. Daha çok aile temelinde kendilerini devlet içerisinde güçlendirmişler; devlet memurluğunu veya devletin verdiği yetkiyi kendi çıkarları için kullanıyorlar. Nasıl söyleyelim; halkın sahip olduğu her şeyi çalıyorlar. Çok ciddi bir çürüme var. Devlet sistemi tek merkezli ve antidemokratik hale gelmiş durumda. Muhalefeti parçalıyorlar. İktidarın istemediği, kendi siyasetinin dışında kalan ve bir şekilde çaba göstermeye çalışan sesleri etkisizleştiriyor, parçalıyorlar. Aslında adalet sistemi de yok. Bu nedenle devlet sistemi içerisinde mafyavari, çetevari bir yapılanma oluşmuş durumda.
Örneğin adalet açısından bakalım. Geçmişte yaşanan bunca dava, olay, cinayet, katliam, faili meçhul olay, kadınlar açısından da, toplum içerisinde tanınan bazı kişiler açısından da yeni davalar açıyorlar; sözde bu davaları aydınlatmak istiyorlar. İnsanda şu şüphe oluşuyor; bu dava neden açıldı? Bu dava daha çok hangi temelde açılıyor? İnsan düşünüyor; acaba kendi içlerinde bir savaş mı var? Yani iktidar içerisindeki bir savaş mı söz konusu? Birbirlerini tasfiye mi ediyorlar, yoksa yeni dengeler mi kurmak istiyorlar? Ya da gerçekten yıllardır karanlıkta kalmış, devletin bildiği fakat üzerinde durmadığı olayları aydınlatmak mı istiyorlar? Gülistan Doku cinayetini ele alalım, Rojin Kabaiş’i ele alalım. Farklı farklı olaylarda, devletin içerisinde belirli dönemlerde önemli roller üstlenmiş kişiler var. Aslında bunların her biri bizim mücadelemize karşı durmuş ve daha sonra tasfiye edilmiş kişiler. Peki gerçekten Türk devletinin yargısının amacı bu olayları aydınlatmak mı, yoksa bir iç hesaplaşma mı var?
Aslında fon gündemi de biraz böyle. Yani bilmedikleri için değil. Biliyorlar. Zaten iktidar kendi sistemini yürütüyor. Ama şimdi yeniden kendi içerisinde bir iç hesaplaşma ortaya çıkıyor ve bundan halk zarar görüyor. Yani on binlerce insan bu fon mağduru olmuş durumda. Bu nedenle insan genel olarak şunu söyleyebilir; bu davalar karşısında toplumun bir duruş sergilemesi, bunları takip etmesi, toplumsal bir tepki oluşturması ve kendi haklarını talep etmesi gerekiyor. Ama gerçekte sistem çürümüş durumda. Esas olarak bu iktidarı ayakta tutan ve bu iktidar içerisindeki kişilerin ülkenin talan edilmesine sağlayan bir yapı var. Aslında halkın yaşamını bir sömürü mekanizmasına dönüştürüyorlar. İktidarlarını sürdürmek, ailelerini güçlendirmek ve onları daha fazla devlet gücüne sahip hale getirmek için böyle bir çürüme yaşanıyor. Çeteleşme var, bunun okullara kadar yansıması söz konusu. Bazı kişilerin silahlanması artmış durumda, mafya örgütlenmeleri çoğalmış durumda, kaçakçılık artmış durumda. Mafya güçleri ve mafya örgütlenmeleri arasındaki çatışmalar da oldukça artmış durumda.
HALK İKTİDARIN DAYATTIĞI BU KÖLE SİSTEMİ KABUL ETMEMESİ GEREKİYOR
Kadınlara yönelik cinayetler, fuhuş, ajanlaştırma; bunların hepsinin bir ayağı devletin çerisindedir. Yani devlet içerisinde olan, bu iktidarın içerisinde veya iktidara yakın olan kişiler söz konusu. Bunlar aslında AKP sisteminin tek adam, tek iktidar temeline göre kurulduğunu ve yürütüldüğünü gösteriyor. Artık demokrasi, özgürlük, adalet tamamen yok edilmiş durumda. Adalet, iktidar sahibine göre işliyor. Basın ve ifade özgürlüğü, iktidarın çıkarlarına göre işliyor. Ekonomi de iktidar sahibinin çıkarlarına göre yürütülüyor. Yani sistem aslında çökmüş durumda ama bunu bu şekilde ayakta, elde tutmak istiyorlar. Toplumu da bu şekilde ezmek istiyorlar. Bu nedenle bu olaylar karşısında demokratik bir cumhuriyet mücadelesini yükseltmek gerekiyor. Adalet ancak demokratik bir cumhuriyette gerçekleşebilir. Türk devletinde yoksullukla zenginlik ve devlet gücüne sahip olanlar arasındaki bu uçurum; AKP iktidarının 23-24 yıldır devam eden bu iktidarı, bunun ortadan kaldırılması için toplumun kendisini örgütlemesi, kendi haklarına sahip çıkması ve taleplerini daha fazla geliştirmesi gerekiyor.
Mesela İspanya’ya bakın. Bir olay nedeniyle bir dönüşüm yaşandı, bir itiraz gelişti ve hükümetin başındaki İspanya Başbakanı istifa etti. Şimdi ise Erdoğan’a çok yakın olan, AKP yöneticisi olan, bakanlık yapmış olan bir kişinin ve bu olayın henüz bütün yönleriyle açığa çıkarılmadığı bir durumda, onun arkasında durmak ve onu korumak istiyorlar. Yani ortada ciddi bir mahkeme süreci yok, istifa yok, kişinin kamuoyu önünde hesap vermesi gibi bir durum yok. Bu nedenle halkın da tepkisini biraz daha demokratik bir biçimde ortaya koyması gerekiyor. Bizim karşı çıktığımız bu iktidar aslında toplumu soyuyor. Devlet sistemi mafyaya dönüşmüş durumda. Devlet sistemi antidemokratik hale gelmiş durumda. Devlet sistemi toplumun iradesini ortadan kaldırıyor. Aslında köle bir sistem kurmak istiyorlar. Biz bunu kabul etmiyoruz. Dolayısıyla buna karşı itirazların daha fazla gelişmesi gerekiyor. Kadınlara yönelik cinayetler de, çocuklara yönelik cinayetler ve saldırılar da bu şekilde gelişiyor. Mesela hiç kimse bunları doğru dürüst araştırmıyor.
Gençlere yönelik saldırı olayları, okullarda yaşananlar, öğretmenlere saldırılar oldu, okullara saldırılar oldu, sağlık çalışanlarına saldırılar oldu. Bunun sebebi nedir? Psikolojik, sosyolojik ve ekonomik sebebi nedir? Demek ki devletin bu çürümüş siyaseti artık toplumsal yaşama nüfuz ediyor. Toplumsal ahlakı bozuyor. Gençleri mafya ve çete örgütlenmelerinin içerisine çekiyor. Bu şekilde olmaz. Halkın da bu alanda kendi savunmasını birlik içerisinde geliştirmesi, kendi örgütlenmesini oluşturması ve bu antidemokratik, çürümüş sisteme karşı itirazını ortaya koyması gerekiyor; daha toplumsal, daha kitlesel bir biçimde. Örneğin Fransa’da bir tepki var, İspanya’da toplumun bir tepkisi var; kabul etmiyorlar. Bunun dozu farklı, yöntemi farklı ama kabul etmiyorlar, kendi haklarını istiyorlar. Ama Türkiye halkında adeta ölü toprağı serpilmiş gibi toplumsal muhalefetin dinamiğinin üzerine bir ağırlık çökmüş durumda. Artık ne olursa olsun kabulleniliyor, durum çok kötü, yaşam kalmamış durumda ama yine de ses çıkarılmıyor. Bu şekilde olmaz. Değişimin yaratılması için toplumun da bu çürümüş sisteme karşı itirazın ortaya koyması gerekiyor.
Değerlendirmelerinizle bağlantılı olarak, ‘Kadını öldüren erkeklikten utanıyoruz’ sloganıyla Amed’de erkekler tarafından bir yürüyüş gerçekleştirildi. Bu yürüyüş, bir kesim erkeğin özeleştirisel yaklaşması, kadın iradesini esas alan bir tutum sergilemesi sizce sorunun çözümü için yeterli mi? Bu tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yeterli değil ama diyelim ki bir başlangıçtır. Yani bu konuda bir bilinç oluşturmak, açık bir tutum ortaya koymak, bir duruş sergilemek önemlidir. Katılan herkesi kutluyorum. Ama tabii ki daha derin bir sorgulama gerekiyor. Erkek egemenliğinin, erkek aklının kadına nasıl bir yaşam dayattığının sorgulanması gerekiyor. Aslında toplum olmayı nasıl tahrip ettiği, birlikte yaşamı ve özgürlüğü nasıl ortadan kaldırdığı sorgulanmalı. Yani burada hem eğitim boyutu, hem tartışma boyutu, hem de işte, herkesin nerede durması gerektiğine ilişkin bir boyut var. Mesela iş yerinde, evde, siyaset alanında, kurumlarda her erkek yaşadığı yerden başlamalı. Kadınla ortak ve özgür bir yaşam nasıl olmalı, hangi ölçülere göre kurulmalı? Egemen erkek aklında köklü bir değişimin gerekli olduğuna kendisinden başlamalı, bir erkek olarak, bu sorgulamayı, değişimi ve dönüşümü başlatmalı. Mesela çoğu zaman bu söyleniyor; kadın gelsin bizi özgürleştirsin, kadın gelsin birliğimizi kursun. Böyle olmaz.
Yani evet, kadın da hem kendi açısından bir değişim yaratmalı hem de erkeğin değişimini sağlamalı. Tabii ki eğitim, tartışma ve mücadele bizim yürüttüğümüz şekilde devam etmeli. Ama özellikle Rêber Apo’nun paradigmasına inananların, sosyalist bir erkek olarak, özgürlüğün ölçüsünün ne olduğunu bu sorgulamayla kendilerinden başlamaları gerekiyor. İlişkiler ve yaşam konusunda çalışma yürütmeleri gerekiyor. Ve diyelim ki kadına yönelik haksızlıklar var, kadına yönelik şiddet var. Buna karşı da sorumluluk sahibi olmak ve mücadele etmek gerekiyor. Sadece bir eylem yapıp niyet göstermek yeterli değil. Bir adım, bir başlangıç yapmak gerekiyor. Önümüzdeki ay, mesela her yıl 25 Kasım’da kadına yönelik şiddete karşı mücadele günüdür, eylemler yapılıyor. Mesela bu eylemlere daha fazla erkeğin, daha fazla gencin katılması mümkün. Ama günlük yaşam içerisinde özellikle erkek egemenliğinin teşhir edilmesi, erkek tarafından uygulanan kadına yönelik şiddetin, erkek egemen zihniyetin devlet politikası olarak dayatılmasının, kadın haklarının göz ardı edilmesinin, klasik ve geleneksel ailenin erkek egemenliği temelinde kurulmasının teşhir edilmesi gerekiyor.
Bunu “evimizi koruyoruz, ailemizi koruyoruz” adı altında dayatıyorlar. Buna karşı bir bilinç oluşturmak, buna karşı daha ciddi bir mücadele yürütmek gerekiyor. Demokratik bir aile nasıl olmalı? Demokratik bir toplum, kadın ve erkek eşitliği temelinde nasıl olmalı? Erkek nasıl olmalı? Bunları tartışmak ve bu zihniyeti oluşturmak gerekiyor. Hem kadınların hem erkeklerin birlikte bir mücadele yürütmesi gerekiyor. Gençler bunun öncülüğünü yapmalı. Gençler, mesela yeni kuşak, buna örnek olmalı. Özgür kadın kişiliği, özgür erkek kişiliği nasıl olmalı? Sosyalist ilişki nasıl olmalı? Gençler buna öncülük etmeli. Toplumun içinde yaygınlaştırmalı. Bunun süreklilik kazanması gerekiyor; yalnızca birkaç eylem olmamalı. Yani Kuzey’de, Türkiye’de de mesela bunun geliştiğini görüyoruz. Ben bunu çok değerli buluyorum.
KADIN KATLİAMLARIN ENGELLENMESİNE YÖNELİK CEZALAR UYGULANMIYOR
Özellikle kadın için “Adalet ve Hafıza Nöbeti” gibi çalışmalar önemli. Çünkü bir kadın öldürülüyor, haber iki dakika sürüyor, sonra geriye kalıyor. Mesela bu kadının katili kim, bunun sebebi neydi, onu bu cinayeti işlemeye iten neydi; bunlara ilişkin bir araştırma, bir teşhir, bir eğitim yapılıyor mu? Hayır. Kadın katliamların bir daha yaşanmaması için çok ağır bir cezanın devlet tarafından uygulanması konusunda da gerekli bir tutum gösterilmiyor. Bu nedenle bu tür eylemler önemlidir. Mesela bu dönemde cezaevlerindeki tutuklular için eylemler gelişiyor, kadına yönelik şiddete karşı eylemler gelişiyor. Bir hafızamızın olması gerekiyor. Yani kadın cinayetlerinin peşini bırakmadan, kadın hareketleri, kadın kurumları ve toplum olarak mücadelemizi yürütmeliyiz. Bunun örtbas edilmesine, cezasızlığın oluşmasına izin vermemeliyiz. Ama aynı zamanda bu şiddetin zeminini de ortadan kaldırmamız gerekiyor.
Yani sadece kadın cinayetlerini gündeme getirmekle ya da kadına yönelik şiddet günüyle sınırlı kalmamalı. Daha toplumsal olmalı. Bu nedenle özellikle erkeklerin eğitimi konusunda daha fazla çalışma yapmamız gerekiyor. Hukuki mücadeleyi geliştirmemiz gerekiyor. Kadınların öz savunmasını ve kendi örgütlenmesini daha fazla geliştirmemiz gerekiyor. Aynı zamanda erkek zihniyetinin de değişmesini sağlamamız gerekiyor. Devletin politikaları, iktidarın erkek egemenliğini sürekli dayattığı; şiddeti, şiddet dilini kullandığı, işte süreç için “terör” diyor, biz barış sürecini öne çıkarmak istiyoruz. “Terör” deniliyor, “Terör nedir?” Terör şiddettir, öldürmektir, baskıdır. Devletin kullandığı dil de şiddet dilidir. Bunun cezasız bırakılmasını bu temelde teşvik ediyor. Hukuki, siyasi ve toplumsal mücadele temelinde, zihniyetin değiştirilmesi gerekiyor.
Egemen bir devletin, erkek egemen iktidarın dayattığı zihniyeti ortadan kaldırıp demokratik bir zihniyeti inşa edebilmemiz gerekiyor. Erkekler açısından eğitime daha fazla ağırlık vermemiz gerekiyor. Genel olarak da bunun için toplumsal bir mücadele gerekli. Bu alanda da daha fazla örgütlenmeye, bilinçli bir mücadeleye ve öz-örgütlenme temelinde bir mücadeleye ağırlık vermemiz gerekiyor. Ben inanıyorum ki önümüzdeki süreçte bu belirttiğim hususlar daha fazla gelişecektir. Eğer bunlar gerçekleşirse aynı zamanda toplumda barışın zemini de gelişir, inşa edilir. Kadınların ve gençlerin öncülüğünde bunun daha fazla gelişeceğini umut ediyorum.