Gazeteci Eren: Demokratikleşme için somut adımlar atılmalı ve statüler netleşmeli

Gazeteci Faruk Eren, demokratikleşme için atılması gereken somut adımlara işaret ederek cezaevlerindeki siyasi tutsakların serbest bırakılması ve tarafların statülerinin netleştirilmesi gerektiğini vurguladı.

FARUK EREN

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne katkı sunmak amacıyla yürütülen “Demokratik Cumhuriyet ve Barış için 1001 İmza” kampanyası, 12 Eylül’de kamuoyuna duyuruldu. Kampanyada; şiddetsizliğin ve silahsızlanmanın desteklenmesi, eşit yurttaşlığın anayasal güvence altına alınması, demokratik hukuk devletinin güçlendirilmesi ve özgür, eşit müzakere koşullarının oluşturulması talepleri öne çıkıyor. Kampanya aynı zamanda sürecin toplumsallaştırılmasını ve farklı toplumsal kesimlerin sürecin öznesi haline gelmesini hedefliyor.

Kampanyanın imzacılarından kayıp yakını gazeteci Faruk Eren ile kampanyanın amaçlarını, devam eden çatışmasızlık ortamında demokratikleşmenin önemini, sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için atılması gereken somut adımları ve kalıcı barış açısından hakikatle yüzleşmenin gerekliliğini konuştuk. Eren ile ayrıca medyada hakim olan dili ve barış gazeteciliğini değerlendirdik.

Kampanyayı imzalama gerekçesini anlatan Eren, öncelikle imza kampanyalarına genel olarak sıcak bakmadığını belirtti. Gazetecilik ile aktivizm arasındaki ilişkiye dikkat çeken Eren, Türkiye’de demokrasinin geldiği noktanın gazetecilerin rolünü de değiştirdiğini söyledi.

Eren, “Normalde gazeteciler aktivist değildir. Ama Türkiye'deki durum ‘gazeteciler aktivist değildir’ durumunu çoktan aştı. Demokrasi çok ağır bir saldırı altında. Hatta demokrasiden neredeyse söz edilemeyecek durumda. Böyle bir durumda gazeteciler de yaptıkları haberlerle ve görüşleriyle bir aktivist haline dönüşebiliyor” dedi.

‘TARAFSIZ KALMAK, BEN OYNAMIYORUM DEMEK MÜMKÜN DEĞİL’

Sürece tarafsız kalmanın mümkün olmadığını belirten Eren, kampanyanın toplumun farklı kesimlerinde bulunan kaygı ve endişelere karşı öneriler sunduğunu söyledi.

Türkiye’de bir sürecin yaşandığını ve farklı kesimlerin bu süreci farklı ifadelerle tanımladığını belirten Eren, sürecin barış için bir fırsata dönüştürülebileceğini ifade etti. Eren, kampanyayı imzalama gerekçesini şöyle açıkladı:

“Türkiye’de bir süreç yaşanıyor. Kimi ‘barış süreci’ diyor. İktidar ‘terörsüz Türkiye’ diyor. Nihayetinde tarafsız kalamayacağın bir süreç. Bu bir fırsata dönüştürülebilir, dönüşür de. Kampanyadan haberim olunca, metni de okuyunca ben de imza attım. Çünkü bu sürece tarafsız kalmak, yani ‘ben oynamıyorum’ demek çok mümkün değil.

Birincisi, yıllardır süren bir savaş var. Bu savaşın bitmesi gerekiyordu. Barış için önemli bir adım atıldı, daha da atılan adımlar olacaktır. Tabii ki sürece ilişkin birçok insanın kaygısı, endişesi var. Yani hem tarafların endişe ve kaygıları var hem de toplumun endişeleri var. Metin de aslında bu endişeleri dile getiren, önerilerde bulunan bir metin. Bu yüzden imzaladım.”

Kürt sorununun çözümü ve barışın sağlanması için demokratikleşmenin hayati önem taşıdığını vurgulayan Eren, “Bu sürecin en önemli boyutlarından biri demokratikleşme. Yani Kürt sorununun çözümü için, gerçekten barışın sağlanması için ülkenin demokratikleşmesi gerekiyor.” dedi.

‘AİHM VE AYM KARARLARININ UYGULANMAMASI BAŞLI BAŞINA BİR SORUN’

Eren, demokratikleşme için atılması gereken ilk ve belki de en önemli adımın ise cezaevleri olduğuna işaret etti:

“Acilen atılması gereken birinci adım, haksız yere cezaevlerinde tutulan binlerce insanın dışarı çıkarılması. Cezaevlerinde siyasi nedenlerle kalan binlerce insan var. Bunların en önemli bölümü de Kürt siyasiler, örgüt üyeleri veya onunla suçlanan ama örgüt üyesi olmayan insanlar. Normal yasaların uygulanmasıyla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasıyla bile atılabilecek adımlar bunlar.”

Tahliyelerin tek başına yeterli olmayacağının altını çizen Faruk Eren, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmamasını başlı başına bir sorun olarak değerlendirdi:

“Ülkenin demokratikleşmesi için, özellikle ceza yasasındaki birçok antidemokratik maddenin ayıklanması gerekiyor. Düşünce ve ifade özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması gerekiyor. Şu anda yargıda büyük bir keyfilik var. Aslında AİHM kararlarının veya AYM kararlarının uygulanmaması başlı başına bir sorun. Bu sorun çözülmeden çok adım atılabileceğini de düşünmüyorum.

Yani muhtemelen devlet tarafı bunları bir pazarlık meselesi olarak görüyor. Meclis raporunda da ‘bu kararlar uygulanmalı’ diyor. Ama uygulayacak olan onlar, bunun için bir engel yok.”

‘DEVLET GÜVEN VERMİYOR, YASAL BİR ÇERÇEVEYLE STATÜLER BELİRLENMELİ’

Devletin süreci ağırdan aldığını ve güven vermediğini dile getiren Eren, Meclis’te Barış Anneleri’n getirilen Kürtçe yasağını hatırlatarak, “Devlet tarafı çok ağırdan alıyor bu süreci ve zaman zaman güven de vermiyor. Örneğin Meclis komisyonuna Barış Anneleri gittiğinde Kürtçe konuşmaları engellendi. Şimdi siz insanların Kürtçe konuşmasını engelleyerek Kürt sorununu nasıl çözeceksiniz?” diye sordu.

Tarafların statülerinin netleşmesi gerektiğini söyleyen Eren, ‘Umut Hakkı’na değindi ve yasal bir çerçeve oluşturulması gerektiğini ifade etti:

 “Yasal çerçeve oluşturulmalı. Tarafların statüleri netleşmeli. ‘Umut Hakkı’ da bu çerçevede değerlendirilir. İllaki taraflardan biri, devletin muhatap aldığı insan Abdullah Öcalan için ‘Umut Hakkı’ konuşuluyor. Ama sadece Abdullah Öcalan değil. Dediğim gibi binlerce hükümlü var. Bu sorunun da çözülmesi gerekiyor. Bunun önlenmesi gerekiyor. Ülkenin gerçekten demokratikleşmesi gerekiyor ki gerçek bir barışa kavuşabilelim ve Kürt sorununun çözümü için adımlar atılabilsin.”

Bugünü 2013-2015 çözüm süreciyle karşılaştıran Eren, “Daha önce bir süreç denendi, daha şeffaftı ve çok kötü kesildi o süreç. Kanlı bir şekilde kesildi. Muhtemelen taraflar o süreçten de ders çıkarıp bu sefer daha kapalı kapılar ardında yürütmeye çalışıyorlardır” dedi ve ekledi:

“Ama dediğim gibi statüler netleşmeli. Devletin ve iktidarın bu sorunu çözmek istediğine dair daha somut şeyler yapması gerekiyor. Hep ‘demokratikleşme, demokratikleşme’ diyoruz. Ama bu boş, soyut bir kavram değil. Yani atılması gereken onlarca adım var. Kürt sorununun çözümü, Türkiye'nin demokratikleşmesinden bağımsız bir şey değil. Ki bunu en son İmralı görüşmesinde Öcalan'ın kendisi de dile getirdi heyete. Onların açıklamalarından öğreniyoruz.”

Bu kadar üstünde durulurken demokratikleşme yönünde adımlar atılmadığından bahseden Eren, İmralı’ya sadece izinle gidebilen heyetlerin yeterli olmadığını ifade ederek, “Somut olarak İmralı’daki o yalıtma hali, yani sadece izinle birtakım heyetlerin gidip gelmesi yeterli değil. Daha da açılmalı. Gazeteciler gitmeli örneğin, bilim insanları gitmeli, görüş alışverişinde bulunmalı. Ve toplum bilgilendirilmeli bir şekilde” diye konuştu.

‘HAKİKATLERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU KURULMASI ÇÖZÜM İÇİN KRİTİK’

Gazeteci kimliğinin yanı sıra, 12 Eylül darbesi döneminde gözaltında kaybedilen Hayrettin Eren’in kardeşi olan Faruk Eren’e, bir kayıp yakını olarak geçmişle yüzleşilmeden kalıcı bir barışın mümkün olup olmadığını sorduk.

Eren, Kürt Hareketi’nin önceki süreçlerde de gündeme getirdiği Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulması yönündeki talebine dikkat çekerek, geçmişle yüzleşme mekanizmalarının oluşturulması gerektiğini söyledi. Farklı ülkelerde yürütülen barış süreçlerinde de benzer yüzleşme girişimlerinin hayata geçirildiğini belirten Eren, son dönemde açıklanan kayıplara ve 90’lı yıllardaki faili meçhul cinayetlere dikkat çekti.

Hakikatle yüzleşmenin yaşanan acıların onarılması ve benzer ihlallerin yeniden yaşanmaması açısından kritik olduğunu ifade eden Eren, şöyle konuştu:

“Bakın, örgüt 27 bin militanın öldüğünü açıkladı. Bir bölümünden ailelerinin yeni haberi oluyor. Yani birçok ilin kendisi taziye çadırına dönmüş durumda. 27 bin gençten söz ediyoruz. Bunun dışında devletin açıkladığı 50 yıllık çatışmalarda şu kadar insan öldü diye 50 bin civarında bir rakamdan söz ediliyor.

Mesela 90'lı yıllarda Meclis’te bir Faili Meçhul Cinayetler Komisyonu kurulmuştu. Onların kapsamlı bir raporu var. Birçok bölgede özellikle binlerce faili meçhul cinayet işlendi. O cinayetlerin failleri, ‘bilinse bile’ yargı önüne neredeyse hiçbiri çıkmadı, istisnalar hariç. Binin üzerinde göz altında kayıp var.

Bu acıların, yaraların hem dağlanması için hem de bir daha olmasın diye hakikatle yüzleşmek gerekiyor. Bu tür komisyonlar gerekiyor. Bu yürüyen sürece, özellikle insan hakları dernekleri; İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve diğer sivil toplum örgütleri de dahil edilmeli. Bu da hakikatle yüzleşmek için önemli bir adım olabilir. Hakikatle yüzleşme sorunun çözümü için en kritik şeylerden biri bu.

‘BARIŞ GAZETECİLİĞİNİ ELEŞTİRENLER SAVAŞ SÜRSÜN MÜ İSTİYOR?’

Faruk Eren, ‘Gazeteci tarafsız olmalıdır’ anlayışıyla barış gazeteciliğini eleştirenlere ise şunları söyledi:

“Barış gazeteciliğini eleştirenler, ilk başta dediğim gazetecilik-aktivizm ilişkisi gibi. Şu anda bu sorunun çözümünden yana olmamak, hele hele silahlı bir örgüt silahlı mücadeleyi bıraktığını açıklıyor, buna karşı çıkmak akıl dışı bir şey. Yani savaş sürsün mü isteniyor, daha çok acılar mı yaşansın isteniyor?”

Süreçle birlikte medyada gelişen süreç karşıtı, militarist dil hakkında da değerlendirmede bulunan Eren, eskiden merkez medya olarak adlandırılan ve sonrasında iktidarın medyası haline gelen grubun sahip olduğu dilden kurtulmasının oldukça zor olduğunu belirterek, “Eskiden merkez medya dediğimiz, aslında daha sonra iktidarın da medyası olan medya grubu, geçmişten gelen refleksiyle devletçidir, militaristtir, erkektir ve cinsiyetçidir. Dili nefret söylemine çok rahat kayar; spor haberlerinden, manşetlerden, politik olaylara kadar. Mesela Hürriyet'in o ünlü Ahmet Kaya manşetini hepimiz hatırlarız. Yani bu dilden kurtulmaları çok zor; DNA’larında, genlerinde var” diye konuştu.

İktidara biat etmiş medyanın durumunun ise çok daha vahim olduğunu söyleyen Eren, “Onlar bir tür şizofreni yaşıyorlar” diyerek şöyle devam etti:

“Örneğin geçen çözüm sürecinin en büyük destekçileriydiler. Süreç bitince birdenbire her biri o eski ana akımın diline döndü. Hepsi birdenbire o Kürt düşmanı, milliyetçi, şoven dili kullanmaya başladı. Şu anda iktidar bu süreci destekliyor. Onlar da mecburen destekliyorlar ama nasıl davranacaklarını çok kestiremiyorlar.

O medya, iktidarın kitlesini birleştirmek için var bir anlamda. O kitleyi de rahatsız etmemek, süreci ve yaşananları yumuşatarak anlatmak gibi bir dertleri de var. Zor işleri yani ama medyanın dili önemli. Demokratik adımlar atıldıkça bu dil de değişecektir diye düşünüyorum.”

‘EVET ZOR AMA DENEYECEĞİZ’

Demokrasi ve barış isteyen insanların işinin zor olduğunu söyleyen Faruk Eren, sözlerini şöyle tamamladı:

“Barış için, en devasa sorun olan Kürt sorununun ve diğer sorunların çözümü için ülkenin hızla demokratikleşmesi ve bu cendereden çıkması gerekiyor. İnsanlara empati yapma duygusunun verilmesi gerekiyor. Kendilerini başkalarının yerine koyarak hayata bakması gerekiyor. Zor işimiz yani; demokrasi isteyen, barış isteyen insanların işi zor. Ama bu mücadeleden yılan bir kesim değil. Yıllardır bir sürü bedele rağmen bu mücadele, demokrasi mücadelesi, barış mücadelesi sürüyor. Evet, zor ama bu sefer bunu deneyeceğiz. Olmazsa yine demokrasi için, barış için mücadele edeceğiz.”