ABD ve Uluslararası Koalisyon güçlerinin Irak’tan çekilmesi, Bağdat’ın silahlı grupları devlet kontrolü altına alma ve merkezi orduyu güçlendirme arayışı, ülkenin güvenlik mimarisini yeniden şekillendiriyor. Irak yeni bir güvenlik dengesi arayışındayken, DAİŞ saldırılarının ardından kendi savunma ve yönetim mekanizmalarını oluşturan Şengal de bu dönüşümün kritik başlıklarından biri olarak öne çıkıyor.
Şengal’in statüsü, Êzidîlerin güvenliği ve öz savunma güçlerinin geleceği, Bağdat’ın yeniden şekillenen güvenlik politikalarının yanı sıra bölgesel güçler arasındaki dengelerle de yakından bağlantılı. Gazeteci Hîwa Hemrînî, Êzidîlerin taleplerinin yalnızca idari ya da siyasi bir düzenlemeyle sınırlı olmadığını belirterek, “Êzidîler, varlıklarını koruyacak ve geliştirecek bir sistem talebinde bulunuyor” dedi.
Şengal’in geleceğinin Êzidîlerin varlığını güvence altına alacak bir çözüm temelinde ele alınması gerektiğini vurgulayan Hemrînî, ANF’ye yaptığı değerlendirmede Şengal-Bağdat görüşmelerini, Êzidîlerin taleplerini, Başika üzerinden yürütülen Ankara-Bağdat pazarlığını ve Irak’ın yeniden şekillenen güvenlik mimarisini anlattı.
Şengal ve Bağdat arasında son dönemde gerçekleşen görüşmeler, özellikle 11 Eylül’de Başbakan Ali Zeydi ile YBŞ ve Êzidî temsilcilerinin yaptığı toplantı, Şengal’in geleceği açısından yeni bir döneme işaret ediyor. Bu görüşmelerde somut olarak hangi başlıklar üzerinde uzlaşıldı?
İşaret ettiğiniz görüşmenin içeriğini ve sonuçlarını doğru değerlendirmek için öncelikle iki temel noktayı hatırlatmak gerekiyor. Birincisi; Êzidî toplumu uzun süredir Bağdat’la demokratik müzakereleri geliştirmeye çalışıyor. Bu amaçla Ali Zeydi hükümetinden önceki hükümetlerle de onlarca görüşme gerçekleştirildi ve birçok çözüm projesi sunuldu. Fakat Irak hükümeti, Şengal’in statüsünü ve Êzidî toplumunun yaşadığı varoluş sorununu hep askeri ve istihbari bir dosya olarak ele aldı. Êzidî toplumu gibi kadim bir topluluğu bir “güvenlik sorunu” olarak değerlendirdi.
Türk devleti ve KDP’nin Irak merkezi hükümetine dönük baskı ve şantaj politikaları da bunu derinleştirdi. Şimdi bu politikada kısmi bir esneme durumu görünüyor ki bu da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın başlattığı “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”nin etkisiyle gelişiyor.
İkincisi; Bağdat-Şengal görüşmeleri yalnızca Şengal’in geleceği açısından değil, Bağdat’ın geleceği açısından da önemli. Ali Zeydi hükümeti eliyle Irak yeniden yapılandırılmaya çalışılıyor ve hükümetin önündeki en can alıcı konu, devlet dışı silahlı grupların varlığı. Irak şimdiye kadar bir çözüm modeli geliştirmiş değil ve bu dosya ucu açık bir halde seyretmekte. Tam da bu noktada Bağdat-Şengal görüşmeleri daha da anlam kazanıyor: Şengal’de bir çözüm modeli mi gelişecek, yoksa bir çatışma modeli mi? Aslında Bağdat, bir çözüm modeli geliştirip bunu Irak’ın tümüne göstermek istiyor. Edindiğimiz bilgilere göre Şengal heyetiyle son görüşmede Başbakan Ali Zeydi de bunu dile getirmiş.
Kuşkusuz söz konusu toplantının en temel konusu Şengal’deki Êzidî savunma güçlerinin, yani YBŞ-YJŞ ve Êzidxan Asayişi güçlerinin durumu ve geleceğiydi. Ali Zeydi ile yapılan görüşmeden önce, Şengal heyeti ile Irak güvenlik bürokrasisi arasında birkaç günlük toplantı dizisi gerçekleşmişti. Başbakan ile yapılan son görüşme, bu toplantı dizilerinin olumlu sonuçlandığının işaretiydi.
Şengal heyeti, Êzidî toplumsal varlığını korumak için kesinlikle bir öz savunma gücünün olması gerektiğini, bu gücün Êzidî toplumunu koruyacak şekilde konumlanması gerektiğini, bununla birlikte Irak ordusu ile ortak bir mekanizmanın geliştirilebileceğini dile getiriyor. Toplantı, Irak tarafının bu konuya ciddi bir itirazı olmadan ve Şengal öz savunma güçlerinin Irak ordusuna nasıl entegre olacağının detaylarının ise ortak bir komitenin sahada yürüteceği çalışmalar sonucu belirlenmesine dönük ortak bir kararla sonuçlanıyor.
Şengal’de entegrasyon, YBŞ ve YJŞ’nin Irak güvenlik kurumları içerisine alınması, kendi komuta ve örgütlenme yapılarının korunması anlamına mı geliyor, yoksa bireysel düzeyde Irak güvenlik kurumlarına dahil edilmesi mi öngörülüyor?
Şengal için demokratik entegrasyon konusu diğer alanlardan daha farklı ve özel bir anlama sahip ki Êzidî toplumu da bunu sıklıkla hatırlatıyor. Çünkü Êzidîler, varlıkları soykırım kılıcı altında olan bir toplum. Dolayısıyla entegrasyon konusu dar bir askeri, siyasi ve idari çerçevede değil, tarihsel, toplumsal ve kültürel temelde anlaşılmalı.
Êzidî toplumunun savunma güçleri, Êzidî varlığını korumaya söz vermiş, DAİŞ’in cehennem ateşi altında var olmuş, köle pazarlarında satılan Êzidî kadınlarının varlığıyla anlam kazanmış bir yapı. Şimdi böyle bir savunma gücü, kuşkusuz salt birer asker veya polis olarak varlık anlamını koruyamaz. Şengal heyeti, Bağdat’la yapılan görüşmelerde de bunu dile getirmiş. Kendi varlık yapısını koruyacak bir şekilde Irak ordusu ve diğer güvenlik kurumları ile entegre olmaları konusunda ortak bir görüş de oluşmuş.
Bunun dışında bir yöntemi ne Şengal savunma güçleri ne de Êzidî toplumu kabul eder zaten. Fakat bunun yol ve yöntemleri ile mekanizmaları, oluşturulacak ortak güvenlik komitesinin saha çalışmaları sonucunda belirlenecek.
Şengal Özerk Yönetim modelinin geleceği de görüşmelerde gündeme geldi mi? Peki Şengal’deki hem Êzidîler hem de diğer halklar gerçekten ne istiyor? Beklentileri ve talepleri neler?
Takip edebildiğimiz kadarıyla ve edindiğimiz bilgilere göre, özerk yönetim modeli temel bir konu olarak tartışılmamış. Fakat Êzidî toplumunun ferman döneminden günümüze, son 12 yıl içerisinde oluşturduğu kurumların varlığını sürdürmesi gerektiği Şengal heyeti tarafından dile getirilmiş.
Bu konuda bir hatırlatma yapmakta da fayda var. Aslında Irak Anayasası, otonom-mahalli yönetimlere belli ölçüde hak tanıyor. Özellikle kültür ve inanç gruplarının varlıklarını koruyabilmeleri için belli düzeyde bir özerklik sistemi kurma imkanı anayasal olarak var. Zaten son 10 yıldır Êzidî toplumu da tüm çözüm projelerini bu anayasal haklara işaret ederek hazırladı. Fakat Irak Anayasası’nın tanımladığı bu temel haklar şimdiye kadar Êzidî toplumu ve Şengal için tanınmış değil. Oysa Irak Anayasası’nın özellikle 122 ve 123. maddeleri, federatif bölge olmadan da geniş yerel özerklik hakkı tanıyor.
Hem Êzidî toplumu hem de Şengal’de yaşayan diğer halk ve inanç grupları, bu anayasal hakkın kullanımı temelinde Şengal’in bir statüsü olması gerektiğini dile getiriyorlar. Êzidîler bunu dar anlamda bir idari-siyasi yapı talebi olarak dile getirmiyorlar; fermanlar tarihine son vererek yeni bir özgür varlık tarihi yazmak için hayati bir konu olarak görüyorlar.
Özcesi, Êzidîler varlıklarını koruyacak ve geliştirecek bir sistem talebinde bulunmakta, bunun için mücadele etmektedirler.
Bağdat’ın silahların devlet tekeline alması ve güvenlik kararlarının tek merkezden verilmesi planları ülkenin temel gündemi. Fakat DAIŞ soykırımından sonra kendi savunma ve güvenlik mekanizmasını kuran Şengal için durum farklı. Sizce Bağdat bu tarihsel ve toplumsal boyutu yeterince hesaba katıyor mu?
Kısaca ve net olarak hayır. Fakat bu gerçekliği biraz açmakta fayda var. Aslında Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ve Irak’ın modern bir ulus-devlet olarak kurulmasından günümüze kadar Bağdat’ın Şengal’e ve Êzidîlere yaklaşımı, inkar ve eritme temelinde olmuştur.
1930’lu yılların başından itibaren Êzidîler zorunlu askerlik temelinde denetim altına alınmak istenmiş, 1960’lı yıllarda BAAS milliyetçiliği ile Araplaştırma ve Müslümanlaştırma politikaları derinleştirilmiş, 1970’li yıllarda ise Êzidîler kutsal Şengal Dağı’ndan kopartılarak ovada köy-kent projeleri benzeri kamplara yerleştirilmiştir. Aslında 2014 yılında DAİŞ eliyle gerçekleştirilen soykırım, bu yüzyıllık siyasetin bir sonucuydu.
Irak, yüz yıldır Şengal’i hep askeri bir alan olarak, Êzidî toplumunu da “terbiye edilmesi, eritilmesi gereken bir topluluk” olarak gördü. Bağdat’ın Şengal’i ve Êzidîleri doğru anlaması, tarihsel ve toplumsal bir politika belirlemesi için öncelikle yüz yıllık modern Irak tarihini gözden geçirmesi, Êzidîlerle ilişkilerini demokratik birlik temelinde yeniden kurgulaması gerekiyor. Mevcut durumda her ne kadar bir çözüm çerçevesi tartışılsa da bu çerçeve oldukça güncel parametrelere dayanıyor ve askeri-siyasi gelişmelerin seyrine göre değişme riski olduğunu da hesaba katmak gerekiyor.
2020 Şengal Anlaşması, Êzidîler tarafından neden kabul görülmüyor? Bugün Bağdat’ın Şengal’in geleceğine ilişkin önerdiği model, o anlaşmadan gerçekten farklı mı, yoksa aynı yaklaşımın yeni bir biçimi mi?
9 Ekim 2020 Anlaşması üzerine çok şey söylendi. Bağdat ve Hewlêr arasında imzalanan, ama Türk devletinin de içinde yer aldığı, uluslararası güçlerin teşviki ve gözetiminde imzalanan bu anlaşma, 2014 fermanının siyasi bir anlaşmaya dönüştürülmesiydi. Dolayısıyla Êzidîler, bu anlaşmayı fermanın devamı olarak değerlendirdi.
Bu anlaşmayla birlikte Êzidîlere ve Şengal’e yönelik çok ağır saldırılar gerçekleşti. Onlarca Êzidî öncüsü, KDP ve Türk devletinin ortak saldırılarıyla hedef alındı. Kutsal Şengal Dağı, onlarca defa savaş uçaklarıyla bombalandı. Bağdat da bu süreç boyunca Şengal’i ağır bir askeri, siyasi, ekonomik ve toplumsal ablukaya aldı. Bu abluka, çözümün tartışıldığı bugün de sürmektedir.
Bugün Bağdat’la yapılan görüşmeler, 9 Ekim 2020 Anlaşması’nı aşmak içindir. Şengal ve Êzidîler açısından bu söylenebilir. Fakat Bağdat’ın Şengal’in geleceğine ilişkin önerdiği bir model var mıdır, bu ciddi bir tartışma konusudur.
Bağdat’ın önünde çok sıcak, ciddi konu ve krizler var; odaklandığı modeller daha çok güncel çözümleri içeriyor. Bağdat, Êzidîlere tarihsel ve toplumsal bir gözle bakabilir mi ve bir zihniyet değişimine gidebilir mi? Bu, ciddi bir soru işareti. Êzidîler, Irak devleti ile demokratik birlik temelinde yeni bir ilişki geliştirmek istiyor. Irak ise önünde birikmiş onlarca askeri-siyasi sorun dosyasından birini kapatmak istiyor. En azından şimdilik durum bu.
Tam da bu tartışmalar sürerken Erdoğan ile Ali Zeydi’nin BM Genel Kurulu sırasında yaptığı görüşmenin ardından Türkiye’nin Başika-Zilkan Üssü’nü Irak’a devretme kararı açıklandı. Türkiye neden bu üssü şimdi devretmek istiyor ve bunun karşılığında ne dayatıyor?
Türkiye’nin Güney Kürdistan’da yüzlerce askeri üssü veya karakolu var. Başika Üssü ise birçok açıdan önemli. Çünkü hem Şengal Êzidîleri hem Musul hem de Şêxan bölgesindeki Êzidîler için tehdit oluşturan, binlerce Selefi-cihatçı çetenin eğitildiği bir üs. Kuşkusuz bu üssün kapatılması önemli. Fakat işaret ettiğiniz New York görüşmelerinde Başika Üssü, Irak üzerinde baskı kurmak için gündeme getirildi.
Birincisi, Türk devleti Şengal ve Bağdat arasındaki görüşmelerin ikili temelde yürümesini istemiyor; kendisini bir şekilde bu konunun muhatabı olarak tutmak istiyor ve masaya bu biçimde oturuyor.
İkincisi, Türk devletinin Güney Kürdistan’da boşaltması gereken yüzlerce üs ve askeri kontrol noktası var. Buralardan çekileceğine dair tek bir işaret ise sahada yok. Başika Üssü gibi önemli bir üs üzerinden pazarlık yaparak bölgedeki genel işgal pozisyonunu yumuşatmak, tartışma konusu olmaktan çıkartmak istiyor. Yani işgalci pozisyonunu bu biçimde daraltmak istiyor.
Şengal-Bağdat görüşmeleri bağlamında da elinden geldiğince Êzidî savunma güçlerinin pozisyonunu daraltmaya ve zayıflatmaya çalışıyor.
Başika’nın devri, kamuoyuna “Irak’ın egemenliğinin güçlendirilmesi” olarak sunuluyor. Fakat aynı anlaşma “Başika karşılığında Şengal” şeklinde bir pazarlık yapıldığı tartışmasını da beraberinde getiriyor. Ankara ile Bağdat arasında nasıl bir mutabakatın oluştuğunu düşünüyorsunuz?
Ankara-Bağdat ilişkileri, özellikle Kazımi ve Sudani hükümetleri döneminde Ankara lehine değişim gösterdi. Ankara, su ve enerji kaynakları başta olmak üzere birçok stratejik kartla Bağdat’ı baskıladı ve kendi bölge politikasına uyumlu hale getirdi. Dolayısıyla Bağdat-Ankara ilişkilerinde demokratik bir mutabakattan ziyade, Ankara’nın şantaj ve tehdit politikasının şekillendirdiği bir ilişki biçimi var.
Ali Zeydi hükümeti döneminde ise bu ilişki biçiminin değişip değişmeyeceği şu an için net değil. Aslında “Başika karşılığında Şengal” pazarlığı, Türkiye’nin birçok alanda yürüttüğü şantaj ve baskı politikasının bir örneği. Türkiye, doğal sorumluluğu ve yükümlülüğü olan tüm dosyaları -en açık örneği su dosyası- Bağdat’ı baskılamak için kullanmayı sürdürüyor.
Bu süreç ayrıca ABD’nin Irak’tan çekilmesi, Peşmerge güçlerinin yeniden yapılanması ve silahlı grupların devlet kontrolüne alınması planıyla aynı döneme denk geliyor. Irak’ta nasıl bir güvenlik sistemi oluşturulmak ve Şengal bu yeni denklemde nasıl bir yere oturtulmak isteniyor?
Bu oldukça geniş bir konu. Hem Irak’ın hem de Güney Kürdistan’ın tüm askeri ve siyasi mimarisi değişiyor. Kuşkusuz bu, Üçüncü Dünya Savaşı’nın geldiği aşamayla bağlantılı. Irak, her ne kadar bu süreci “ulusal egemenliğin tesisi” şeklinde propaganda etse de günün sonunda Irak’ın neyle karşı karşıya kalacağı belirsiz.
Irak, uzun süredir milis yapılara bağlı bir güvenlik mimarisi geliştirmişti. Şimdi bunun aşılacağı ve merkezi ordunun güçleneceği dillendiriliyor. Fakat merkezi ordu hem personel niteliği hem de askeri teknoloji açısından oldukça zayıf bir durumda; hava savunma ve saldırı sistemlerine ise sahip değil. Yapay zeka destekli yeni askeri doktrinler tartışılırken, uzay savaşları gündemdeyken ve bölge ağır bir savaş ateşi içerisindeyken, Irak’ın gerçek anlamda bir güvenlik sistemi inşa edip edemeyeceği oldukça belirsiz.
Güney Kürdistan açısından ise durum daha da ciddi. 1991 Körfez Savaşı’ndan sonra oluşan 35 yıllık askeri ve siyasi mimari değişiyor. Mesele yalnızca birkaç Patriot hava savunma sisteminin Hewlêr’den çıkartılması değil. ABD ve Uluslararası Koalisyon, 35 yıllık güvenlik şemsiyesini Güney Kürdistan üzerinden kaldırmaktadır. Güney Kürdistanlı güçler, Peşmerge güçlerini birleştirme projesiyle bu duruma cevap vermeye çalışsalar da bunu daha da ilerletmeleri ve ulusal birliğe dayalı yeni bir savunma stratejisi geliştirmeleri gerekiyor.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın da bu konuda tarihi çağrıları var.
Bilindiği gibi Şengal, idari olarak Musul’a bağlı ve 140. madde kapsamında. Yani hem Irak merkezi hükümetinin hem de Kürdistan Bölgesel Hükümeti’nin hak talep ettiği, idari olarak kendisine bağlamaya çalıştığı bir alan.
Eğer KDP, ferman döneminde Êzidîleri soykırımla baş başa bırakmasaydı, sonrasında Türk devletiyle birlikte onlarca Êzidî öncüsünün yaşamını yitirdiği saldırılarda yer almasaydı, şu an Şengal, Bağdat yerine Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile görüşüyor olabilirdi. KDP, ferman öncesi, ferman dönemi ve sonrası süreçte yürüttüğü siyasetle Şengal’in Güney Kürdistan’la olan ilişkilerini zayıflattı.
Bu durum ileride değişir mi, belli değil. Fakat mevcut durumda Şengal, Bağdat’la görüşerek temel sorunlarını çözmeye çalışıyor.