Türkiye’de, Kürt meselesinin çözümüne ilişkin yeni bir dönemin tartışmaları sürdürüyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Ekim 2024’te yaptığı açıklamaların ardından, 27 Şubat 2025’te Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarafından yapılan Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı’yla başlayan süreç, yaklaşık iki yıldır kamuoyunun gündemindeki yerini koruyor.
Toplumun farklı kesimlerinden sürece ve Kürt meselesinin çözümüne ilişkin çeşitli görüşler ortaya konulurken, geçen iki yıllık süreçte barış beklentisi de tartışılmaya devam etti.
Türkiye’de Kürt meselesinin çözümünü konu alan ilk filmlerden biri olan Işıklar Sönmesin filminin yönetmeni Reis Çelik, Türkiye’de sinemanın mevcut durumunu ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin görüşlerini ANF’ye anlattı.
‘BİR SOSYALİST OLARAK TOPLUMUN YAŞADIKLARINI ANLATMAYA DAHA YAKINIM’
Sanatın söylenmeyeni söyleyen, yaşamın her alanını farklı yöntemlerle belgeleyen bir alan olduğunu belirten Çelik, şöyle konuştu: “Sanatın birinci işlevi, söylenmeyeni söyleyen, yapılamayanı yapan ve yaşamın her alanını farklı yöntemlerle belgelemesidir. Müzik böyledir, resim böyledir, heykel böyledir, edebiyat böyledir. Sinema, hepsinden daha çok bu cesareti gösterendir.
Ben bir anlatıcıyım, ‘politik sinema yapacağım’ diye ısrar etmiyorum, zamana tanıklık ediyorum. Bunca haksızlık,yolsuzluk, yoksulluk önümde dururken başka ne düşünebilirim ki? Elbette toplumun farklı şeylere de ihtiyaca vardır. Birigüldürür, biri ağlatır biri de toplumsal sorunları anlatır. Bir sosyalist olarak toplumların yaşadıklarını anlatmaya daha yatkınım her halde.”
‘BU ÜLKEDE KÜRT SORUNU VAR DİYEBİLECEĞİM EN ETKİLİ DİL SİNEMA’
Reis Çelik, Işıklar Sönmesin filmini çektiği dönemde devletin Kürt meselesini yok sayan bir anlayışla hareket ettiğini ve sanat alanının da baskı altında olduğunu belirtti. Çelik, filmin çekim sürecinde yaşadıklarını ve filmin vizyona girmesi için yürüttüğü mücadeleyi şöyle anlattı:
“Devletin genel anlayış olarak Kürt sorununu yok saydığı ortadaydı. Sanat alanı da sindirilmişti. Bu ülkede ‘Kürt sorunu’ var demenin suç sayıldığı bir süreç yaşanıyordu. Faili meçhul infazların had safhaya çıktığı karanlık bir dönem yaşıyorduk.
Yıllarca gazetecilik yaptıım ve çatışma bölgelerinde bulundum. Tanık olarak yazıp fotoğrafladığımız haberlere takla attırılıp çarpıtılıyordu. Bu süreçte basın-yayın işlerimden ayrıldım ve kimsenin çarpıtmasına izin vermeden derdimi anlatmak istedim. Bu ülkede bir Kürt sorunu var diyebileceğim en etkili dilin sinema olduğuna karar verdim.
Işıklar Sönmesin filmi ile en basit anlamda, bu ülkede bir Kürt sorunu olduğunu sıradan insana anlatmaya çalıştım. Bu filmi gerçek çatışma bölgelerinde çekmek istedik ama izin vermediler. Hatta Genelkurmay her bölgeye yazı göndererek böyle bir filmin çekimine izin verilmediğini ve engellenmesini bildirdi. Biz filmi belli ölçüde gizlice çektik. Başka bir film çekiyormuş şeklinde kamufle etmeye çalıştık. Mağaralarda kaldık, şehre inmedik. Donma tehlikeleri geçirdik. Birçok arkadaşımız yıllarca tedavi gördü. Sona doğru bölgede durumumuz anlaşıldı ve ciddi sıkıntılar yaşadık.
Bir vali inisiyatif kullanarak bizi korumayla bölgeden çıkardı ki daha sonra o valinin Türkiye’de görev almış ilk Alevi vali olduğunu öğrendik. Filmin vizyona girme süreci çok sıkıntılı oldu. Yıllarca gazetecilik yapmış olmam sayesinde tanımış olduğum siyasi kişileri devreye sokarak filmin sinemalarda kısıtlı da olsa oynama iznini kopardık. Benim derdim, yasaklanan bir filmin ‘mağdur, kahraman yönetmeni’ olmak değildi. Emperyalist Batı dünyası türbinlerine de kendimi satmak değildi. Derdim halkı kendi gerçeğiyle yüzleştirmekti.
‘SİNEMA SALONLARI ÖNÜNDE KİMLİK KONTROLÜYLE SEYİRCİ ALINDI’
Türkiye genelinde sadece dört kopya ile sinemalara girdi. İki sinema İstanbul’da, biri Ankara’da, biri de İzmir’deydi. Sinemalarda kimsenin beklemediği bir şey oldu ve rekor seyirci gitmeye başladı. Sinema kapılarında uzun aradan sonrakuyruklar oluştu. Bir süre sonra sinemaların kapısında polis kimlik kontrolü yaparak seyirciyi içeriye almaya başladı. Beğenmediklerini içeri almıyorlardı. İçeride zılgıt çekme, tezahürat yapma gibi durumlar olunca film durduruluyor ve seyirciyi dışarı çıkarıyorlardı. Film, Doğu ve Güneydoğu şehirlerine gittiğinde tansiyon daha da yükseldi.
Tutuklamalar, protesto yürüyüşleri vs. yaşandı. Bu arada filmin gösterime çıkması bütün basın-yayının ana gündem maddesi oldu. Sağ basın, ‘PKK film yaptırmış2 diye yazıp çizdi. Örgüt kanadı ise ‘PKK adı geçmiyor’ diye eleştirdi. Bunlar benim beklediğim şeylerdi zaten. Beni ilgilendiren, film sahiplenilmiş ve ‘Bu ülkede bir Kürt sorunu varmış’yüzleşmesi oluyor olmasıydı.
Tabii davalar da açıldı bu arada. Filmde Kürtçe konuşmalar, ağıtlar, devletin taraf kabul etmediğini savaşın tarafı göstermek vesaire. Benim durumum ise biraz sıkıntılıydı. Her an başıma bir işler gelebilecek şeyler yaşıyorduk. Bu arada arkadaşlar bir süre beni Almanya’ya götürdüler. Süreç böyle uzayıp gitti.”
‘SANAT ÇEVRESİNİN BÜYÜK BÖLÜMÜ SOL GÖRÜNÜMLÜ AMA KORKUTULMUŞ’
Kürt meselesine dair çok fazla film yapılmamış olmasına da değinen Reis Çelik, sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye’de devletin tarih boyunca edebiyatın ve sanatın üzerindeki baskısı, sansürü ortada olduğu bir süreçte böyle filmler yapmak imkansız gibi bir şeydi. Yılmaz Güney ve benzeri sanatçıların başına gelenler zaten ortadaydı; ki bu konuları birebir açık ortaya koymamalarına rağmen. Şu da bir başka gerçek ki sinema çok pahalı bir sanat dalı. Büyük yatırımlarla bir film ortaya çıkıyor. Yapımcı, bir işin geleceğini net görmezse risk almaz. Haliyle Kürt sorunu gibi bıçak sırtı içerikte bir projeye para koyacak bir yapımcı bulmak hayal.
Diğer bir sorun ise sanat çevresinin büyük bölümü sol ve demokrat görünümlü ama aslında, tabiri caizse, büyük çoğunluğu korkutulmuş ve köşesine sindirilmişti. Bir kısmı da aslında ‘sosyal faşist’ti. O zaman Kürt lafına bile alerjileri vardı. Biz filme oyuncu bulmakta ne kadar zorluk çektik. Kimlerin kapısına gidip geri çevrildiğimi listelesem şaşırırsınız. Ama kolay zamanda hepsi bir anda Kürt sempatizanı oldular.
Yani uçurumu görünce kuş, suyu görünce balık olma yeteneği hayli gelişmiş bir ‘aydın’ topluluğuna sahibiz. Bunların hepsi, bu alanda yeni söylemlere sahip filmler üretilmesinin yolunu tıkamıştır.”
‘SAVAŞLARI BİTİRECEK OLANLAR KAVGA EDENLERDİR’
Türk devleti ve Kürt Hareketi arasındaki görüşmelere ve yeni döneme de değinen Çelik, şunları söyledi: “1996’da Işıklar Sönmesin filminin sinemalarda gösterime girip yarattığı tartışma ortamının üzerinden tam 30 yıl geçmiş. Asker ve gerilla arasında geçen konuşmaların bir kısmı şimdi TBMM’de konuşulmaya başlanmış durumda. Yaklaşık 50 yıldır bu topraklarda bir iç çatışma süreci yaşanıyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti, sonunda ‘Evet, bu ülkede bir Kürt sorunu var’ kabullenmesine geldi. Dağ ise silahlı mücadelenin yeterlilik sürecine vardığını gördü.
İktidar devamlılık sürecini yönetecek yeni politik yol arayışındayken, iktidar ortağı ona en şaşırtıcı yolu sundu. ‘Çatışmalı Kürt sorunu sürecini bitirelim’, ‘Kurucu Önder Abdullah Öcalan gelsin, bu Meclis aracılığıyla süreci yönetsin.’ Yaklaşık yarım asırdır dağda bayırda çatışmanın öncü gücü ülkücü-milliyetçi kanadın liderinden gelen bu şok teklif deprem etkisi yarattı. Özellikle şaşırılan şey, bu açılımın milliyetçi kanattan gelmesi oldu.
Bana göre bu şaşırılacak şey değildi. Çünkü savaşları veya çatışmaları ya da basit anlamıyla kavgaları bitirecek olan kavga edenlerdir. Savaşanlardır. PKK ile savaşan kimdi? Asker, polis ya da sivil kıyafetli, asgari çoğunluğu ülkücü-milliyetçi kesimdi. ‘Duralım’ teklifi de ondan geldi. Sonuç olarak durdurma iradesi de bu iki gücün elinde.
Bu savaşın T.C. tarafından bitmesi gerekiyordu, çünkü bir halkın iradesini yok edemeyeceğini anladılar. Gerekiyordu, çünkü bu maliyetin T.C.’nin artık taşıyamayacağını anladılar. Gerekiyordu, çünkü emperyalist dünyanın Ortadoğu’da artık taşları farklı oynamaya başladığını görüp bu sınırlarda kalmanın, çıkış yolunun bu olduğunu fark etmişlerdi. Son olarak da siyasi ve ekonomik olarak çökmüş bir iktidarın devamlılığı için yeni bir hamle ile biraz daha çok oyalama ihtiyaçları vardı.
Dağ tarafının da bu dönüşüme ihtiyacı vardı. Çünkü birinci etapta Kürt’ün ‘Kart-Kurt’ olmadığını bu devlete yeterince anlatabilmişlerdi. İkincisi ise inanılmaz boyutlara ulaşmış bir Hareketin çok dallanıp budaklanması sonucu olarak kontrol dışına çıkması olasılıkları artık görünür olmuştu. Böylesine sosyalist özlü bir örgütlenmenin geniş alana yayılmış bir mücadele sürecine emperyalist güç dengelerinin sızması ve yönlendirilmeye açık hale gelmesi artık kaçınılmazdı. En önemlisi de Kürt halkının artık bu ağır bedelleri ve faturayı yüklenmeye gücü ve sabrının kalmadığını herkes fark etmişti.
Tüm bunlar artık masaya oturulmasının gerekliliğini ortaya koymuştur. Daha önce de denenmeye çalışılmış, yanlışlar yapılmış ve masa dağılmıştı. Bu son süreçte herkesin hata yapma şansı artık ortadan kalkmıştır. Çünkü bu süreçte hata yapmanın neye mal olacağı her kesim tarafından çok iyi bilinmektedir.”
‘YAPILACAK BARIŞ SOSYAL BİR DEVLETİN BARIŞI OLMALI’
Sinemanın Kürtlere yaklaşımına da dikkat çeken Reis Çelik, şöyle konuştu: “Özellikle ‘Kürtler de bizim kardeşimizdir’, ‘Kürtler de bu devletin vatandaşlarıdır’, ‘Kürtlerin de söz hakkı vardır’, ‘Kürtler de kendi dillerini ve türkülerini söyleyebilir’ gibi söylem ve tanımlamalar beni çok rahatsız ediyor. Yapılan filmlerde ya da sanatın diğer alanlarında kullanılan bu üst devlet, ulufe dağıtıcısı yaklaşımlardan tiksiniyorum. ‘…de’ eki alt okumada ayrıştırıcıdır. ‘... onlar da’ eki küçük görmedir.”
“Sanat dünyası bu tür söylemlerle film üretmeye çalışırken sorunu sahiplendiğini sanıyor. Farkında olarak veya olmayarak kendi sınıflarını bir üst kimlik olarak tanımlıyorlar. Filmlerde veya diğer sanatsal üretimlerde ‘demokratik devlet’ bilincinin sanatsal üretimlere doğru yansıtılması ile toplumsal barışa ulaşılacağı söylemi doğru işlenmelidir.”
Yapılacak barışın sosyal devlet anlayışı temelinde kurulması gerektiğini kaydeden Reis Çelik, son olarak şunları söyledi:
“Bu ülkede vatandaş olan herkes zorunlu askerlik yapar. Bu savaşta öldürtülen on binlerce insanımızın evine bayraklar asıldı. Kimi kerpiç evdi, kimi sıvasız, kimi sıvalı. Anaların kimi Türkçe, kimi Kürtçe ağıtlar yaktı.
Kerpiç evle sıvasız evin barışı, Türkiye’nin ekonomik eşitsizliğinin barışıdır. Bu da çok önemlidir. Bu, sosyal bir devlet olmanın barışı olmalıdır ki bu da elzemdir. Kimliklerin ve aidiyetlerin barışı ise demokratik bir devlet olma anlayışının barışıdır.”