Almanya’da AfD’nin yükselişi, göçmen karşıtı söylemlerin yaygınlaşması ve artan silahlanma bütçelerinin toplumsal barışı tehdit ettiğini belirten siyasetçi Feleknas Uca, toplumsal sorunların faturasının göçmenlere kesildiği sağ popülist politikalara karşı güçlü bir sol alternatife ihtiyaç olduğunu vurguladı.
ANF’nin sorularını yanıtlayan Kürt siyasetçi Feleknas Uca, Almanya’da son dönemde yaşanan siyasi gelişmeleri, Kürt ve Êzidî toplumunun taleplerini, Şengal’in geleceğini, Rojava’daki gelişmeleri ve Türkiye’deki barış arayışlarını değerlendirdi.
Son seçim sonuçları ve AfD'nin yükselişi hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle 'remigrasyon' söylemleri ve göçmenlerin ülkedeki sorunların sorumlusu olarak gösterilmesi toplumda nasıl bir etki yaratıyor?
Son eyalet seçimlerinin sonuçlarını ve Almanya genelinde AfD’nin ulaştığı yüksek oy oranlarını endişe verici buluyorum. Özellikle göçmen kökenli bir birey olarak, AfD’nin belirli söylemleri ve duruşu beni endişelendiriyor, hatta zaman zaman korkutuyor. İnsanların sırf kökenleri, dinleri veya göçmen geçmişleri nedeniyle toptancı bir yaklaşımla "sorun" haline getirilmesini ve göç konusunun ötekileştirici bir seçim kampanyası için kullanılmasını tehlikeli buluyorum.
Bu tür siyasi söylemlerin toplumumuzda yarattığı etkiyi de hafife almamalıyız. Göçmenlerin veya yabancıların ekonomik krizin, iş gücü piyasasındaki sorunların ya da ülkemizde şu an yolunda gitmeyen her şeyin sorumlusu olduğu izlenimi sürekli işlendiğinde; bu durum, korkuları ve önyargıları körüklemekte, toplumumuzu bölmektedir.
Özellikle Almanya'da tarihimizi unutmamalıyız. Geçmişimiz bize, insanların kökenleri, dinleri veya kimlikleri nedeniyle ötekileştirildiği ve birbirine karşı kışkırtıldığı durumlarda ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini göstermektedir. Tarihimiz, bana göre demokrasiyi, insan onurunu ve saygıya dayalı bir arada yaşamı savunma konusunda özel bir sorumluluk yüklemektedir.
Aynı zamanda ülkemizdeki gerçeklere de bakmalıyız. Göç geçmişi olan insanlar, toplumumuzun ve iş gücü piyasamızın son derece önemli bir parçasıdır. Hastanelerde, bakım sektöründe, doktor, zanaatkar, iş insanı, bilim insanı olarak ve daha pek çok alanda çalışmaktadırlar. Uluslararası öğrenciler ve uzman çalışanlar da ülkemize katkı sunmaktadır.
Bu nedenle çok basit bir soru sormak istiyorum: Eğer tüm bu insanlar aniden yok olsaydı, günlük yaşamımız gerçekte nasıl görünürdü? Sadece hastanelerimizi ele alalım. Göç geçmişi olan doktorlar, bakım personeli ve diğer çalışanlar yarın işe gelmeseydi ne olurdu? Hastalarla kim ilgilenirdi? Bizi kim tedavi ederdi?
Elbette göç ve entegrasyon konusundaki sorunları konuşmalıyız. Çözümleri tartışmalıyız; farklı siyasi görüşler demokrasinin bir gereğidir. Ancak bana göre ülkemizin sorunlarından toptancı bir anlayışla insanları sorumlu tutmak kesinlikle yanıt olamaz.
Bu nedenle benim için bu seçim sonuçları sadece yüzdelik oranlardan ibaret değildir. Mesele, nasıl bir toplumsal iklim yarattığımız ve birlikte nasıl bir Almanya’da yaşamak istediğimizdir. İnsanların kökenleri, dinleri veya isimleri nedeniyle ötekileştirilmediği ya da karşı karşıya getirilmediği, sorunları açıkça konuştuğumuz ve birlikte çözümler aradığımız bir Almanya arzuluyorum.
Bu açıklamayı son derece tehlikeli buluyorum. Bir AfD baş adayının "tersine göç ve sınır dışı etme hamlesinden" söz etmesi ve bu bağlamda "uygun araçların" gerekli olduğunu söylemesi karşısında çok dikkatli dinlemeli ve bu tür söylemlerin ne anlama geldiğiyle yüzleşmeliyiz.
Elbette bir demokraside yaşıyoruz. Herkesin özgürce oy kullanma hakkı vardır ve ben bu hakka saygı duyuyorum. Ancak özellikle seçmenlerin, bir partinin ve temsilcilerinin hangi söylemlerde bulunduğuna ve bunların arkasındaki siyasi zihniyete dikkatle bakmasını önemli buluyorum.
İnsanların mevcut siyasetten dolayı hayal kırıklığına uğramasını veya öfkeli olmasını anlayabiliyorum. Fakat sırf protesto veya tepki amacıyla bir partiye oy vermek bu sorunları kendiliğinden çözmez. Bu yüzden sadece neye karşı olduğumuzu değil, oyumuzla nasıl bir siyaseti desteklediğimizi de sorgulamalıyız.
İşte tam da bu nedenle bu tür söylemleri öylece sineye çekemeyiz. Bunları konuşmalı, eleştirel bir süzgeçten geçirmeli ve siyasi taleplerin doğurabileceği sonuçların bilincinde olmalıyız.
Özellikle Die Linke (Sol Parti), geçmiş yıllarda sosyal politikalar ve ekonomi politikasının yanı sıra göç, iç güvenlik ve dış politika gibi temel konularda da net duruş sergilediğini göstermiştir. Almanya’nın sosyal konuları gündeme taşıyan ve toplumun farklı kesimlerini siyasi tartışmaya dahil eden güçlü bir siyasi sola ihtiyacı olduğuna inanıyorum.
Bana göre çağımızın en kritik sınamalarından biri, zengin ile yoksul arasında giderek açılan uçurumdur. Servet ve ekonomik nüfuz belirli ellerde yoğunlaşırken, pek çok insan artan kiralar ve yaşam maliyetleriyle mücadele etmekte, yoğun çalışmalarına rağmen günlük geçimini sağlamakta zorlanmaktadır. Aynı zamanda, ekonomik olarak güçlü odakların siyasi kararlar üzerindeki etkisini de eleştirel bir şekilde tartışmalıyız.
Kamu harcamalarındaki öncelikler de açıkça tartışılmalıdır. Savunma ve güvenliğe daha fazla bütçe ayrılırken; erişilebilir konut, sağlık ve bakım hizmetleri, kreşler ve okullar, kadın sığınma evlerinin yanı sıra demiryolları ve toplu taşıma ihmal edilmemelidir.
Güçlü bir sol, bu nedenle Almanya’daki demokratik tartışma ortamı için bir zenginlik olabilir. Sosyal eşitsizliği ve adil bölüşüm meselelerini merkeze almalı; toplumsal sorunların, farklı kökenden veya yaşam tarzından insanları birbirine düşürerek çözülemeyeceğini net bir şekilde ortaya koymalıdır.
Almanya'daki demokratik partilerin Kürt ve Ezidi toplumuna yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? Seçim dönemleri dışında bu toplulukların talepleri, Şengal’in geleceği ve Rojava’daki gelişmeler için Almanya siyaseti nasıl bir sorumluluk üstlenmelidir?
Bu noktada özellikle vurgulamak istediğim bir husus var: Bu sorumluluk yalnızca Sol Parti’ye (Die Linke) ait değildir. Almanya’daki tüm demokratik partilerin Kürt meselesiyle ve Kürt ve Êzîdî toplumlarının talepleriyle ciddi biçimde ilgilenmesi gerekir.
Kürtlerle gerçek ve sürekli bir diyalog kurulmasını istiyoruz; üstelik bunun yalnızca seçim dönemlerinde gerçekleşmesini değil. Seçimlerden önce Kürt toplumuna ulaşarak onların oylarını istemek, ancak seçim sonrasında Kürtlerin sorunlarının ve siyasi taleplerinin yeniden arka plana itilmesi söz konusu olmamalıdır. Kürt toplumu ile diyalog kurmak isteyenler, onların taleplerini kalıcı biçimde ciddiye almaya ve bu talepler doğrultusunda somut adımlar atmaya da hazır olmalıdır.
Bana göre bunun bir parçası da siyasetçilerin bizzat söz konusu bölgelere gitmesi, sahadaki durumu yerinde görmesi ve bölgedeki insanlarla, siyasi ve toplumsal aktörlerle görüşmesidir. Özellikle Kürt meselesi ve Türkiye’deki barış girişimleri kapsamında yaşanan gelişmelerin yanı sıra Sayın Öcalan’ın rolü de dikkatle takip edilmelidir. Siyasi partiler bu tür gelişmeleri olumlu karşılıyorsa, bunun yalnızca açıklamalarla sınırlı kalmaması gerekir.
Aynı zamanda barışçıl siyasi diyaloğun pratikte desteklenmesi ve kalıcı bir siyasi çözümün mümkün hâle gelmesine katkı sunulması gerekir.
Aynı durum Êzîdîlerin, özellikle de Şengal’in durumu için de geçerlidir. Êzîdîlere yönelik soykırım Alman Federal Meclisi (Bundestag) tarafından tanınmıştır. Ancak bizim açımızdan bunun yalnızca tanıma ve anma düzeyinde kalmaması gerekir. Siyasetin Şengal’in bugünkü durumuyla ve geleceğiyle de ilgilenmesi gerekmektedir. Buna yeniden inşa süreci, insanların güvenliği ve bölge için uzun vadeli bir siyasi ve hukuki perspektif oluşturulması da dahildir.
Êzîdîlerin, kendi topraklarında güvenli ve kendi kaderlerini belirleyebilecekleri bir gelecek inşa edebilmeleri için somut desteğe ihtiyaçları vardır.
Rojava’daki gelişmelerin de daha güçlü biçimde sahada takip edilmesi gerekir. Siyasi delegasyonlar bölgeye giderek görüşmeler gerçekleştirebilir, orada yaşanan toplumsal ve siyasi gelişmeleri yerinde gözlemleyebilir ve hangi alanlarda desteğe ihtiyaç olduğunu doğrudan tespit edebilir.
Bu nedenle genel olarak siyasi sorumluluğun yalnızca açıklamalar, dayanışma mesajları veya parlamentoda alınan kararlarla ifade edilmemesini istiyoruz. Aynı zamanda sahada varlık göstermeye, doğrudan temas ve karşılaşmalara, sürekli bir diyaloğa ve somut siyasi girişimlere ihtiyaç vardır.
Bunu yalnızca Sol Parti’den değil, tüm demokratik partilerden de bekliyoruz. Kürt ve Êzîdî toplumları yalnızca seçim dönemlerinde oy verecek topluluklar olarak görülmemelidir. Onların kaygıları, siyasi talepleri ve toplumsal yaşama katılımları kalıcı biçimde ciddiye alınmalıdır; hem seçimlerden önce hem de seçimlerden sonra.
Dünyada artan savaşlar ve Almanya'nın savunma bütçesini artırarak silahlanmaya daha fazla pay ayırması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu durum sosyal bütçeyi nasıl etkiliyor?
Dünya genelinde tırmanan savaşlar, askeri müdahaleler ve şiddet içeren çatışmalar karşısında barış politikaları her geçen gün daha fazla önem kazanmaktadır. Aynı zamanda, her geçen gün daha büyük mali kaynakların aktarıldığı muazzam bir silahlanma sürecine tanıklık ediyoruz. Ancak bu para, sosyal güvenlik, eğitim, sağlık veya altyapı gibi kamu bütçesinin diğer alanlarında eksik kalmaktadır.
Bu nedenle, sürekli artan askeri silahlanmanın gerçekten daha fazla güvenlik ve barış getirip getirmediği temel bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun yerine diplomasiye, silahsızlanmaya, uluslararası iş birliğine ve sivil çatışma çözümlerine daha fazla yatırım yapılmalıdır. Barış politikası sadece solun değil, bütün bir toplumun ve siyasetin ortak sorumluluğudur.
Kendi siyasi tecrübenizden yola çıkarak; enternasyonalist dayanışma, kadın hareketinin barış inşasındaki rolü ve son dönemde hedefe konulan sol siyasetçilere (Elif Eralp ve Ferhat Koçak örneği) yönelik saldırılar hakkında değerlendirmeniz nedir?
Uzun yıllar boyunca hem Avrupa Parlamentosu’nda hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde barış, insan hakları, adalet ve eşit şartlarda bir arada yaşam için mücadele ettim. Bu süreçte kadın ve çocuk hakları, özellikle de kadın hareketinin güçlendirilmesi benim için her zaman merkezi bir önem taşıdı. Aynı zamanda şiddete kararlılıkla karşı durdum; anlaşmazlıkların silahlarla değil, diyalog ve siyasi çözümlerle aşıldığı bir dünya için çaba gösterdim.
Özellikle bugün, bu mücadeleleri birbirinde koparmamanın hayati olduğuna inanıyorum. Aşırı sağcılık, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, azınlıkların ötekileştirilmesi ve kadın haklarına yönelik saldırılar tek tek ülkelerin ya da münferit toplumsal grupların sorunu değildir. Bunlar hepimizi ilgilendirmektedir ve bu nedenle yanıtı da ortaklaşa verilmelidir.
Kendi deneyimlerimden enternasyonal dayanışmanın ne kadar kritik olduğunu biliyorum. Etnik ve dini azınlıklar, göçmen toplulukları, kadın hareketleri ve demokratik toplumsal güçler daha fazla bir araya gelmeli ve ulusal sınırların ötesinde omuz omuza mücadele etmelidir. Aynı zamanda, Avrupa’nın farklı ülkelerindeki sol ve sosyalist partiler ile dünya genelindeki demokratik aktörler arasında daha yakın bir iş birliğine ihtiyaç vardır.
Günümüzde silahlanmanın ve askeri çözümlerin yeniden ön plana çıkarıldığı bir dönemden geçiyoruz. Buna karşı siyasi bir alternatif koymalıyız: Barışı, sosyal adaleti, insan haklarını ve eşitliği merkeze alan uluslararası bir hareket olmalı.
Benim için kadınların eşitliği bu sürecin vazgeçilmez bir unsurudur. Kadınlar siyasi süreçlerin sadece bir parçası olmakla kalmamalı, bu süreçleri eşit haklarla şekillendirmeli ve sorumluluk üstlenmelidir. Pek çok kadın hareketinin tecrübesi göstermektedir ki; kadınların katılımı ve özgürlüğü olmadan kalıcı bir barış ve demokrasi mümkün değildir.
İşte bu yüzden bugün kadın hareketleri, azınlıklar ve göçmen topluluklarıyla birlikte demokratik, sol ve sosyalist güçlerin güçlü bir uluslararası iş birliğine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Hedefimiz sürekli silahlanan bir dünya değil; anlaşmazlıkların siyasi yollarla çözüldüğü, insanların cinsiyet, köken, din veya etnik aidiyetlerinden bağımsız olarak eşit, özgür ve barış içinde yaşayabildiği bir dünya olmalıdır.
Öte yandan, Berlin Eyalet seçimleri sonrasında Elif ve Ferhat’ın şu sıralar bu şekilde hedef alınmasını doğru bulmuyorum. Bana göre bu saldırılarla siyasi gündem değiştirilmeye ve odak noktası bu iki isme kaydırılmaya çalışılıyor.
Oysa seçim sonuçlarına ve AfD’nin gelişimine bakmamız gerekir. Yarın Berlin’de AfD’li bir belediye başkanı seçilseydi ne olurdu? Acaba o zaman da bu kadar büyük bir tepki gösterilecek miydi?
Elif ve Ferhat eleştirilebilir, ancak bu saldırılarla asıl siyasi sorunları çözmüş olmuyoruz.