Laz Kültür Derneği Başkanı Beşli: Lazlar ve Kürtler aynı devlet aklının mağduru oldu

Laz Kültür Derneği Başkanı Mehmedali Barış Beşli, Kürt ve Laz halklarının aynı devlet aklının farklı dönemlerde mağduru olduğunu belirterek, Kürt meselesinin çözümünün toplumsal barış açısından taşıdığı öneme dikkat çekti.

MEHMEDALİ BARIŞ BEŞLİ

Türkiye’de toplumsal barışın koşullarını değerlendiren Laz Kültür Derneği Başkanı Avukat Mehmedali Barış Beşli, barışın yalnızca çatışmaların sona ermesiyle sınırlı tutulamayacağını söyledi.

Lazlar ve Kürtlerin tarihsel süreç içerisinde aynı devlet aklının mağduru olduğunu belirten Beşli, Kürt meselesinin çözümünün Türkiye açısından taşıdığı öneme dikkat çekerek, “Ülkemizin bu kanayan yarasının çözümü her şeyin ötesinde çok kıymetlidir” dedi.

Beşli, toplumsal barışın inşa edilebilmesi için farklı halkların ve kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşayabileceği demokratik bir hukuk düzeninin oluşturulması gerektiğini kaydetti.

Laz Kültür Derneği Başkanı Avukat Mehmedali Barış Beşli, ANF’nin sorularını yanıtladı.

Sizin için "toplumsal barış" ne anlama geliyor?

Toplumsal barış, bizim için salt silahların susması veya çatışmasızlık hali değil; hukukun üstünlüğünün, adaletin ve eşit yurttaşlık ilkesinin tesis edilmesidir. Laz Kültür Derneği olarak toplumsal barış ancak devletin tüm kimliklerle anayasal zeminde eşit bir ilişki kurmasıyla mümkündür. Toplumsal barış, Türkiyelilerin etnik kimliklerinin gerek kamusal alanda gerekse de özel alanda bir arada, birlikte var olmasıyla, bu varlığı tüm toplum olarak bir değer olarak görmekle mümkündür. 

Barışın sadece silahların susması değil, tüm farklı kimliklerin ve kültürlerin eşit hissetmesi olduğu düşünülürse, bu süreçte Laz kimliği ve Karadeniz nerede duruyor?

Ben daha çok Laz kimliği üzerine konuşmak isterim. Laz Kültür Derneği, mütevazı varlığıyla Türkiye’nin demokratikleşmesine bir nebze de olsa katkı sunmuştur. 

Ülkemiz, tüm farklılıklarının kamusal alanda eşit var olabildiği, hiçbir kimliğin bir diğeri üzerinde hiyerarşik üstünlük kurmadığı bir ülke olmalıdır. Dolayısıyla Laz kimliği, bu barış denkleminde kendi kültürel varoluşunu bir hukuk devleti zemininde savunurken, diğer tüm ötekileştirilmiş kimliklerin hak mücadelesiyle aynı hizada, demokratik ve çoğulcu bir Türkiye idealinin doğrudan savunucusu olarak konumlanmaktadır.

Birleşmiş Milletler/UNESCO raporlarına göre Lazca "tehlike altındaki diller" arasında yer alıyor. Olası bir toplumsal uzlaşıda, ana dili haklarının anayasal/yasal güvenceye alınması konusunda beklentileriniz nelerdir?

UNESCO'nun Lazcayı "tehlike altındaki diller" statüsüne alması, insanlığın ve tabii özelde de ülkemizin kültürel mirasının bir parçasının yok olma tehdidi altında olduğunun bir göstergesidir. Ana dillerimizi biz seçmeyiz. Ana dili, devredilemez ve ertelenemez temel bir haktır. Olası bir toplumsal uzlaşıda beklentimiz, öncelikle Lazcanın yok olma tehdidine karşı devletin gerçek anlamda harekete geçmesi olur.

Yasal güvence olmadan, idarenin lütfuna bırakılmış seçmeli dersler veya göstermelik adımlarla bir dili asimilasyon tehdidinden kurtaramayız. Devlet, yok olma tehlikesi altındaki dilleri korumak için pozitif yükümlülüklerini yerine getirmelidir.

Karadeniz bölgesi tarihsel ve siyasal olarak “güvenlik” kaygılarının ve milliyetçi reflekslerin yüksek olduğu bir coğrafya olarak algılanıyor. Bölge halkının barış ve demokrasi söylemlerine yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz ve barışın Karadeniz’de de toplumsallaşması için neler yapılabilir?

Doğu Karadeniz’in ülkemizin diğer bölgelerinden çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Barışın Karadeniz'de toplumsallaşması, hukukun herkes için güvence olduğu bir sistemin inşa edilmesiyle, ekonomik ve özellikle bölgede yaşanan ekolojik -ki bizce ekoloji, dili ve kültürü de kapsar- sorunların çözülmesiyle mümkün olacaktır. 

Karadenizli ile Kürt arasında nasıl bir empati ve diyalog köprüsü kurulabilir?

Türkiyeliler olarak zaten her iki kültür birbiriyle temas halindedir ve diyalog içerisindedir. Arada diyalog olmadığını düşünmüyorum. Öte yandan belki de her iki toplum da çok dilli olmakla ortaklaşır. Her iki halk da aynı tekçi devlet aklının mağduru olmuştur. Hak savunucusu olarak bizler ötekinin hakkını da göstermelik olarak değil, gerçekten savunursak empati ve diyaloğun da ötesine geçmiş oluruz.

Kürt siyasetinin sıkça dile getirdiği "yerel yönetimlerin güçlendirilmesi" modeli, Karadeniz'de nasıl bir karşılık buluyor? Laz Kültür Derneği olarak bölgesel/yerel dinamiklerin güçlendirilmesine nasıl bakıyorsunuz?

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi salt Kürt siyasetinin bir talebi değil; modern idare hukukunun bir gereğidir. Yerinden yönetim ilkesi, demokrasinin tabana yayılmasının önemli bir bileşenidir. Doğu Karadeniz'de vadisine HES yapılmasını, yaylasının ranta açılmasını engellemek için mahkeme kapılarında direnen yurttaşlar, aslında kararların Ankara'dan değil, yöre halkının iradesiyle alınmasını talep etmektedir. Örneğin Fındıklı Belediyesi önemli bir yerel yönetim örneği sergiliyor. Yerel dinamiklerin güçlendirilmesiyle başarı da artacaktır.

Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollarla çözülmesi, Türkiye genelindeki milliyetçi baskıları azaltarak Lazca ve Laz kültürü üzerindeki mahalle baskısını da kırabilir mi? 

Açıkçası, Lazcanın üzerinde bir mahalle baskısından çok, yukarıda zikrettiğim tekçi ve asimilasyoncu devlet geleneğinin bakiyesi var. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollarla çözümünün bize, Lazca ve Laz kültürü açısından direkt bir yansıması olacağını düşünmüyorum. Bunun ötesinde, ülkemizin bu kanayan yarasının çözümü her şeyin ötesinde çok kıymetlidir. 

Hep farklılıkları konuşuyoruz. Peki, iki toplum arasında nasıl benzerlikler görüyorsunuz? 

Sosyolojik olarak her iki toplum da zorlu coğrafyaların şekillendirdiği zorlu karakterlere sahiptir. Halay ve horon birbirine pek benzemese de kültürel olarak işgal ettiği yer aynı olsa gerektir.

Bir hukukçu ve hak savunucusu olarak altını çizmek isterim ki dillerin, kültürlerin ve kimliklerin yaşatılması siyasi bir lütuf değil, adaletin ve insanlığın gereğidir. Türkiye'nin demokratikleşme süreci, ülkede var olan dillerin ve kültürlerin korunmasından bağımsız düşünülemez. Eşit, adil ve özgür bir toplumsal düzeni birbirimizin hakkını savunarak yaratabiliriz.