Türkiye’de son haftalarda ekonomi ve siyaset ilişkilerinde yaşanan gelişmeler, yeni bir siyasal döneme girilip girilmediği tartışmasını gündeme getirdi. Fon soruşturması ve geçmişte kamuoyunda tartışma yaratan bazı dosyaların yeniden açılması ya da gündeme gelmesinin yanı sıra, Kürt sorununun çözümüne ilişkin yasal düzenleme tartışmaları da devlet ve siyaset yapısında olası bir değişimin işaretleri olarak değerlendiriliyor.
Siyaset bilimci Prof. Dr. Doğu Ergil, yaşanan gelişmelerin devlet, siyaset ve sermaye ilişkileri açısından ne anlama geldiğini ANF’ye değerlendirdi.
Türkiye’de yaşanan gelişmelerin bir dönüşümün başlangıcı olduğunu belirten Ergil, mevcut yönetme biçiminin artık Türkiye’yi taşıyamadığına dikkat çekerek şunları söyledi:
“Belki fazla iyimser olur ama bir dönüşümün başlangıcı olduğu kesin. Niye kesin? Çünkü birincisi, Türkiye’de uygulanan yöntemler, idare biçimi, hukuk anlayışı, yurttaşlık anlayışı artık Türkiye’yi taşımıyor. Her konuda bir kriz patlak veriyor ve bu krizler, var olan yönetme biçiminin, kullanılan usullerin artık yetersiz olduğunu, işlemediğini bize gösteriyor.
Şimdi bundan sonra nasıl bir düzen kuracağız? Yani yasalara bağlılık, Anayasa’ya bağlılık, her şeyden önce hukukun üstünlüğü... Demokrasinin giderek merkezileştiği, tecelli ettiği ve oradan da keskinleştiği, yani şahsileştiği bir yoğunlaşma yaşıyoruz. Bu nasıl sonlanacak ve bu şahsileşme, keyfileşme, kurumlaşmayla nasıl yer değiştirecek? Yani kurumlar nasıl egemen olacak? Her şeyi, işte bu son krizin de gösterdiği gibi, servet üretiminin ve zenginleşmenin yandaşlıkla, yanaşmayla elde edildiği düzenden; üreterek, liyakatle, başararak, iş yaparak, üçkağıt yapmayarak nasıl sağlayacağımıza ilişkin yeni bir düzen arayışı başlamıştır. Ama bu nasıl olacak?
Bir de tabii eşitlik meselesi var. Eşitlik meselesi ve meşruiyetin nasıl üretildiği... Zorla mı üretilmeye çalışılıyor, dayatarak, korkutarak mı? Yoksa benimseyerek ve gönüllü olarak mı meşruiyet üretiliyor? Bütün bunların tartışıldığı bir dönemdeyiz. Bunların açıklığa kavuşması için çok şey gerekli. Her şeyden önce toplumun tepkisi, tercihleri ve yaptığı siyasal tercihlerle nasıl yeni bir düzenin kurulacağı, önümüzde duran büyük bir soru.”
‘YAPISAL BİR SORUNUN FARKLI GÖRÜNÜMLERİNE BAKILMALI’
Türkiye’de geçmişte yaşanan olayların yeniden gündeme gelmesini yalnızca sermaye-siyaset ilişkileri üzerinden değerlendirmenin yeterli olmayacağını belirten Doğu Ergil, yapısal bir sorunun farklı görünümlerine bakılması gerektiğini söyledi. Geçmişte açıklığa kavuşturulmamış olayları hatırlatan Ergil, şöyle devam etti:
“Bunu sermaye-siyaset açısından değerlendirmektense yapısal bir sorunun farklı görünümlerine bakmak gerekli. Eskiden faili meçhuller vardı, biliyorsunuz. Hâlâ birtakım anneler ‘Çocuklarımıza ne oldu?’ diye soruyor. Açıklanmayan bir sürü şey oldu. Mesela Roboski’deki olay, değil mi? Ne oldu? Kim yaptı? Niye oldu? Failler kimdir, kararları kim verdi, bilmiyoruz.
Şimdi Muhsin Yazıcıoğlu olayı ve Kaşif Kozinoğlu cinayetlerinin nasıl olduğu, neden olduğu ve kimin vesile olduğu konusunda bir araştırma başlatılmışsa bu, devletin üzerine düşen bir görevin yerine getiriliyor olduğuna bir işaret. Yerine getiriliyor demiyorum, görüyorsunuz. Yani geçmişte yapılan hataların, geçmişte işlenen suçların soruşturulması, bir devlette geleceğin inşası kadar önemlidir. Bir devletin geçmişte yaptığı hatalarla yüzleşebilecek, gelecekte yapacağı iyilikleri de becerebilecek kapasiteye sahip olması lazım. İşte buna devlet kapasitesi diyoruz.
Türkiye’de devlet, bu kapasiteyi göstermekten uzak görülüyordu. Şimdi bu kapasiteyi kazanmak için bir hamle yapıyor olabilir.”
‘BU DÜZEN SÜRDÜRÜLEMEZ’
Fon soruşturmasına da değinen Ergil, yaşananları “çok büyük bir skandal” olarak nitelendirdi. Bir hisse senedinin ekonomik olarak açıklanamayacak biçimde değer kazanmasına dikkat çeken Ergil, şunları söyledi:
“Fon olayı çok büyük bir skandal. Yani hakikaten nasıl oldu da mesela bir hisse senedi yirmi kat değerlendi? Üstelik SPK şunu söylüyor: Gölgeli, ekonomik olarak açıklanamayacak hareketler oldu. Yani kâr üretildi. Üretim yok, fabrika yok, bir şey yok. Ne diyeyim, olağan bir ekonomik faaliyetin sonucu değil ama gölgeli, bilinmeyen, sadece spekülasyona dayanan bir servet üretimi var. Yirmi kat. Görebiliyor musunuz? Yirmi kat. Ve bundan yararlanabilen, bunun iç mekanizmalarını bilip tehlikenin ne zaman başlayacağını haber aldıkları için yirmi kat vurup çıkan bir kitle var. Bu kitlenin içinde çok değişik kesimlerden insanlar var. Tabii ki bunlardan haber alabilecek yerler var.”
Ergil, bu düzenin sürdürülemeyeceğini belirterek geçmişte yaşanan karanlık olayların yanı sıra Türkiye’nin bugününü ekonomik açıdan olumsuz etkileyen uygulamaların da ele alınması gerektiğine işaret ederek şöyle konuştu:
“Bu düzen yürümez. Bu düzen Türkiye’yi ileriye değil eksilmeye yönlendirir. O yüzden bunun giderilmesi lazım. Geçmişinde bir sürü karanlık, suça yaklaşan yanlışlık var. Onların mütalaa edilmesi lazım. Bir de şimdiki Türkiye’yi eksilten, en azından ekonomik olarak eksilten davranışlar, usuller ve uygulamalar var. Bunların da düzelmesi lazım.
Eğer bunlar düzelmezse ne olur? Yarın bildik bir Türkiye olmaz. Türkiye bir sürü değerini, ekonomisini ve meşruiyetini kaybediyor. Gençler, bu ülkede bir gelecek göremedikleri için ülkeyi terk ediyor. Yani bir ülke dışarıdan işgal edilmiyor, sömürge bir ülke de değil. Nasıl oluyor da bu kadar büyük kayıplar ve krizler yaşayabiliyor? Türkiye, kendi kurmuş olduğu sistemle bunu yapıyor. Bu bir başarı değil, tam tersine, büyük bir başarısızlık. Şimdi bu başarısızlığın bir yerde durdurulması lazım.”
‘GEÇMİŞLE HESAPLAŞMA BUGÜNÜN YENİDEN KURULMASI İÇİN GEREKLİ’
Devlet içerisindeki güç ilişkileri ve yaşanan gelişmelerin bir hesaplaşma boyutu taşıyıp taşımadığına ilişkin değerlendirmede bulunan Ergil, geçmişle hesaplaşmanın bugünün yeniden kurulması açısından gerekli olduğunu vurgulayarak, “Devlet içi bir hesaplaşma, birbirlerini mi dengeliyorlar? Ama bir yerde birbirlerinden ayrılan bir yaşantı geliyor. Yani geçmişle hesaplaşma, devletin içinde bunları yapanlarla artık yapılmasını istemeyenler arasında da bir hesaplaşma. Geçmişle hesaplaşma, bugünün yeniden kurulması için gerekli bir şey. O yüzden bugünün güçleriyle dünün güçlerinin de bir hesaplaşmadan geçmesi lazım. Galiba onlar da bu” dedi.
‘KÜRT’ SÖZCÜĞÜ NEDEN KULLANILMIYOR?’
Kürt sorununun çözümüne ilişkin sürecin nasıl yürütüldüğünü değerlendiren Ergil, Meclis’te kurulan komisyonun isminde ve yasalaşan tekliflerde “Kürt” sözcüğüne yer verilmemesini eleştirdi. Sorunun adının konulmasından kaçınılmasının, Kürt sorununa ilişkin mevcut siyasal yaklaşımın bir yansıması olduğunun altını çizdi.
Ergil, Kürt sorununun çözümüne ilişkin yaklaşımın geçmişten devralınan siyasal kültürden bağımsız ele alınamayacağını belirterek şöyle konuştu:
“Çözüm için söylenen yöntemlere verilen adlar farklı. Çözüm için Meclis’te kurulmuş olan komisyonun adı farklı. İçinde ‘Kürt’ sözcüğü geçmiyor. Bu komisyonun çalışmalarından sonra ortaya çıkan ve yasalaşan tekliflerde de ‘Kürt’ sözcüğü geçmiyor. Ne geçiyor? Silahsızlanma, terörden arınma, kardeşlik, demokrasi falan geçiyor.
Niye böyle? Çünkü devlet, devlet derken yönetim diyeyim size. Gelmiş geçmiş bütün yönetimler ama. Aynı zamanda bunların uygulamalarının, anlayışlarının, zihniyetinin oluşturduğu bir siyasal kültür var. Bu siyasal kültür toplumca da benimsendi.
Burada Kürtlere karşı ciddi bir alerji var. Niye var? Çünkü bu siyasal kültür, yani yönetim zihniyeti, Kürtlerle Kürtlerin silahlı örgütü PKK arasında ayrım yapmadı. Yani PKK ile Kürtler özdeş sayıldığı için PKK’ye duyulan bütün öfke Kürtlere yöneltiliyordu.
O yüzden ‘Kürt sorunu’ denemiyor. Yani bu anlayışı benimsemiş olan siyasal kadroların ödleri kopuyor ‘Kürt’ sözcüğünü geçirmekten, yaptıkları veya yapacakları herhangi bir şeyden. Çünkü toplumda tepki var bu konuda. Yani yüzde 60’ın üzerinde tepki var.
Çünkü barışın sağlanması, Kürt sorunu dediğimiz eşit yurttaşlık ve demokratikleşme, hukuk devletine dönüş, yurttaşlığın etnik ve dilsel tanımlardan uzaklaştırılması, yerel yönetimlerin sıkı bir kontrol altında olmaktan çıkıp gerçekten demokratik tabana yayılacak bir uygulamaya dönüşmesi falan... Bütün bunların hepsi PKK’ye verilen tavizler olarak görülüyor.
Hükümet bu konuda çok sancılı. Sancılı, partilerin çoğu da öyle. Bir taviz olmamalı. Sanki işte ‘biz yenildik de bir ‘terör örgütü’nün önünde eğiliyoruz, onunla anlaşıyoruz’ diye. Son derece mahcup, tereddütlü bir tavır içinde. Bu yüzden yavaş adımlarla ilerliyor. Adını ‘Kürt’ geçirmeden -çünkü ‘Kürt eşittir PKK’- geçirmeden bu işi halletmeye çalışıyor.”
‘KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ SİLAHLARIN SUSMASI DEĞİLDİR’
Sürecin başlamış olmasını, tüm eksikliklerine rağmen önemli bir gelişme olarak değerlendiren Doğu Ergil, çatışmaların ve ölümlerin sona ermesinin başlı başına önemli olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:
“Ama böyle bir sürecin başlamış olması, yavaş, yetersiz ve mahcup olmasına rağmen artık ölümlerin gelmemesi, bombaların patlamaması, insanların acı çekmesinin en azından şiddet yoluyla olmaması doğrultusunda büyük bir kazanım olduğunu bir kere kabul edelim. Ama bununla yetinmeyelim.
Çünkü Kürt sorununun çözümü silahların susması değildir. Bundan sonra Kürt sorununun iyi bir tanımlamasının yapılması lazım. Bunun bir yurttaşlık, eşitlik, katılma meselesi olduğunu kabul ettikten sonra iş siyasete ve tabii siyasetin de demokratikleşme kısmına kalıyor. Ama otoritenin bu kadar merkezileşmesi, şahsileşmesi, hukukun askıya alınması gibi bir gerçek varken, yani ülke gerçeği varken, bu nasıl olacak? Ne vadede olacak ve ne kadar olacak, onu bilemiyoruz.”