Fransa’da eğitim koşulları, personel yetersizliği ve giderek derinleşen eşitsizliklere karşı liselerde başlayan öğrenci eylemleri üniversitelere yayıldı. Paris ve banliyöleri başta olmak üzere birçok kentte süren protestolar, eğitim sistemine yönelik tepkilerin yanı sıra gençlerin geleceksizlik, yoksulluk ve toplumsal eşitsizliklere karşı öfkesini de görünür hale getirdi.
Polis müdahaleleri ve aşırı sağın öğrencileri kriminalize eden söylemleri, Fransa’da güvenlik politikaları, ırkçılık ve göçmen karşıtlığı tartışmalarını da yeniden gündeme taşıdı.
Fransa’daki öğrenci eylemlerinin nedenlerini, 1968’den günümüze uzanan mücadele geleneğiyle ilişkisini ve hareketin daha geniş bir toplumsal muhalefete dönüşme potansiyelini Paris 8 Üniversitesi sosyologlarından Doçent Dr. Engin Sustam ile konuştuk.
‘EĞİTİM SİSTEMİ AYRIMCILIĞIN ARACI HALİNE GELDİ’
Fransa’da son haftalarda liselerden üniversitelere yayılan öğrenci eylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu hareketi ortaya çıkaran temel toplumsal ve siyasal dinamikler nelerdir?
Birkaç aydır Fransa genelinde, biliyorsunuz ki öğrenciler, özellikle lise düzeyinde, çok ciddi bir şekilde eylemlerini yaygınlaştırarak Paris ve önemli banliyöleri başta olmak üzere Bordeaux, Lyon ve daha birçok bölgede abluka eylemlerine katıldılar. Hatta liseliler ilk kez polisle çok daha sert bir şekilde, belki de Fransa tarihinde ilk kez bu kadar sert bir biçimde karşı karşıya geldiler. Bugünkü haberlere göre hükümet yaklaşık 5 bin kişiyi gözaltına almış durumda.
Özellikle Seine-Saint-Denis bölgesini biliyorsunuz. Zaten bu bölge bir pilot bölge. Özellikle LFI belediyeyi kazandıktan sonraki süreçle birlikte bu alan, polis açısından, hükümet açısından ya da güvenlik sistemi açısından birçok şeyi terörize edebilecek, sakatlayabilecek bir duruma getirilen bir siyasete gebe oldu. Ama bu, elbette bütün öğrenci hareketini etkiliyor.
Şimdi, öğrenciler, özellikle liseliler niçin başladılar? Bu hareket Creil bölgesinde başladı. Creil, Paris’in dışında olan bir bölge. İlk olarak orada başladı. Öğrenciler şunu söylediler: İhtiyaçlarının karşılanması, personel ihtiyaçlarının giderilmesi gerekiyor. Yani derslerde öğretmen açığı var. Aynı zamanda sınıflarındaki eğitim kaynakları yetersiz. Diğer taraftan elbette kantin fiyatlarının düşürülmesi, aynı şekilde okul yapılarının yenilenmesi gibi buna benzer birçok mesele üzerinden yürüdüler.
Ama diğer taraftan, elbette bu eylem yayılmaya başladıkça artık üniversitelere de dokunmaya başladı. Bu sefer üniversiteler şunu demeye başladı: Parcoursup, biliyorsunuz, Fransa’da çok önemli bir mesele. Mon Master programı vesaire... Yani burada bir yarış var. Fransa’da, özellikle Macron hükümetiyle birlikte yerleşmeye başlayan liberal politikalar sayesinde ortaya çıkan bir mesele var.
Yani notlar, iyi notlar alarak sıralamaya girmek, sıralamadan sonra beklemeye alınmak, ardından evet ya da hayır meselesine girdikten sonra bekleme listesinde reddedilebilmek... İşte Parcoursup aşağı yukarı böyle bir ayrımcılık yaratıyor. Yani ayrımcılığın aracı haline gelen bir eğitim sistemi oldu.
2026’da bir Senato oturumunda Fransa Ulusal Öğrenci Meclisleri de bunu dile getirmişti. Yani Parcoursup ve buna benzer sistemler... Bakın, lisede bac (baccalauréat) almadığınız zaman Fransa’da üniversiteye gidemiyorsunuz. Bunların hepsi bir şekilde bir ayrımcılık yaratıyor ve öğrenciler, aşağı yukarı bu ayrımcılıkla liseden itibaren karşılaştıkları için artık bir dolma noktasına geldiler galiba.
Ve bu mesele öğrencilerin gündelik ihtiyaçlarının ötesine de geçmeye başladı. Üniversitelerde öğrenci yemekleri, CROUS denilen öğrenci lokantalarında işleme sokuldu. Fakat liseliler için bu söz konusu değil.
Ayrıca liselerde çok ciddi boyutlarda cinsel şiddet, cinsiyetçi şiddet ve okul içi şiddet artmaya başlamıştı. Ayrıca Fransa’da merkezi liselerle, yani Paris merkezindeki liselerle ve hatta Paris merkezinde daha üst sınıfların bulunduğu liselerle banliyölerdeki liseler arasında çok ciddi bir uçurum var.
‘GÜVENSİZLİK EKENLER, İSYAN BİÇERLER’
Eylemlerde eğitimde kaynak ve personel yetersizliği, öğrenci yoksulluğu, eşitsizlik ve geleceğe ilişkin güvencesizlik gibi başlıklar öne çıkıyor. Sizce bugün Fransa’daki gençlerin asıl itirazı eğitim sistemine mi, yoksa daha geniş anlamda mevcut ekonomik ve siyasal düzene mi yöneliyor?
Başlangıçta öğrenciler tamamen eğitim sistemine, hatta yerel düzeyde yalnızca kendi liselerindeki eksikliklere odaklanıyordu. Ancak biliyorsunuz, lise ve üniversite öğrenci hareketleri zaman içerisinde farklı alanlarla ilişki kurarak biçim değiştirebiliyor ve bir sosyal harekete dönüşebiliyor.
Elbette bunu söylemek için henüz erken. Ancak bugünden itibaren sendikalar, üniversite sendikaları, üniversite öğrencileri, eğitimciler ve akademisyenler sokağa çıkmak ve liselilerle dayanışmak için deklarasyonlarını sundular. Biz de buna dahiliz. Mesela dün Paris 8 Üniversitesi’nde dersim vardı. Üniversiteye gittiğimde blokaj vardı ve öğrencilerle birlikte blokaja katıldım. Dersi yapmadık, onun yerine blokajda yer aldık. Orada bence bütün bu durumu çok iyi anlatan bir pankart vardı: “Güvensizlik ekenler, isyan biçerler.”
Aslında liselilerin içinde bulunduğu durumu bu ifade özetliyor. Geleceksiz bırakılan bir gençlikle karşı karşıyayız. Özellikle eğitime yönelik aidiyet duygusunu tamamen yitirmiş bir kuşaktan söz ediyoruz.
Yaşam ve eğitim koşullarının kötüleşmesi, sosyal eşitsizlikler, ırkçılık, şiddet, yükselen aşırı sağ ve eğitimdeki kaynak yetersizliği birbiriyle bağlantılı meseleler.
Diğer taraftan, Ukrayna Savaşı ile başlayan ve özellikle son iki yılda daha üst seviyeye çıkan bir militarizasyon süreci var. Avrupa’nın ve Fransa’nın silahlandırılması, İran, Ukrayna, Rusya ve çatışma kültürü derken ülkenin iç dinamikleri unutuldu. İç dinamiklerden kastım sosyal eşitsizlikler, sosyal yardımlar ve banliyölerdeki okulların kendi kaderlerine terk edilmesi. Bütün bunlar liselilerin kendilerini yeni bir siyasal hat içerisinde konumlandırmalarına yol açıyor.
Pierre Bourdieu’nün de üzerinde durduğu bir mesele var: Kültürel sermaye eşitsizliği. Fransa’da zaten var olan bu uçurum, yaklaşık son on iki yıldır kendisini çok daha çıplak biçimde gösteriyor. Çünkü insanlar mezun olduktan sonra iş bulamıyor. Öğrenciler, mezun oldukları liselere ve Parcoursup sistemi içerisindeki sıralamalarına göre istedikleri üniversiteye veya istedikleri bölüme değil, tırnak içinde, notları üzerinden “hak ettikleri” yerlere gönderilebiliyorlar.
Bu da ciddi bir toplumsal demoralizasyon yaratıyor; özellikle geleceğe ilişkin bir demoralizasyon. Çünkü insanlar terk edilmişlik duygusu yaşıyor. Okullar terk edilmiş durumda, polis şiddeti var, geleceksizlik var ve bütün bunlara karşı güçlü bir siyasal seferberlik de yok. Dolayısıyla tüm bunlar liselileri doğrudan etkiliyor.
‘FAŞİZMİN AURASININ İÇİNDEYİZ’
Fransa’nın 1968’den bugüne güçlü bir öğrenci ve gençlik hareketi geleneği var. Bugünkü mobilizasyonu bu tarihsel süreklilik içerisinde nereye yerleştiriyorsunuz? Önceki öğrenci hareketlerinden ayrılan yönleri neler?
Elbette bu seferberliği, liselerin harekete geçmesini ve protesto biçimlerini tarihsel olarak bir yere yerleştirebiliriz. 1968 hareketi, liselerden çok, bildiğimiz üzere üniversitelerde başladı; Sorbonne ve ardından farklı bir deneyim olarak Paris 8 Üniversitesi bu sürecin önemli merkezlerinden biri haline geldi. Çünkü o dönemde dünyada genel bir kalkışma dinamiği vardı, bunu unutmamak gerekiyor.
Vietnam Savaşı ve ona karşı gelişen protestolar, antimilitarist hareketler, aynı şekilde İkinci Dünya Savaşı sonrasında post-endüstriyel döneme geçişle birlikte yoğunlaşan işçi grevleri ve toplumsal adaletsizliğe karşı gelişen mücadeleler vardı. 1968 hareketi böyle bir bağlamın içine oturdu. Bugün ise başka bir bağlam var.
Çok açık konuşmak gerekirse artık iktidara yerleşmiş, küreselleşmiş bir faşizm dönemindeyiz. “Girdik mi, girmedik mi?” meselesi değil bu. Artık faşizmin aurasının içindeyiz, belki de tam ortasındayız. Yükselen faşist hareketler, aşırı sağ hükümetler ve hükümetlerin uyguladığı sosyal adaletsizlik politikaları üniversitelerin ve liselilerin hayatını ciddi biçimde etkiliyor.
Dolayısıyla bugünkü hareketin tarihsel bir arka planı var ve bunu 1968’e kadar götürebiliriz. Ama bunun yeni bir 1968 yaratıp yaratmayacağından emin değilim. Bunu görmek için beklemek gerekiyor. Şimdiden böyle bir tespit ve analiz yapmak çok erken olur.
Bence bundan daha önemli olan başka bir mesele var. Fransa’da orantısız biçimde yükselen bir polis şiddeti var. Özellikle geçen temmuz ayında Ulusal Meclis’te güvenlikle ilgili yasal düzenlemeler yapıldı. Bugün tanık olduğumuz şiddet mekanizmasını biraz da buradan okumak gerekiyor. Polis, bu düzenlemelerle birlikte şiddet kullanma konusunda kendisini daha muktedir hissediyor.
Eğitim alanındaki siyasallaşmayla birlikte ortaya çıkan şiddet, vandalizm ve çatışmaların tamamını liselilerin üzerine yüklemek, yalnızca aşırı sağın kullandığı bir söylem. Ancak aşırı sağ bunun karşı cephesini görmüyor: Devletin nasıl silahlandığını, devlet kurumlarının ve aygıtlarının nasıl orantısız biçimde kentsel şiddetin dinamiklerinden biri haline geldiğini görmek istemiyor.
Bunun en iyi örneklerinden birini son belediye seçimlerinde gördük. Saint-Denis’de Bally Bagayoko’nun belediye başkanı seçilmesinin ardından büyük bir tartışma yaşandı. Siyah bir siyasetçinin seçimi kazanması üzerinden kıyamet koptu. İşte Fransa’nın geldiği nokta bu. Irkçılık öyle bir seviyeye ulaşmış durumda ki bunun inanılmaz biçimlerine tanık oluyoruz.
Bu nedenle belki 1968’den de önceye bakmak gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı öncesindeki şiddet aurasının farklı biçimlerde yeniden ortaya çıktığını görüyoruz. 1920’lerden 1940’lara uzanan dönemde faşizmin İtalya’da ortaya çıkışı, Franco rejimi, Hitler ve Gestapo gibi tarihsel deneyimler vardı. Bugün bunun farklı biçimlerde ve daha küresel ölçekte işleyen örnekleriyle karşı karşıyayız.
Bütün bunları birlikte okumak gerekiyor. Bence liselilerin eylemlerini de tam buradan değerlendirmek lazım. Bu siyasal ve toplumsal öfke neden başka türlü kendisini ifade edemiyor diye sormak gerekir.
‘SİSTEME KARŞI BİRİKEN BİR ÖFKE VAR’
Peki, bu hareketin önümüzdeki dönemde öğrencilerin sınırlarını aşarak sendikalar, emekçiler ve diğer toplumsal kesimlerle birleşme potansiyelini nasıl görüyorsunuz? Bugün zaten sendikaların da eylemleri var. Bu hareket daha geniş bir muhalefete dönüşebilir mi ya da siyasal bir kırılma yaratabilir mi?
Şu çok açık ki önümüzdeki dönemde bir seçim var. Fransa’da zaten çok ciddi bir kamplaşma başlamış durumda. Özellikle LFI (La France insoumise) ile RN (Rassemblement national), yani sol ile aşırı sağ arasında çok ciddi bir siyasal çatışma var.
Bence liselilerin hareketi bu şekilde devam ederse Fransa’daki işçi hareketiyle buluşabilir. Dolayısıyla bunun daha geniş bir toplumsal seferberliğe dönüşme potansiyeli elbette var. Ama bunun Sarı Yelekliler (Gilets jaunes) hareketinde olduğu gibi ya da daha önce yaşanan başka toplumsal hareketlerde gördüğümüz ölçekte bir seferberlikle buluşup buluşmayacağını şimdiden öngöremiyoruz. Biraz bekleyip görmek gerekiyor.
Ancak çok açık biçimde bir potansiyel birikiyor. Marx’ın da işçi sınıfına ilişkin analizlerinde işaret ettiği gibi, sisteme karşı biriken bir öfke var. Bugün banliyöleri de işçi sınıfı hareketlerinin dinamikleri içerisinde okumak gerekiyor. Bu sınıfsal dinamik içerisinde baktığınız zaman banliyölerdeki öfke, liselilerin öfkesi ve üniversitelerdeki öğrencilerin öfkesi aslında daha genel bir toplumsal kızgınlığın ifadeleri olarak karşımıza çıkıyor.
Bu kızgınlık her zaman daha geniş bir toplumsal seferberliğe dönüşme potansiyeli taşıyor. Çünkü Fransa’nın tarihi, 1789 Fransız Devrimi’nden itibaren biraz da bunun üzerine kurulu.
Fransa, kendi politik tarihi içerisinde toplumsal hareketlerin ve protestoların önemli roller üstlendiği güçlü bir geleneğe sahip. Bu gelenek 1968’de kendisini çok daha güçlü biçimde gösterdi. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan öğrenci hareketi de yeni bir toplumsal dinamiğe ve daha geniş bir muhalefete evrilme potansiyelini elbette taşıyor.
‘AŞIRI SAĞ SÜREKLİ YENİ BİR DÜŞMAN ÜRETİYOR’
Az önce özellikle aşırı sağ ve güvenlikçi politikalara değindiniz. Bu durum aslında Fransa’yla da sınırlı değil. Son dönemde Almanya’da AfD’nin (Alternative für Deutschland) ciddi bir yükselişi var ve bu aynı zamanda bir korku da yaratıyor. Avrupa’da yükselen aşırı sağ politikaları nasıl ele almak gerekiyor? Buna karşı gerçekten güçlü bir muhalefet var mı? Sol güçlerin bu yükseliş karşısındaki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Elbette. Öncelikle aşırı sağın bu liseli eylemleri karşısındaki pozisyonuna bakalım. Aşırı sağ, yabancı kökenli liselileri “vandallar” ya da Fransızcada kullanılan ifadeyle “racailles”, yani “serseriler” olarak tanımlıyor. Onları devletin güvenlik söyleminin karşısına yerleştiriyor ve liselilere adeta birer teröristmiş gibi davranıyor.
Bu siyasal söyleme baktığımızda aslında tarihsel bir geleneğin içerisine yerleştiğini görüyoruz. Amerikalı tarihçi Robert O. Paxton, Faşizmin Anatomisi (The Anatomy of Fascism) kitabında faşizmin belirli temel dinamiklerinden söz eder. Biraz önce de bu nedenle bugün faşizmin tam ortasında olduğumuzu söyledim.
Faşizmi yalnızca milliyetçilik, ırkçılık, antisemitizm ya da kişilik kültü üzerinden tanımlayamayız. Bunlar İkinci Dünya Savaşı ve öncesindeki klasik faşizm tanımlarının unsurları. Fakat bugün ortaya çıkan ve bence çoktan oluşmuş olan bir hareket var; bu hareket, sistemin içerisine yerleşiyor ve giderek küreselleşiyor. Donald Trump örneğine ve ultra zenginlerin bu tür hareketlere verdiği desteğe baktığımızda da bunu görebiliyoruz. Muhafazakar ekonomik ve kurumsal elitlerle aşırı sağ arasında bir ittifak oluşuyor.
Paxton’ın analizinin önemli olduğu noktalardan biri de bu. Faşizm kendi başına iktidara gelmiyor. Kapitalizmin kriz dönemlerinde güçleniyor ve belirli siyasal, ekonomik ve toplumsal ittifaklar üzerinden iktidara yaklaşıyor.
Burada ne yazık ki sosyal demokratların tarihsel hatalarının da bu sürece nasıl alan açtığına ilişkin bir not düşmek gerekiyor. Aşırı sağ hareketler iktidarı ele geçirdiklerinde -ki bu çoğu zaman seçimler aracılığıyla gerçekleşiyor- geleneksel elitlerle yakınlaşarak işçi hareketlerini, solu ve genel olarak muhalefeti baskı altına alıyorlar.
Bugün Fransa’da, İtalya’da, Arjantin’de, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Almanya’da bunun farklı biçimlerini görüyoruz. Bu elbette umutsuzluk yaratmamalı, ancak ciddi bir radikalleşme sürecinin yaşandığını kabul etmek gerekiyor.
Aşırı sağ sürekli olarak bir “düşman” belirliyor ve bu düşman üzerinden kendi şiddet söylemini kuruyor. Bu radikalleşmenin güvenlik kurumlarına ve polise de yansıdığını görüyoruz. Bunu yalnızca Fransa için söylemiyorum; Almanya’da ve başka ülkelerde de benzer tartışmalar var.
Peki aşırı sağ bugün ne diyor? “Çok fazla göçmen geliyor, sosyal yardımlarımızı onlar alıyor” diyor. Eğitim alanına baktığımızda da benzer bir söylem var: “Çok fazla yabancı öğrenci alınıyor” deniliyor. Yabancı öğrencilerin eğitim için daha fazla para ödemesine yönelik politikalar da bu tartışmaların bir parçası haline geliyor.
Göç ile akademik yetersizlik veya eğitim standartlarının düşmesi arasında doğrudan bir bağ kurulmaya çalışılıyor. Oysa bu çok garip bir denklem. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde, İkinci Dünya Savaşı döneminde faşizmden kaçarak ülkeye göç eden çok sayıda akademisyenin Amerikan üniversitelerinin gelişimine yaptığı katkıyı biliyoruz.
Dolayısıyla burada bir “ulusal öncelik” söylemi kuruluyor ve bunun üzerinden sürekli yeni bir düşman üretiliyor. Bütün bunlar maddi ve sosyal sorunlarla da birleştiriliyor: “Sosyal yardımların parası yabancılara, göçmenlere gidiyor” deniliyor. Böylece göçmenler inanılmaz biçimde damgalanıyor ve hedef haline getiriliyor.
Aşırı sağ ideolojinin temel yöntemlerinden biri, var olan sosyal çelişkileri bu şekilde radikalleştirmek. Bunu okul ve eğitim sistemi üzerinden de yapıyor. Mesela liseliler okullarındaki yetersizlikler, öğretmen eksikliği ve eğitim koşulları nedeniyle sokağa çıktığında aşırı sağ bu kez, “Peki Cezayir bayrağının burada ne işi var? Filistin bayrağının ne işi var?” diyerek tartışmanın yönünü değiştiriyor.
Böylece hareketin asıl talepleri ikinci plana itiliyor. Polisin uyguladığı şiddet görünmez hale gelirken, birkaç gencin bir polisle yaşadığı çatışmanın görüntüleri sosyal medya üzerinden sürekli dolaşıma sokuluyor. Gençler bunun üzerinden damgalanıyor ve bütün sosyal hareket itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor.
Bugün aşırı sağın, ırkçılığın yanı sıra en önemli siyasal yöntemlerinden biri de tam olarak bu: Yabancı düşmanlığını derinleştirmek, toplumsal sorunları göçmenler üzerinden açıklamak ve var olan öfkeyi kendi siyasal potansiyeli doğrultusunda radikalleştirmek.