Yönetmen Yüksel Aksu: Eşit yurttaşlığa, birbirimizin diline ve kimliğine saygıya ihtiyacımız var

Barışın kalıcı olabilmesi için adalete, eşit yurttaşlığa ve birbirimizin diline, kimliğine saygıya ihtiyacımız olduğunu belirten Yönetmen Yüksel Aksu, “Başka türlü, bunca uygarlığa beşiklik etmiş Anadolu coğrafyasında huzura kavuşamayız” dedi.

YÜKSEL AKSU

Türkiye’de sanat, özellikle son elli yılda büyük bir militarist ve faşist propagandanın etkisi altında kaldı. Başta Kürtler ve Kürt meselesi olmak üzere toplumsal konular, sanat alanında çoğunlukla militarist ve egemen bakış açısıyla ele alındı.

Türkiye sinemasında Kürtleri ve Kürt meselesini egemen bakış açısının dışında ele alan yönetmenlerden Yüksel Aksu, sinema anlayışını ve Türkiye’de sanatın barış mücadelesindeki rolünü ajansımıza değerlendirdi.

‘SİNEMA, DÜNYAYA SORU SORMA İMKANI VERDİ’

Sinemaya tesadüfler sonucu başladığını belirten Aksu, nasıl başladığını ise şöyle anlattı:

“Biraz tesadüf sonucu oldu. Her kasaba çocuğu gibi garanti meslek vadeden bir iki fakülteye girdim ve bu okullardan atıldım. Her işte bir hayır vardır misali, o sıralar Güzel Sanatlar Fakültesinin sinema bölümü sınavları denk geldi. Girdim ve kazandım. Ama kafamda her zaman bir anlatıcılık fikri, sanat drama, öykü gibi hevesler vardı.

Çocukluğumdan beri insanları gözlemlemeyi, konuşmalarını dinlemeyi, hallerini ve tavırlarını aklımda tutmayı severim. Kasabada büyümek de insana böyle bir imkan veriyor; hayat sokakta, kahvede, çarşıda, evlerin içinde bütün canlılığıyla akıyor. Bende güçlü bir görsel hafıza ve anlatma isteği vardı. Sinema, bunların buluştuğu yer oldu.

Ama sinemaya yalnızca gördüklerimi kaydetmek için yönelmedim. Bir insanın gülüşünün arkasındaki kederi, bir kasabanın şenliğinin içindeki toplumsal çelişkiyi de anlatmak istedim. Sinema bana hem insanlarla muhabbet etme hem de yaşadığım dünyaya soru sorma imkanı verdi.”

‘YILMAZ GÜNEY İÇİN ÇUKUROVA NEYSE BENİM İÇİNDE EGE ODUR’

Filmlerinde Ege’deki yaşamı anlatırken toplumsal sorunlara da değinen Aksu, yerel bir hikayeyi anlatmanın yalnızca o bölgeyi anlatmak anlamına gelmediğini belirterek şunları söyledi:

“Bir bölgeyi, yerel bir hikayeyi anlatmak, yalnızca o bölgeyi anlatmak anlamına gelmiyor. Seyyar dondurmacının büyük şirketlerle mücadelesinde küçük esnaf, büyük-küçük sermaye ilişkisi de var. Bu mesele; süpermarketler ile bakkal, terziler ile konfeksiyon sektörü, küçük meta üretiminden büyük sanayi meselesine kadar uzanan sosyolojik bir durum. Bir kasabanın gündelik hayatında mikro düzeyde göç, sınıf, inanç ve siyaset de var.

Keza ikinci filmim ‘Entelköy Efeköy’e Karşı’da anlatmak istediğim de kentlerden kırlara yönelmiş komün hareketlerinin dünyanın her yerinde ve değişik zamanlarda olan biten bir süreç olduğudur.

Yine 2İftarlık Gazoz’un ana meselesi ‘oruç’, İbrahimi dinlerden Uzak Doğu dinlerine, hatta pagan ritüellerine kadar uzanan bir kavram. Yine ‘ölüm orucu’ eylemlerini Brahman rahiplerinden Amerikan feminist hareketine, oradan IRA’nın 80’lerdeki eylemlerine, 1982 Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlara, oradan 1984’teki Metris ve Sağmalcılar ölüm oruçlarına kadar uzanan geniş bir tarihsel perspektifte karşılaşırız.

En son filmim ‘Bak Postacı Geliyor’ mektup, şiir, vuslat ve 1960’lar Türkiye’sinin panoraması olarak yine Ege ve Muğla’da geçiyor. Ama mektup, şiir, aşk, kavuşma gibi duygular sadece Ege’ye ait şeyler değil. Mesele orada geçiyor olmasına rağmen bunlar yersiz yurtsuz, dünyalı konular.

Niye Ege’de geçiyor da Erzurum’da geçmiyor? Orası benim vakıf olduğum coğrafya ve toplumsal habitat. Kendimi inşa ettiğim bölgenin insanını, bireyini, kalabalığını resmetmeye çalışıyorum. Yaşar Kemal ve Yılmaz Güney için Çukurova neyse, benim için de Ege biraz öyle. Beslendiğim, inşa olduğum ve aynı zamanda vakıf olduğum bölge.”

‘SİNEMA BAZEN CEVAP YERİNE İÇİNDEN ÇIKAMADIĞIN SORUYU GÖRÜNÜR KILAR’

‘İftarlık Gazoz’ filminde ölüm oruçlarına değinen Aksu, filmde neden ölüm oruçlarına yer verdiğine ilişkin şunları ifade etti:

“‘İftarlık Gazoz’un merkezinde Adem var; onun çocukluğu, merakı, iradesi ve dünyayı anlamaya çalışması var. Ramazan orucu, filmin görünen hikayesinin önemli bir parçası. Bununla birlikte Türkiye’nin yakın tarihinde açlığın, bedenin ve iradenin bambaşka bir siyasal anlam kazandığı ölüm oruçları da var. Böyle bir tarihsel hafızayı tamamen dışarıda bırakamazdım. Ayrıca 12 Eylül askeri faşizminden sonra cezaevlerinde başka direniş çaresi kalmamış insanlarla ilgili tanıklıklarım, duyarlılıklarım oldu. Tanıdığım bir arkadaşımı ölüm oruçlarında kaybetmiştim. Muhtemelen bu acıların tezahürü olarak ortaya çıktı hikaye.

Burada iki orucu birbirine eşitlemiyorum. Dini bir pratiğin şartlarıyla ölüm orucunun koşulları ve talepleri aynı değil. Filmde kurduğum şey daha çok bir anıştırma: Çocukluğun masum görünen bir deneyimiyle yetişkinliğin ağır siyasal tarihi arasında, seyircinin düşünebileceği bir bağ. 12 Eylül’ün yarattığı kırılmayı, travmayı ve kefaret duygusunu da bu hikayenin arka planında düşündüm. Finali bu yüzden tek bir hükümle kapatmak istemedim. Sinema bazen cevabı vermekten çok, insanın içinden çıkamadığı soruyu görünür kılar.”

‘SİYASET SERTLEŞTİĞİNDE, GÜNDELİK HAYATA TAŞINDIĞINDA MESAFE BÜYÜYEBİLİYOR’

Filmlerinde yaşadığı coğrafyayı anlatırken Kürt karakterlere de yer veren Aksu, Ege halkının Kürt meselesine bakışına ilişkin şunları söyledi:

“Ege’yi tek bir görüşe sahipmiş gibi anlatamam. Burada da ülkenin geri kalanında olduğu gibi yakınlık, dayanışma, bilgisizlik ve önyargı yan yana bulunabiliyor. İnsanlar aynı tarlada, işyerinde, pazarda birlikte çalışırken birbirlerinin hayatına yaklaşabiliyor; fakat siyaset sertleştiğinde, televizyondaki dil gündelik hayata taşındığında mesafe de büyüyebiliyor.

Benim ilgilendiğim yer tam da bu çelişki. Bir insanı komşusu, iş arkadaşı olarak tanırken ona gösterdiğin yakınlıkla ‘Kürt meselesi’ denince zihninde beliren soyut korku arasındaki fark nedir? Sinema bu farkı gösterebilir. Ege’den bakmak, Kürtlerin yaşadıklarını onların yerine tarif etme hakkı vermez bize. Önce dinlemek, deneyimler arasındaki eşitsizliği görmek gerekir.

Ege’de de 90’lı yıllar boyunca Kürt-Türk kardeşliğini bozmak adına muhtelif provokasyonlar yapıldı. Fakat halk hiçbir zaman buna cevaz vermedi. Türk-Kürt kardeşliği münferit bazı olaylar ve dar grupların şovenizmi dışında, önemli bir mesele olarak gündem olmadı Ege Bölgesi’nde. “

‘MESELE SİYASET KONUŞAN FİLMLER YAPABİLMEK DEĞİL’

Türkiye’de yapılan politik sinemaya değinen Yüksel Aksu, politik sinemanın önünde duran engellere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Çok kıymetli filmler ve sinemacılar var. Ama politik sinemanın önünde üretim, gösterim, ekonomik baskı ve ifade özgürlüğü bakımından ciddi güçlükler de bulunuyor. Üstelik mesele yalnızca açıkça siyaset konuşan filmler yapabilmek değil. Bir karakterin geçim derdini, bir kadının hayatını, bir çocuğun korkusunu bütün nedenleriyle gösterebilmek de politik bir tutumdur.

Genel olarak ‘politik film’ adı altında ya indirgemeci, slogan atan, şablon sinema ya da karnından konuşan, ne söylediği belli olmayan filmler akla geliyor.

Ben bir filmin bildirinin resimlendirilmesine dönüşmesini istemem. Karakterler, görüşlerimizi doğrulamak için yaratılmış araçlar haline geldiğinde hayatın karmaşıklığı kayboluyor. İyi politik sinema, güçlü bir estetik biçim kurarken seyirciyi de düşünmeye davet eder. Bunun için hem sanatsal özgürlük hem de farklı hikayelerin seyirciye ulaşabileceği bir ortam gerekiyor.”

‘SİNEMA UZUN SÜRE BAZI HİKAYELERİ HİÇ ANLATMADI’

Sinemanın Kürt meselesine yönelik bakışını da değerlendiren Aksu, özellikle son 50 yıllık süreçte sinemanın nerede durduğunu şöyle aktardı:

“Bu yıllar boyunca çok sayıda insan hayatını kaybetti; aileler yas tuttu, yerinden edilme, korku, suskunluk ve karşılıklı güvensizlik kuşaklara yayıldı. Ege’de yaşayan biri de bunun dışında değildi. Askere giden gençlerin evlerini, buraya göç eden ailelerin hayatlarını, haberlerin ardından değişen konuşmaları aynı ülkenin parçaları olarak gördük.

Sinema bu sürece tek bir yerden bakmadı. Uzun süre bazı hikayeler hiç anlatılamadı ya da ancak dolaylı yollardan anlatılabildi. Sonra Kürt sinemacılar kendi dilleriyle, kendi hafızalarıyla daha güçlü biçimde söz almaya başladı. Bu, yalnızca sinema için değil, hepimizin birbirini anlama imkanı için önemliydi.

Yine de temsil meselesi bitmiş değil. Bir çatışmayı anlatırken insanları yalnızca asker, gerilla, mağdur ya da fail kimliğine indirgersek hayatlarının geri kalanını silebiliriz. Sinemanın görevi, acıyı yarıştırmadan ve sorumluluk sorusundan kaçmadan insanı bütünlüğü içinde gösterebilmek.”

‘SİNEMA BİRBİRİNİ HİÇ DİNLEMEMİŞ İNSANLARIN HİKAYELERİNİ ANLATMALI’

Sanatın barış mücadelesindeki rolünün, dinlenmemiş insanların hikayelerini anlatmak olduğunu belirten Aksu, şöyle konuştu:

“Barışı siyaset, hukuk ve toplumsal irade kurar; sanat onların yerine karar alamaz. Ama sanatın yapabileceği çok önemli bir şey var: Birbirini hiç dinlememiş insanların hikayeleri arasında bir karşılaşma yaratmak. Başkasının acısını soyut bir haber olmaktan çıkarıp hissedilebilir kılmak.

Bu, herkesi kolayca ‘aynı’ ilan etmek anlamına gelmiyor. Barış için geçmişte ne yaşandığını konuşabilmemiz, farklı hafızalara ve dillere yer açabilmemiz gerekiyor. Sanatçıdan beklediğim, hazır bir uzlaşma görüntüsü üretmesi değil; insanı susturan korkuyu ve alışkanlıkları sorgulaması. Bazen iyi anlatılmış bir hikaye, çok yüksek sesle söylenmiş bir slogandan daha uzun süre insanın içinde çalışır.”

‘Barış, sıvasız evler ile kerpiç evler arasında olacak’ sözünün doğru bir yerden baktığını belirten Yüksel Aksu, barış için ortak sınıfsal yarayı görmenin önemli olduğunu dile getirerek şunları söyledi:

“Bir tarafta evladını askere gönderen sıvasız ev, diğer tarafta evladını dağa uğurlayan kerpiç ev… İnsan bu evlerin kapısından içeri bakınca siyasetin büyük cümlelerinin gerisindeki anne babayı, kardeşleri, yarım kalmış hayatları düşünmeden edemiyor.

Bu ortak sınıfsal yarayı görmek kıymetli. Fakat barışı yalnızca ‘Hepimiz yoksuluz, hepimiz acı çektik’ cümlesine de bırakamayız. Acılar arasında benzerlikler olduğu gibi insanların yaşadığı farklı deneyimler, eşitsizlikler ve hak talepleri de var. Onları duymak gerekir.

Ben bu sözü, iki evin birbirinin yasını tanıması ve artık yeni bir yas üretmemek için konuşmaya başlaması olarak anlıyorum. O konuşmanın kalıcı olabilmesi için de adalete, eşit yurttaşlığa ve birbirimizin diline, kimliğine saygıya ihtiyacımız var. Başka türlü, bunca uygarlığa beşiklik etmiş Anadolu coğrafyasında huzura kavuşamayız.”