Kadın çalışmaları, feminist epistemoloji ve jineoloji alanındaki araştırmalarıyla uluslararası akademide tanınan İtalya Kalabria Üniversitesi sosyologlarından Prof. Laura Corradi, jineoloji üzerine yürüttüğü çalışmalarıyla önemli bir uluslararası başarıya imza attı. Laura Corradi, Tayland'ın Chiang Mai kentinde 26-30 Mayıs 2026 tarihleri arasında düzenlenen 12. Dünya Kadın Araştırmaları Kongresi'nde, "Sandra Harding'in Feminist Bilim Eleştirisinden Jineolojinin İnşasına" başlıklı araştırmasıyla en iyi araştırma ve üstün sunum ödülüne layık görüldü. Batı feminist epistemolojisi ile Kürt kadın özgürlük hareketinin geliştirdiği jineoloji yaklaşımı arasında kuramsal bir köprü kuran çalışmasıyla dikkat çeken Laura Corradi ile jineolojinin akademik ve toplumsal anlamını, dünya çapında gördüğü ilgiyi ve kadın özgürlük mücadelesine sunduğu katkıları konuştuk.
‘JİNEOLOJİ’YE VERİLMİŞ BİR ÖDÜL’
Başlarken, Tayland’da düzenlenen Dünya Kadın Araştırmaları Kongresi’nde son çalışmanız en iyi araştırma ve üstün sunum ödülüne layık görüldü. Bu ödül sizin için ne ifade ediyor ve araştırmanızın uluslararası düzeyde takdir görmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doğrusu, bu ödül benim için büyük bir sürpriz oldu. Çünkü yaptığım çalışmalar genellikle görünmez kalır. Ancak bir akademisyen-aktivist olarak yürüttüğüm bu çalışmanın takdir görmesinden gerçekten mutluluk duyuyorum.
Bu tür çalışmalar, çoğu zaman tarafsız olmadığı gerekçesiyle değerlendirilir. Bu yüzden, Dünya Kongresi düzeyinde uluslararası bir platformda araştırmamın en iyi çalışma olarak takdir edilmesi bana büyük bir mutluluk verdi. Öte yandan, bu ödülün, son onlarca yıldır bilimin feminist eleştirisini ve Kürt kadınları için jineolojinin soy kütüğünü öne çıkaran bir çalışmaya verilmiş olmasından da ayrıca mutluyum.
Bu yaklaşım oldukça ilgi çekici bir öneri sunuyor ve bir bakıma feminizmin de ötesine geçiyor. Feminizm, ataerkil bilimi, kapitalist bilimi ve sömürgeci bilimi eleştirdi; ancak bilimin kendisini bütünüyle yapı söküme uğratmayı ve feminist bakış açısından hareketle farklı temeller üzerine yeni bir bilim inşa etmeyi hiçbir zaman tam anlamıyla başaramadı.
‘ABDULLAH ÖCALAN YENİ BAKIŞ KAZANDIRDI’
Çalışmanızda trinity of power (iktidar üçlemesi) kavramını temel bir kuramsal çerçeve olarak kullanıyorsunuz. Bu kavramı ilk kez nasıl geliştirdiniz ve sizce hangi kuramsal boşluğu dolduruyor?
İktidar üçlemesi fikri bana, kesişimsel bir feminist olmam nedeniyle geldi. Çünkü ben kapitalizm, devlet ve ataerkillik arasındaki kesişim noktalarına bakıyorum. Kendi yaşamım da bunu şekillendirdi. Bir dönem fabrika işçisiydim ve yazdığım ilk kitabı da kadın işçi arkadaşlarımla birlikte kaleme aldım. Kitap, çifte sömürüyü ele alıyordu. Bir yanda mavi yakalı bir işçi olarak fabrikadaki sömürü, diğer yanda ise ataerkilliğin sömürüsü. Ancak Abdullah Öcalan'ın analizi buna devletin rolünü de ekledi. Çünkü sol hareket içinde insanlar çoğu zaman devletin "biz" olduğunu düşünürler.
Oysa bu doğru değildir. Devlet ile toplum iki farklı şeydir. Ve devlet çoğu zaman toplumun yanında değildir. Aslında bunlar bir iktidar üçlemesi oluşturur; çünkü en başından beri birlikte hareket etmişlerdir. Abdullah Öcalan'ın ve daha birçok düşünürün çalışmalarını takip ettiğimizde, son 5 bin yıl boyunca yerleşik hayata geçişin ve tarımın başlamasının birikim olanağını yarattığını görebiliriz.
Birikimin başlaması şehir devletlerinin ortaya çıkışıyla birlikte gerçekleşti. Birikim imkânı, daha fazla biriktirebilen erkeklere ve daha fazla biriktirebilen klanlara daha yüksek bir statü kazandırdı. Böylece kadınlar köleleştirilmeye başlandı ve mümkün olduğunca çok çocuk, yani mümkün olduğunca çok emek gücü üretmeleri beklendi.
Bir aile ya da klan ne kadar çok savaşçıya sahip olabiliyorsa, klanın ve özellikle de klandaki erkeklerin statüsü o kadar yükseliyordu. Çünkü o dönemde kadınlar sürekli çocuk doğurmakla meşguldü. Dolayısıyla bu iktidar üçlemesi son derece sağlam bir yapıdır ve 5 bin yıllık bir geçmişe sahiptir. Bu nedenle, tek bir sistem olarak birlikte analiz edilmesi gerekir. Benim "üçleme" kavramını kullanmamın nedeni de budur.
İktidar üçlemesi hakkında daha fazla okumak isteyenler için şunu da belirtmek isterim. Geçtiğimiz ay, Mayıs ayında, Venedik Üniversitesi Yayınları (Ca' Foscari Press), Trinity of Power (İktidar Üçlemesi) başlıklı çalışmamı yayımladı. Bu çalışmada hem bu üçlü yapının birbirleriyle olan ilişkisini hem de Kürt kadınlarının iktidar üçlemesini aşmaya yönelik siyasal önerilerini analiz ediyorum.
‘ÖCALAN DOĞRUDAN DEMOKRASİNİN MÜMKÜN OLDUĞUNU GÖSTERDİ’
Araştırmanızda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın düşünceleri ve özellikle demokratik konfederalizm fikri çerçevesinde Rojava deneyimi nasıl bir kuramsal ve siyasal referans noktası oluşturuyor? Bu ilişki ağırlıklı olarak kuramsal bir düzeyde mi kuruluyor, yoksa doğrudan saha deneyimine de dayanıyor mu?
Aslında bu yaklaşım, sahadaki deneyimlerden besleniyor. Çünkü ben yalnızca eylem araştırması (action research) yapıyorum. Sadece akademik araştırma yapan biri değilim; bu benim çalışma tarzım değil.
Ben eylem araştırması yapıyorum ve aynı zamanda katılımcı eylem araştırması yürütüyorum. Metodoloji, kesişimsel metodoloji, toplumsal cinsiyet ve bilim dersleri veriyorum. Toplumsal açıdan faydalı araştırmalar yapmayı seviyorum. Yani çalışmalarımı topluluklarla birlikte ve onların ihtiyaçlarını temel alarak yürütüyorum.
Abdullah Öcalan'ın bana öğrettiği ve Rojava'daki deneyimin bana gösterdiği şey, doğrudan demokrasinin mümkün olduğudur; doğrudan demokrasiyi yaşayabilmenin, kararları doğrudan alabilmenin ve özerk yönetimler kurabilmenin mümkün olduğudur. Bu nedenle Qamişlo'da bulunduğumda ve Maxmur Kampı'nı ziyaret ettiğimde gördüğüm şey, karar alma süreçlerine inanılmaz düzeyde bir katılımdı. Özellikle de kadınların bu süreçlerde sergilediği olağanüstü özneleşme ve özerklik beni çok etkiledi.
Dünyanın başka yerlerinde de doğrudan demokrasi örnekleri gördüm. Ancak Abdullah Öcalan'ın özellikle Bir Halkı Savunmak ve Özgürlüğün Sosyolojisi adlı eserlerinde ortaya koyduğu biçimiyle bir doğrudan demokrasi anlayışına rastlamadım. Bu iki kitabı herkese güçlü biçimde tavsiye ediyorum. Çünkü hem teorik hem de pratik açıdan, yerli ve kadim halkların doğrudan demokrasi deneyimlerinin ötesine geçen bir perspektif sunuyorlar.
‘JİNEOLOJİ FEMİNİST EPİSTEMOLOJİNİN ÖTESİNE GEÇTİ’
Jineolojiyi hem Kürt kadın hareketi içinde hem de daha geniş anlamda epistemoloji bağlamında nasıl konumlandırıyorsunuz? Bu yaklaşım, egemen akademik bilgi üretimi biçimlerinden hangi temel yönleriyle ayrışıyor?
Demokratik konfederalizm, yerli ve kadim toplulukların farklı doğrudan demokrasi deneyimlerinin ötesine geçtiği gibi, jineoloji de feminist epistemolojinin bir adım ötesine geçmekte. Feminist epistemoloji, özellikle Sandra Harding'in çalışmaları sayesinde, 1970'lerden ve 1980'lerden bu yana çok önemli bir rol oynadı. Bilimin; birikimin, ataerkilliğin ve sömürgeciliğin çıkarları doğrultusunda inşa edilmiş bir yapı olduğunu eleştirdi.
Kadınların aşağı olduğunu sözde kanıtlayan, Batı bilimiydi. Sömürgeleştirilen renkli halkların aşağı olduğunu iddia eden, Batı bilimiydi. Kapitalist üretim tarzını daha üretken ve daha rasyonel göstererek, yeniden üretime dayalı üretim biçimlerinin aşağı olduğunu ileri süren de Batı bilimiydi.
Engelli bireylerin aşağı olduğunu, heteroseksüel olmayanların ve ikili cinsiyet sisteminin dışında kalan insanların aşağı olduğunu iddia eden de Batı bilimiydi. İnsanların her zaman diğer hayvanlardan daha zeki olduğunu ileri süren de yine Batı bilimiydi. Bununla birlikte elbette birçok önemli keşfe de imza atmıştır. Ben Batı biliminin faydasız olduğunu ya da şimdi her şeyin çöpe atılması gerektiğini söylemiyorum. Söylemek istediğim şu: Bugün Batı bilimi, bizzat kendi yarattığı sorunları — çevresel sorunları, toplumsal sorunları ve sağlık sorunlarını — çözmekte yetersiz kalmaktadır.
‘BİLİMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK ZORUNDAYIZ’
Yine çalışmalarınızda “Radikal eko-demokrasi” kavramını Rojava deneyimi üzerinden tanımlıyorsunuz. Sizce bu model mevcut Batılı demokratik sistemlere gerçek bir alternatif oluşturabilir mi, yoksa daha çok belirli bir bağlama özgü bir deneyim olarak mı kalacaktır?
Radikal eko-demokrasi, bence son derece güzel ve pratik bir fikirdir. Eğer bilimi yeniden düşünebilir, bilimi ortak yarar, insanların sağlığı, insanların refahı, farklılık içinde eşitlik ve farklılığa saygı temelinde yeniden kurabilirsek, o zaman doğayla daha sağlıklı bir ilişki geliştirmeye başlayabilir ve doğanın bir parçası olduğumuzu hissedebiliriz. Radikal eko-demokrasi; eko-tarım, eko-endüstri geliştirmek ve kapitalizmin meta ve mal satma ihtiyacına göre şekillendirdiği toplumsal olarak inşa edilmiş ihtiyaçların ötesine geçmek demektir. Eğer doğayla ve birbirimizle bu tür bir ilişki kurabilirsek—demokrasi, ekoloji, toplumsal denge ve uyum temelinde—barışı da sağlayabiliriz.
Demokratik Konfederalizm, bugün tüm devletlerin savaşa doğru yöneldiği bir zamanda, silahlı çatışmalardan kaçınmak için başarılı bir yöntemdir. Çünkü savaş kârlıdır ve eski Yunanların dediği gibi, savaş tanrısı uyandığında kendi yerinde kalmaz, her yere gider. Savaş tanrısı uyanmıştır ve ne yazık ki tüm dünyada giderek daha tehlikeli ve daha acımasız silahlı çatışmalar yaşanmaktadır.
Filistin halkının, Ermeni halkının, Kürt halkının ve Afrika ve Güney Amerika’daki birçok başka ülkede devam eden soykırımları düşünüyorum. Dolayısıyla, toplumu, üretimi, bilimi ve birbirimizle ilişkilerimizi yeniden düşünerek radikal bir eko-demokrasi kurabiliriz.
‘KEŞİSİMSEL İTTİFAKLAR KURMALIYIZ’
Uzun yıllardır hem akademide hem de aktivizm alanında, farklı mücadele sahalarında çalışmalar yürütüyorsunuz. Sizce bugün genç araştırmacılar ve feminist hareketler açısından en acil kuramsal ve siyasal görevler nelerdir?
Aman tanrım, ne kadar zor bir soru! Genç araştırmacılara ve feminist hareketlere bugün neyin önemli olduğunu söyleme konusunda ben kimim ki? Ancak eğer bana en acil teorik ve politik görevlerin ne olduğunu sorarsan, cevabım “ittifaklar” olur. İttifaklar bugün stratejiktir ve başarılı, uzun ömürlü ittifaklar kurabilmek için aramızdaki etik sorunlarla, yani toplumsal cinsiyet sorunları, ayrımcılık ve şiddet sorunlarıyla yüzleşmemiz gerekir.
Kendi içimizdeki etik sorunlara bakmalıyız, çünkü ilişkilerimizde hâlâ çok fazla cinsiyetçilik, ataerkillik ve şiddet bulunmaktadır. Güçlü ittifaklar kurabilmek için, elimden geldiğince kesişimsel ittifaklar üzerine yazdım ve bunları pratiğe dökmeye çalıştım. Bu ittifakların başarılı olabilmesi için kendi içimizdeki bazı sorunları kesinlikle çözmemiz gerekiyor.
Bu benim için birinci önceliktir, çünkü kesişimsel ittifaklara ihtiyacımız var ve “temiz, açık ve net” olmamız gerekiyor. Kesişimsel ittifaklar, toplumsal hareketlerin birlikte çalışması anlamına gelir. İşçi hareketleri, feminist hareketler, etnik hareketler, göçmen hareketleri, ırkçılık karşıtı hareketler, din, kültür ve dil özgürlüğü hareketleri—tüm bu hareketler birlikte çalışmaya başlamalıdır.
Bu son derece önemlidir. Kesişimsel ittifaklar olmadan toplumsal koalisyonlar kuramayız. Ve savaş zamanlarında toplumsal koalisyonlar, güçlü toplumsal bloklar hayati önemdedir; onsuz yapamayız. Dolayısıyla kesişimsel ittifaklar, toplumsal koalisyonlar kurma amacına hizmet eder. Bunlar olmadan devletler savaşa gider ve gençlerimiz de onları takip eder.
‘HAKİKATLE YÜZLEŞMELİYİZ’
Laura aydınlatıcı değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederim. Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?
Son olarak “hakikat” meselesine değinmek istiyorum. Kendi saflarımızı üstün gelme kaygısından, rekabetten, adil olmayan rekabetten, öfkeden ve ayrıca kadınlar arasındaki çatışmalardan arındırmamız gerekir. Hakikat sorununu ortaya koymalı, kendimize karşı dürüst olmalı, kendimize sadık kalmalı ve ortak yararı ufkumuz olarak benimsemeliyiz.
Bölücü olamayız. Sorumsuz davranamayız. Ve etkili olmalıyız; çünkü bugün etkili olmamak gerçekten kendimize karşı bir suçtur.
Laura Corradi kimdir?
Prof. Laura Corradi, İtalya’nın önde gelen ekofeminist akademisyenlerinden biridir. Akademik kariyerine Kaliforniya Üniversitesi, Santa Cruz’da sosyoloji alanında doktora yaparak başlayan Prof. Laura Corradi, aktüel olarak Kalabria Üniversitesi (Università della Calabria) Sosyal ve Siyasal Bilimler Bölümü’nde profesör ve araştırmacı olarak görev yapıyor. Aynı üniversitede 22 yılı aşkın süredir üzerine çalışmalar yürüttüğü Dekolonyal Feminist Queer Laboratuvarı’nın direktörlüğünü yapan Prof. Laura Corradi, “Kadın Bilimi ve Kesişimsel Metodoloji” dersleri vererek toplumsal cinsiyet çalışmalarına öncülük ediyor.
Laura Corradi’nin araştırmaları, ekofeminizm, toplumsal cinsiyet ve kesişimsel metodoloji, kadın sağlığı, çevresel adalet ve yeni üreme teknolojileri üzerine yoğunlaşmaktadır. Tüp bebek, taşıyıcı annelik ve kadın bedeninin ticarileştirilmesi (sembolik şiddet) konularındaki çalışmaları hem akademik dünyada hem de feminist aktivizm alanında geniş yankı uyandırmaktadır.
Toplumsal cinsiyet ve feminist teori alanlarında da kapsamlı çalışmalar yürüten Prof. Laura Corradi, Kürt Kadın Hareketi ve Jineolojiyle de yakından ilgileniyor.