GÖRÜNTÜLÜ

Avesta: Oyalama taktikleriyle ne süreç gelişir ne 100 yıllık sorun çözülür

KCK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Sozdar Avesta, “Eğer sorunun çözümü için Önderliği muhatap alıyorlarsa o zaman ona göre yaklaşım sergilemeliler. Oyalama ve süreci uzatma taktikleriyle ne süreç gelişir ne de 100 yıllık sorun çözülür” dedi.

SOZDAR AVESTA

Stêrk TV’de yayınlanan özel bir programa katılan KCK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Sozdar Avesta, gündeme ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin 27 Şubat 2025 yılından bu yana yürütüldüğünü belirten Avesta, iktidarın adım atmamasından kaynaklı sürecin tıkanma aşamasına geldiğini söyledi. Özellikle Önder Apo ile görüşmelerin sürekli kesintiye uğratılmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayan Avesta, “Eğer birileri bu sorunu çözmek istiyorsa en başta Rêber Apo’nun pozisyonundan başlamalıdır. Rêber Apo için kanunlar çıkarılmalı, fiziki özgürlüğü sağlanmalı, sağlıklı, güvenli yaşaması ve özgür bir şekilde çalışması için koşullar oluşturulmalıdır. Önderliğin sorunu diyalog, müzakere yoluyla ve masada çözebilmesi gerekir. Bunlar temel taleplerimizdir. Sorun ancak bu şekilde çözülür” dedi.

Basında tartışılan 7 maddelik raporun kendilerine resmi olarak ulaşılmadığını da vurgulayan Avesta, ancak Rêber Apo’dan resmi bir mesaj gelmesi halinde konuyu tartışacaklarını ifade etti. Sürecin müzakere ve mücadele süreci olduğunun altını çizen Avesta, Kürt halkı başta olmak üzere Türkiye halklarının sürece sahip çıkmaları ve bu temelde mücadele etmeleri gerektiğini kaydetti. İktidarın bir tarafta, ‘Demokrasiyi geliştireceğim, Kürt sorununu çözeceğim’ söylemlerinde bulunduğunu fakat diğer taraftan da muhalefet partisi olan CHP’ye saldırdığının altını çizen Avesta, bu durumun süreci sabote etmek olduğunu ifade etti.

ABD-İsrail ve İran savaşına değinen Avesta, İran’ın Kürt halkı ile İran halklarına zulmederek rejimini daha fazla sürdüremeyeceğini, tek çözümün iç sorunlarını çözüp demokratik bir cumhuriyet inşa etmeleri olduğunu belirtti. Avesta, Rojhilat’ta Kürt halkına yönelik katliam ve saldırıların devam etmesi halinde Özgürlük Hareketi olarak, halkı savunacaklarını söyledi.

Geçici Suriye hükümetinin YPJ’nin statüsünü tanımak istememesine tepki gösteren Avesta, Şam’ın hala Baas rejiminin kanunlarını esas aldığına dikkat çekti. YPJ savaşçılarının Suriye topraklarının özgürleştirilmesinde büyük rol oynadığını, bedel ödediğini sözlerine ekleyen Avesta, “YPG-YPJ ve QSD o toprakları özgürleştirmeseydi şu an orada DAİŞ vardı. O zaman Suriye geçici hükümeti nasıl iktidar olacaktı? Bu güçler DAİŞ’e karşı savaşarak o bölgeleri özgürleştirip, şehitlerinin isimlerini okullara vermişler ve diyorlar ki sizin bu isimleri değiştirmeniz lazım. Böyle bir şey kabul edilemez.  Kadın özgürlük çizgisi Rojava Devrimi için de elbette ki kırmızı çizgidir. Buna karşı halkın direnişi çok önemlidir. Halkımız bilmelidir ki; bu entegrasyon süreci hem mücadele, hem direniş, hem de itiraz sürecidir” diye konuştu.

Bildiğiniz uzun bir süre Rêber Apo ile görüşme yapılmıyordu. Bu da büyük tepkilere neden oldu, hareket tarafından da sürecin tıkanması olarak ifade edildi. 5 Mayıs’ta da Apocu Hareket adına Mustafa Karasu ile birlikte bir basın açıklaması yaptınız. Bu basın toplantısında sürecin tıkanmasının sebebini Rêber Apo’nun statüsünün tanınmaması ve devletin adım atmaması olarak belirttiniz. 24 Mayıs günü ise 2 ay sonra Rêber Apo ile bir görüşme gerçekleştirildi. Bu görüşmenin yapılmasının ardından süreçte yaşanan tıkanıklığın aşıldığını ya da engel kalmadığını söyleyebilir miyiz? Çünkü bu konuya ilişkin birçok tartışma yürütülüyor. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz ve sürecin sağlıklı yürütülmesi için hangi adımların atılmasını bekliyorsunuz?

Haziran ayındayız, 1 Haziran Hamlesi’nin 22. Yıldönümü, öncelikle bu hamleye öncülük edenleri, komployu sonuca götürmek isteyen dış güçlerin ve tasfiyecilerin karşısında durdukları için, hamleye öncülük ederek şehit düşen heval Erdal, heval Nûda ve heval Adil şahsında tüm özgürlük mücadelesi şehitlerini saygı ve minnetle anıyorum. Haziran ayı direnişle dolu bir aydır, çok değerli şehadetlerin yaşandığı bir aydır. 7 Haziran heval Filiz Yerlikaya’nın (Gulan) şehadet günü, heval Sema Yüce, fedailik çizgisini geliştiren özgürlük tanrıçası heval Zilan (Zeynep Kınacı) da Haziran ayında şehit düştü. Mücadelemiz bu değerli yoldaşlarımızın çizgisinde büyüdü ve bugün de o şehitlerimize minnettarız.

Eğer bugün Kürdistan halkı için özgürlük mücadelesi yürütülüyorsa ve Kürt halkı, bölge halkı hakları için mücadele ediyorsa bu şehitlerin sayesindedir. Şehitlerimiz şüphesiz tarihi rol ve misyonlarını oynamışlardır. Onlar bizim en büyük değerlerimizdir. Bir kez daha şehitlerimizi minnetle anıyorum ve onlara verdiğimiz sözü yerine getireceğimizi bir kez daha yineliyorum. Bu vesileyle şehitler çizgisinde bu mücadeleyi büyüten ve şehitler çizgisine büyük bir anlam kazandıran Rêber Apo’yu da saygı, sevgi ve özlemle selamlıyorum.

53 YILLIK BİR MÜCADELE VAR

Sorduğunuz soru gerçekten de çok önemlidir. Sizin de belirttiğiniz gibi 27 Şubat 2025 yılından bu yana Barış ve Demokratik Toplum Süreci, Kürdistan, Türkiye ve bölge halkının gündemindedir. Bu kadar önemli ve anlamlı bir süreç olduğu için her zaman dikkat çekiyor. Çünkü 100 yıllık bir sorun çözülmeye çalışıyor. 53 yıllık bir mücadele var, onlarca yıl silahlı mücadele yürütüldü. 27 Şubat 2025 yılında ise Barış ve Demokratik Toplum açıklamasıyla bu süreç başladı. Sürecin şu an hangi aşamada olduğuna, neler yaşandığına ilişkin elbette önemli değerlendirmeler yapmak gerekir. Fakat öncelikle şunu belirtmek istiyorum; süreç bu şekilde olmaz. Daha önce de eleştirisi yapıldı, öyle ayda bir, -ki bu son dönemde 2 ay oldu- sadece bir heyetin Rêber Apo ile görüşmeye gitmesi ve kamuoyuna kısa bir açıklama yapması, bu şekilde ne süreç anlaşılır, ne süreç gelişir ne de 100 yıllık sorun çözülür.

Bundan dolayı mesele sadece görüşme yapılmaması değil, bundan önce de uzun yıllar boyunca tecrit devam etti. 27 yıldır İmralı’da hukuk ve kanun işletilmiyor, farklı kanun ve yasalar işletiliyor, bütün bunları defalarca dile getirdik, tüm kamuoyu da bunu biliyor, Avrupa mahkemelerinde de bu konuda onlarca dosya hazırlandı. 5 Mayıs’ta yaptığımız açıklamada, sürecin hangi aşamaya geldiğini, neler yaşandığını kamuoyuyla paylaştık. O günden sonra da yönetimimiz birçok kez açıklama yaptı, durumu değerlendirdi. Bizim açıklamamızdan birkaç saat sonra da MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli grup toplantısında bir açıklama yaparak bazı olumlu sözler de sarf etti. Rêber Apo, kuruluşundan günümüze kadar bu hareketin lideri ve öncüsüdür, bu halkın önderidir, kadınların önderidir. Bu yüzden Rêber Apo başmüzakerecimizdir, bu sorunun çözümünün muhatabıdır.

Bunu sadece 5 Mayıs günü söylemedik; zaten öyleydi. 5 Mayıs’ta ise Rêber Apo devreye girmeden bir şeyin olmayacağını belirttik. Eğer birileri bu sorunu çözmek istiyorsa en başta Rêber Apo’nun pozisyonundan başlamalıdır. Rêber Apo için kanunlar çıkarılmalı, fiziki özgürlüğü sağlanmalı, sağlıklı, güvenli yaşaması ve özgür bir şekilde çalışması için koşullar oluşturulmalıdır. Sorunu diyalog, müzakere yoluyla ve masada çözebilmesi gerekir. Bunlar temel taleplerimizdir. Sorun ancak bu şekilde çözülür. Dediğim gibi, açıklama yaptığımız gün, Bahçeli de Önderliğin, Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü olmasını önerdi. O dönem kamuoyu da biz de konuyu tartıştık, eğer gerçekten bu şekilde adımlar atılırsa pozitif hamleler gelişebilir diye. Fakat kısa bir süre sonra yine Devlet Bahçeli bu sefer yazılı bir şekilde söylediklerinin tam tersi bir açıklama yaptı. Bu sefer meseleyi farklı bir şekilde ele aldı.

SORUNUN ÇÖZÜLMESİ RÊBER APO’NUN STATÜSÜNDEN BAŞLIYOR

Biz de Hareket olarak bu açıklamaya karşı yazılı bir açıklama yaparak tavrımızı ortaya koyduk. O açıklamamız da bir kez daha belirttik; Özgürlük Hareketi olarak olumlu bir şey söyleyip sonrasında tam tersi şiddet dilini kullanmasını kabul etmediğimiz belirttik. Meseleye sadece söylem değil, mesele elbette ki bir zihniyetten, bir yaklaşımdan geliyor. Sorunu çözmek değil de bir araç olarak ele almaktan geliyor, yani araçsallaştırılıyor sorun. Bu yüzden bu sorunun çözülmesi Rêber Apo’nun statüsünden başlıyor. Bahçeli’nin o yaklaşımında Kürt sorununun nasıl çözüleceğine ilişkin ne bir yorumu var ne pozitif bir değerlendirmesi var. Rêber Apo’nun pozisyonunu getirip hareket tasfiye ve dağıtma koordinatörü yapmak. Buna şiddetli bir şekilde karşı çıkarak tavrımızı ortaya koyduk. Bir kez daha tekrarlıyoruz; bu saygısızlık kabul edilemez. Herkes bu konuya, konunu ağırlığına ve Rêber Apo’nun pozisyonuna göre hareket etmelidir. Buna göre bir dil kullanmalı, buna göre bir yaklaşım sergilemelidir.

Eğer gerçekten sorunun çözümü için Rêber Apo’yu muhatap alıyorlarsa o zaman ona göre yaklaşım sergilemeliler. Bir gün "gelsin mecliste konuşsun, siyasi parti grup toplantısında konuşsun; ertesi gün de "Hareketini dağıtsın, sonra da cezaevinde yatmaya devam etsin" diyecek. Bu açıklamalar oyalama ve süreci uzatma taktikleridir. Bunlar kabul edilemez ve bu yaklaşımları reddediyoruz. Bunun karşısındayız. Bunun böyle bilinmesi gerekir.

Bu açıklamaların ardından 24 Mayıs’ta heyet tarafından bir görüşme yapıldı. Görüşmenin ardından heyet tarafından kanun düzenlemesi için bir rapor hazırlandığı kamuoyuna açıklandı. Bazıları raporun 7, bazıları da 9 madde olduğunu söylüyor. Şunu belirtebilirim ki; Hareket olarak bize Rêber Apo’dan resmi bir mesaj gelmedi. Bunun Rêber Apo’dan bize gelmesi lazım. Şu an basında yürütülen tartışmalar -elbette resmi bir heyettir, görüşmeler yapıp kamuoyuna açıklamalar yapıyorlar- önemli ve değerlidir, sürecin bir parçasıdır, bunu önemli görüyoruz. Ama bu sorun sadece bu şekilde çözülmez. Sorunun çözülmesi için bir tarafta muhatap Rêber Apo’dur, Rêber Apo’nun muhatabı da Özgürlük Hareketi’dir. Birlikte diyalog yoluyla, tartışmalar yürüterek bu sorun çözülebilir. Bundan dolayı da hazırlanacak olan kanunun bir temel olması ve bununla bağlantılı olarak hamleler geliştirilmesi gerekir. Sorunun çözülmesi için ne gerekiyorsa ona göre adımlar atılmalı. Ama buna ilişkin bize resmi olarak bir şey gelmedi. Görüşmede bunu tartışmışlar, Rêber Apo bazı görüşlerini heyetle paylaşmış. Hükümet ve heyetin de bunları tartışmaları, kanunlarını hazırlamaları, Rêber Apo’ya götürmeleri, Rêber Apo ile de ortak bir değerlendirme yapmaları ve Rêber Apo’nun da bize iletmesi gerekir bu değerlendirmeleri. Bizim de görmemiz ve buna göre Rêber Apo’nun kararlaştırması gerekir. Bu iş böyle yürür. Öyle birilerinden duymakla olmaz.

Süreçle ilgili tartışmaları biz de takip ediyoruz, kamuoyunda bazı kesimlerin şüpheleri var. Neden? Çünkü söylenen şeylerle yapılan şeyler birbirini tutmuyor. Doğal olarak bir şüphe yaratıyor bu durum. Her gün bir şey söyleniyor ama pratikte adım yok. Mesela 27 Mart’ta şu an yürütülen tartışmalar bir harita olarak gündeme gelmişti. Şu an tartışılan şeylerin 27 Mart’tan bu yana yasallaşması gerekirdi. Nisan’da yasallaşması gerekirdi. Fakat Nisan ayında görüşmeler yapılmadı, Mayıs’ın sonunda görüşmeler oldu. Şimdi de Haziran veya Temmuz ayında, meclis tatile girmeden önce konuya ilişkin kanunlar çıkacaktır. Bunlar şu an sadece tartışılıyor.

Bu yaklaşımlardan dolayı bazı kesimler iktidarın süreci seçim için kullandığını belirtiyor. Sürecin uzatılması kamuoyunda var olan güvensizliğin daha büyümesine neden oluyor.

Eğer Haziran veya Temmuz ayında konuşulanlar hayata geçirilirse, bu güvensizlik derinleşmez. Yürütülen tartışmalarda sürece desteğin azaldığını söylüyorlar. Peki, neden azalıyor? Çünkü güvensizlik artıyor. Sadece bu süreçle de ilgili değil. Demokrasi, birlik, özgürlük, olumlu adım atma adına hiçbir hamle geliştirilmiyor, dil değiştirilmiyor. Mesela kullandıkları dil hala ilk günlerdeki gibi. Bahçeli’nin röportajı bile baştan sona ‘terörsüz Türkiye’ ve ‘terörün tasfiye edilmesi’ şeklindedir. Peki, sorunun çözümü nerede? Sorun nasıl çözülecek? Daha önce de arkadaşlarımız bunun cevabını verdi; kanunların çıkması her şeyi çözecek mi? Hayır, bunu da biliyoruz. Kendilerine göre diyorlar ki, "kanun çıktığında suç işleyenler ve suç işlemeyenler, isteyen gelsin, istemeyen gelmesin, gelmeyenleri de üstüne gidip yok edeceğiz."

Kürdistan dağlarına çıkıp on yıllarca mücadele edenler, kendilerini feda ettiler, tüm varlıklarını halkının devrimine adadılar. Bu insanlar durmuş bir kanun çıksın da gidelim mi diyorlar. Şu an zaten pişmanlık kanunu var. Pişmanlık kanunu toplumda kim bir suç işlemişse hemen bundan faydalandırıp bırakıyorlar. Pişmanlık kanunu var zaten. Bu yüzden kanun çıktığında sanki sabaha sorun çözülecek gibi bir yaklaşım olmamalıdır.

Bu sorun nasıl çözülür? Elbette ki topluma mal edilmelidir. Toplum tüm gücüyle bu konu üzerinde durmalı, mücadele etmeli. Sadece açıklamalarla değil daha çok adaletsizliğe, haksızlığa karşı çıkmalı, çözüm için tavır almalı, bir duruş sergilemeli. Özgürlük Hareketi olarak elbette ki üzerimize düşen rolü Rêber Apo çizgisinde hazırlıklarımız yapıyoruz. Mücadelemizi de bu temelde veriyoruz.

Süreç mücadele ve müzakere sürecidir. Mücadele ve müzakere içe içe yürütülür. Kanun çıkacak diye mücadele edilmeyecek mi? Mücadele her şekilde, her alanda yürütülmeli ve Rêber Apo’nun fiziki özgürlüğünü esas alan hamle aralıksız bir şekilde devam etmelidir. Rêber Apo için umut hakkı verilmeliydi, zaten kanunlar bu temelde değiştirilmelidir. Temel kanunlar çıkarılacak Rêber Apo’nun fiziki özgürlüğü önündeki engeller kaldırılmalı ve buna göre Rêber Apo’nun özgür bir şekilde mücadele etmesi için diğer kanunlar da çıkarılmalıdır. Bunlar yapılmadığı sürece, sadece söylemlerle elbette ki süreç ne gelişir ne de güven verir.

Aslında böyle bir süreçte Türk devletinin her anlamda demokratik adımlar atması gerekir. Kürt sorunun da Demokratik Cumhuriyet yoluyla çözülmesi gerektiğini belirttiniz. Fakat bugün görüyoruz ki Türk devleti hiçbir sorunu demokratik yolla çözmüyor, CHP’ye yapılanlar göz önünde. Siz bu durumu, bu saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum nasıl aşılır? Özellikle de toplumun ve demokratik güçlerin bu dönemde üzerine düşen rol nedir?

Doğrusu şu an Türkiye siyaseti darmaduman olmuş durumda. CHP’ye yönelik saldırılar günlerdir kamuoyunun gündemindedir. Herkes bu konuya ilişkin tartışmalar yürütüyor. Sebebinin ne olduğu da göz önündedir. Ulus devletler ve demokrasiye karşı olan güçler her zaman gündemi tam tersi göstermek istiyorlar. Bu yüzden Türkiye gündemini iktidar, AKP belirliyor. AKP de konjonktüre bakıyor, dünyada yaşanan gelişmelere bakıyor, iktidarına ve çıkarlarına göre ayarlama, planlama yapıyor ve bunu hayata geçiriyor. Çünkü devleti ele geçirmişler. Tüm kurumlarıyla devleti ele geçirmişler. Bu çok açık bir şekilde ortadadır. Mesela geçmişte CHP’nin de bunda payı vardı. CHP Cumhuriyet’in ilk kurucu partisidir, Atatürk tarafından kurulmuştur, bu yüzden Cumhuriyet’in demokratik olmamasında CHP’nin de payı var. Bu, başka bir tartışma konusudur.

Ama bugün baktığımızda AKP iktidarı tüm devlet kurumlarını etkisi altına almış, kendisine bağlamıştır. Tüm kurumlara kendi belirlediği kişileri atıyor. Mahkemeleri, orduyu, diğer tüm kurumları bu şekilde dizayn ediyor. Mesela meclis var ama meclis de onlara göre politika yürütüyor. Toplumun yararına olacak her kanunu sayıları yeterli olduğu için reddediyorlar. Bu yüzden CHP’ye yönelik bu saldırıları da mahkeme kararıdır diye anlatıyorlar. Bir söz var ya, "insanın aklıyla oynamak" diye. Gerçekten de insanın aklıyla oynuyorlar. Herkes de bunu çok iyi biliyor ki, bu hukuki değil siyasi bir karardır. Bu karar elbette ki süreçle de bağlantılıdır. Süreç bu durumla birlikte daha da fazla tartışılmaya başlandı. İktidar, hem bir taraftan "demokrasiyi geliştireceğim" diyor; ki Kürt sorununun çözülmemesinin en büyük nedeni Türkiye’nin demokratik olmamasıdır. Kürt sorununun var olduğu, bir halkın kimliğinin, haklarının tanınmadığı, dilini konuşamadığı, kültürünü yaşatamadığı bir Türkiye nasıl demokratik olabilir?

Bu yüzden hem bir taraftan "demokrasiyi geliştireceğim, Kürt sorununu çözeceğim" diyeceksin, bir taraftan da muhalefet partisine yönelik bu kadar hukuksuzluk yapacaksın, bu kadar anti demokratik hamleler geliştireceksin. Bütün bunlar elbette ki siyasi bir karardır. Dünyanın gözü özünde partinin kapılarını kırarak içeri girdiler. Rêber Apo da son görüşmesinde bu saldırıların demokrasi eksikliğinden kaynaklandığını belirtiyor. Rêber Apo demokrasi için mücadele ediyor. Bu süreci sadece Kürt halkı için geliştirmiyor, Kürt özgürlük mücadelesi sadece Kürtler için yürütülen bir mücadele değil, tüm toplumlar için yürütülen bir mücadeledir. Bu yüzden demokrasi mücadelesi elbette sadece Kürtleri değil tüm kesimleri ilgilendiriyor. Mesela bir heyet İmralı’ya Önderliğin yanına gittiğinde CHP dar bir yaklaşım sergileyerek bir üyesini göndermedi. Neden? Çünkü onlar da Kürt sorununun çözümüne ilişkin henüz net bir karar vermemiştir. Dediğim gibi herkes çıkarlarına göre yaklaşıyor.

SÜREÇ AKP’NİN SÜRECİ DEĞİL, 100 YILLIK BİR SORUNU ÇÖZME SÜRECİDİR

On yıllardır Kürt halkı ve demokrasi güçlerine yönelik bu saldırılar yürütülüyor. En çok da Kürtler için, Türkiye’de mücadele eden tüm halklar için mücadele yürüten siyasi partilere aynı tarzda saldırılar yapılıyor, eş başkanları, milletvekilleri tutuklandı, belediyelerine kayyum atandı. CHP’ye yapılanların hepsi Kürtlere karşı yıllardır yapılıyor. Bu saldırılar yapıldığında net bir tutum alınsaydı bugünkü saldırılar olmazdı. Bu yüzden tüm siyasi partiler, demokratik, sol partiler tüm hukuksuzluklara karşı net bir tavır almalıdır. Ancak bu şekilde saldırılara karşı gelebilirler. Dediğim gibi bir taraftan süreci yürütüp bir taraftan da bu saldırıları yapmak güvensizlik, umutsuzluk yaratıyor. İktidar böyle bir hava da yaratmak istiyor; her şey benim elimde, toplum da ne yapsak boştur. Kimsenin duruma kapılmaması gerekir. Hiçbir güç, toplumun gücünden daha büyük değildir. Toplumsal güç bütün iktidarları değiştirebilir, amaçlarına ulaşmasını engelleyebilir.

CHP yaşadığı iç sorunları kendi içinde çözebilir ama iktidar müdahale ediyor. Açıklamamızda da dile getirdik; bu durum süreci sabote etmektir. Gündemi değiştirmektir. Mesela CHP’ye yönelik saldırılardan bu yana süreç olumsuz bir şekilde konuşuluyor. Herkes "ne süreci, süreç falan yok" diyor. Hatta "kimse süreçten bahsetmesin" diyorlar. AKP hem böyle bir durum yaratıyor, hem de bakın gündem yoğun böyle bir dönemde "kanun çıkaramam, adım atamam, meclise kanun sunsam da CHP katılmaz" diyor. İyi de sen bu noktaya getiriyorsun, sen yapıyorsun. Madem meclise kanun getireceksin, madem kanun çıkaracaksın tabii ki tüm siyasi partilerin bunda yer alması gerekir, onların da değerlendirmelerinin yer alması lazım. Çünkü bu sorun, toplumsal bir sorun. Türkiye’de yaşayan 86 milyonu ilgilendiren bir sorun. Ama iktidar bu durumu tam tersine çeviriyor ve kendisine adım atmama gerekçesi yapıyor.

AKP hükümeti daha önce de seçim kazanmak için süreci kendisine göre yürütmeye çalıştı, tekrar aynı şeylerin yaşanacağına dair şüpheler var ama tüm hesapları tutmayabilir. Her şeyi bir mühendis gibi masada çizip hayata geçiremez. Elbette ki başta Kürdistan halkı, Türkiye halkı, demokrasiye inanlar iktidarın bu tür oyunlarına karşı durmalı ve sürecin başarıya ulaşması için cesaretli bir şekilde adım atmalıdır. Bu konuda cesaretli bir şekilde adım atmalılar. Eğer onlar da "konuyu gündemimize alırsak AKP destekçisi oluruz" diye düşünürlerse, bu da yanlıştır. Süreç, AKP’nin süreci değildir. Süreç 100 yıllık bir sorunu çözme sürecidir. Böyle ele alınması lazım. Başta CHP ve diğer partiler bu şekilde bir yaklaşım sergilerlerse yaşadıkları kriz ve kaostan çıkabilirler.

Bölgede yaşananlara biraz dikkat çekmek istiyorum. Bilindiği gibi İsrail-ABD ve İran arasında her ne kadar ateşkes olsa da bu durum sürekli değişiyor. Şuan İran’a yönelik dışarıdan da saldırılar var ama İran rejimi hem Kürt halkına hem de İran’da yaşayan halklara yönelik katliamlarına devam ediyor. Yüzlerce kişiyi tutukluyor, idam ediyor. Geçtiğimiz günlerde yine kardeş olan 2 Kürt genci İran rejimi tarafından katledildi. Bu zulüm İran’ı nereye sürükler? Çünkü Rêber Apo’nun sunduğu bu alternatif sistem tüm Ortadoğu için geçerli. İran rejimi demokratikleşme yoluna girerse ne kazanır ya da bu şekilde devam ederse ne kaybeder?

Türkiye’ye ilişkin bahsettiğim ağır sorunlar, aynı şekilde İran’da da yaşanıyor. Ulus devletler toplumda var olan her şeyi çıkarlarına kurban etmek istiyorlar. Eğer o devlette, halkı özgür değilse, demokrasi yoksa, her şey sadece devletin bekası için yürütülürse, toplumun tamamını yönetmez. Diktatörlükleri zaten burada ortaya çıkıyor. Bundan dolayı İran’a yönelik İsrail-ABD savaşı, ki şu an ateşkes süreci yaşanıyor; yani bundan dolayı İran rejimi insanları idam ediyor, tutukluyor gibi bir durum yok. İran zaten on yıllardır bu zihniyetle iktidarı sürdürdüğü için rejim sıkışmış durumda. Zaten iktidarlar bu şekildedir, ne zaman sıkışırlarsa kendisinden zayıf gördükleri kesimlerin üzerine giderler. Bu yüzden Kürdistan’da, Belucistan’da ve diğer farklı bölgelerde katliamlar yapıyorlar. Katledilen Kirmaşanlı kardeşler halkının ozanlarıydılar, sanatçıydılar ve kültür alanında çalışma yapıyorlardı. Onların katledilmesi, elbette ki bir toplumun katledilmesidir, Kürt halkının kimliğini, dilinin, kültürünün tanınmamasıdır.

2022 yılında da Jîna Emînî katledildi. İran rejimi bugüne kadar birçok genç idam edildi. Bütün bu uygulamalarla rejim topluma karşı otoritesini göstermek istiyor. İran eğer parçalanmak istemiyorsa, dış müdahalelere bu kadar maruz kalmak istemiyorsa ve halkı yanında olsun istiyorsa her şeyden önce demokrasiyi geliştirmesi gerekir. İran’dan istenen toplumu dinlemesi, bu temelde kanunlarını değiştirmesidir. Halkların dilini, kültürünü ve kimliğini tanımalı, demokratik bir cumhuriyet inşa etmeli. Rêber Apo’nun tüm çabaları bölgeye gerçek bir demokrasi getirmek. Türkiye’de demokratik bir cumhuriyet inşa edilmediği için yaşanan hukuksuzlukların aynısı İran’da da yaşanıyor. Bu yüzden çözüm demokrasiyle, birbirini tanımayla, saygıyla bağlantılıdır. Öyle soyut bir şey değildir. İran halkları ve Kürdistan halkı hem örgütlenmesini hem birliğini hem de öz savunmasını güçlendirmelidir. Örgütlü bir toplum inşa etmeliler, komünlerini oluşturmalılar, yaşamlarını kendileri yönetebilmeliler ve kendilerine sahip çıkabilmeliler.

Eğer bu şekilde yapmazlarsa, devletten beklentileri olursa devletin ne olduğu ortadadır. Devlet onu tanımıyor. Toplum demokrasi ve özgürlük için bir adım attığında devlet bunu bastırmak için hemen üzerine gidiyor. Bundan dolayı katledilenler, elbette ki Kürdistan değerlerini, toplum değerlerini, mücadele değerlerini savundukları için idam edilmişlerdir. Bu vesileyle ailelerine başsağlığı diliyorum, katledilenleri de saygıyla anıyorum.

Kürt halkına yönelik bu saldırılar artacak gibi, Kürt halkı da bu konuda dikkatli olmalıdır. İran’a yönelik dışarından bu kadar saldırı olmasına rağmen Kürt halkı duruşunu korudu. Dış güçlerle bir olmadı, hem Kürt halkı hem de İran halkları. Bu devlete ve rejime bir şans daha verdiler. Rojhilat’ta kurulan Kürt birlikleri de bu durumun sonsuza dek devam etmeyeceğini açıkladılar. Eğer Kürt halkına yönelik katliamlar, saldırılar devam ederse sessiz kalmayacaklardır.  Özgürlük Hareketi olarak biz de birçok kez açıklama yaptık, Kürt halkı kurbanlık koyun gibi sürekli katledilecek bir halk değildir. bunun da görülmesi lazım; eğer Kürt halkına yönelik bir saldırı olursa ve buna devam ederlerse elbette ki Kürt halkı ve örgütü öz savunmasını yapacaktır. Bu da böyle bilinmelidir.

Bilindiği gibi şu an Suriye’de, Rojava’da entegrasyon süreci yürütülüyor. Fakat Rojava’daki duruma baktığımızda rejimin bahsettiği entegrasyonun asimile anlamına geldiğini görüyoruz. Siz şuan Rojava’da yaşanan durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz de Rojava’daki durumu basından takip ediyoruz. Günlerdir YPJ için Kongra Star öncülüğünde eylemler gerçekleştiriliyor. Bu eylemleri hareketimiz adına selamlıyor ve destekliyorum. Rojava ve Rojava Devrimi, mücadelesi, Ortadoğu’nun parlayan yıldızıdır. Orada çok büyük değerler inşa edildi ve o değerler hala Rojava Devrimini savunmanın ve büyütmenin temelini oluşturuyor. Bu yüzden DAİŞ çetelerine karşı yıllarca mücadele ettiler, tüm dünya da bunu gördü. Irak, Suriye gibi büyük ordular, Musul, Reqa ve diğer şehirleri bırakıp kaçarken, orduları bu şehirleri savunamazken, YPJ ve YPG daha sonra ise QSD devreye girdi, DAİŞ’e karşı savaştılar. Suriye topraklarının 3’te birinden fazlasını güçler özgürleştirdi ve savundu. 6 Ocak’ta yaşanan sürece ilişkin birçok tartışma yürütüldü, Önderlik bunu 15 Şubat Komplosu’nun devamı olarak nitelendirdi. Kürdistan Devrimine, Ortadoğu halklarına yönelik bir komploydu, demokratik ulusa yönelik, birlikte yaşamaya yönelik bir komploydu.

O dönem yapılanlar bugünün habercisiydi. Bugün Şam’da geçici bir hükümet var, dış güçler biraz destek veriyor bu hükümete. Bu hükümet Özerk Yönetimle 29 Ocak’ta bir anlaşmaya vardı ve bu anlaşma temelinde bir entegrasyonun geliştirilmesi gerekir. Süreci takip ediyoruz ama şu ana kadar görünenler entegrasyon değil, kendilerine tabi kılma çabaları var. Pratikte bunlar yapılıyor. Çünkü halk, her gün bunlara itiraz ediyor ve halk haklıdır da. Yaşananlara itiraz etme hakları var. Mesela YPJ gibi bir güce "artık sizin süreciniz bitti, Suriye’yi özgürleştirdiniz, tüm kadınların onurunu savundunuz; şimdi gidin evinizde oturun, yine bir erkeğin boyunduruğu altına girin, ev kadını olun" diyorlar. Bu saygısızlık ve hadsizliktir. YPJ savaşta, devrimde kendisini nasıl istiyorsa öyle kanunlarda öyle tanımlar, kendi bölgesindedir. Bu yüzden kanunların değişmesi lazım. Geçici hükümet de kanun değiştirmiyor, demokratik bir cumhuriyet inşa etmiyor, anayasa yapmıyor.

Ne diyor? Kanunlara göre ordumuzda kadınların yeri yoktur diyor. Hangi kanunlar bunlar? Baas iktidarının kanunlarıdır. Sözde sen onu yıktın, o diktatördü. YPJ bir örnektir, hem bunu kabul etmeyeceksin, hem de gelip on yıllardır gerçek bir demokrasiyle sorunlarını çözen halkın adalet sarayı olan Hesekê Adalet Sarayı’ndan Kürtçe tabelayı indireceksin, Arapça ve İngilizce tabela asacaksın. Üstüne de "halk neden ses çıkarıyor, gençler neden ses çıkarıyor" diyorlar. Elbette ki halk emeğine sahip çıkacak. Sen benim kanunlarımda tek dil var diyorsan, o zaman kanunlarını değiştirip orada iki dilli bir yaşam sağlayacaksın. Okulların adlarını değiştiriyor. Mesela vicdan var, ahlak var; eğer bu güçler o toprakları özgürleştirmeselerdi, şu an orada DAİŞ vardı. O zaman Suriye geçici hükümeti nasıl iktidar olacaktı? Bu güçler DAİŞ’e karşı savaşarak o bölgeleri özgürleştirip, şehitlerinin isimlerini okullara vermişler ve diyorlar ki sizin bu isimleri değiştirmeniz lazım.

KADIN ÖZGÜRLÜK ÇİZGİSİ ROJAVA DEVRİMİ İÇİN KIRMIZI ÇİZGİDİR

Mesele sadece isim değiştirme veya YPJ değil. Elbette önemlidir, bunlar sadece örneklerdir. Mesele zihniyettir. Mesele kabul etmektir. En son seçim adı altında bir şey yaptılar, Şam’da oturup şu bölgeye şu kadar bu bölgeye bu kadar, Kürtlere de sadece 2 sandalye. Kürtlere 2 sandalye, bazı Kürt partilerinin de bunda eli var. Türk devleti ve Şam hükümeti, bunlarla hareket eden bazı Kürtler de var. Kürt iradesi bunu kabul etmedi. Şam’dakiler bunları tayin etti. Bu nasıl demokrasi, bu nasıl yönetim, bu nasıl entegrasyon? Entegrasyon asimile değildir, entegrasyon kendini inkar etme değildir, entegrasyon değerlerinden vazgeçme değildir. Entegrasyon birbirini değerleriyle kabul etmedir. Sen de onun kazanımlarından, kültüründen, dilinden, değerlerinden, inancından faydalanacaksın. Sen onu tanıyacaksın o seni tanıyacak. Anlaşmada şu yok, kanunlarımız da bu yok diyorlar.

Kadınlar bunu kabul etmeyeceklerdir. YPJ sadece Rojava Kürtleri için direnmedi, mücadele etmedi, Kongra Star da, Zenûbiya Meclisi de aynı şekilde. O kadar kadın meclisi var, Arap, Süryani ve diğer haklar bu mücadele sayesinde birçok değere sahip oldular. Mücadeleleri aynı şekilde devam ettirmeliler. Kadın özgürlük çizgisi, Rojava Devrimi için de elbette ki kırmızı çizgidir. Bugün YPJ olmasın derler, yarın başka bir şey olmasın derler ve gidip ne istiyorlarsa onu yaparlar. Bu yüzden halkın direnişi çok önemlidir. Halkımız bilmelidir ki; bu entegrasyon süreci hem mücadele hem direniş hem de itiraz sürecidir. Kabul edeceği şeyler de var, etmeyeceği şeyler var. Kabul edilen şeyler de var. Mesela askeri güçleri bazı yerlerde kabul ettiler, bazı hamleler gelişiyor. Bunlar önemlidir. Mesela Türk devleti ve çetelerinin işgal ettiği Efrîn’e halkın dönüşünün sağlanması önemlidir. Bunlar zaten yapılması gereken temel şeylerdi. Temel şeylerin yapılmaması doğru değil.

Kürt halkı Rojava’da onuruyla, değerleriyle, varlığıyla hiçbir devlet için tehlike değildir. En büyük demokrasi ve özgürlük gücüdür. Kürt halkının talep ettiği şeyler de en mütevazı ve olması gereken taleplerdir. Herkesin bunu böyle görmesi lazım. Entegrasyonun da bu şekilde gerçekleşmesi gerekir. Tüm Kürt halkı tehlikelerle karşı karşıyadır. Bakur, Rojhilat, Rojava’ya yönelik tehlikeler Başûr için de geçerlidir. Başûr’da büyük tehlikelerle karşı karşıyadır. Başûr’daki tüm kazanımlar büyük bir tehlikededir. Çünkü Kürt halkının hakları diğer parçalarda da kalıcı bir hale gelmezse, Kürt halkı birliğini oluşturmazsa, tüm parçalarda yaşanan hukuksuzluklar karşısında kendisini sorumlu görmezse ve siyasi partiler de buna göre hareket etmezse elbette ki bu tehlikeleri bertaraf edemeyiz. Bu yüzden her zamankinden daha fazla Kürt birliğine ihtiyaç var bu süreçte. Mesela en son Bafil Talabani bir konuşma yaptı; "50 milyon Kürt'üz, haklarımız birlik olmamızdan geçer" dedi. Doğru bir söz.

On yıllardır Rêber Apo da bunu söylüyor. Süreç başladığında da Rêber Apo, "Kürt halkı demokratik birliğini kurmalıdır, tüm alanlarda halkın haklarını savunun" dedi. Pratikte de bunu gördük, Rojava'ya yönelik saldırılarda Kürt halkı birlikte ortak bir duruş sergiledi. Siyasi partiler, küçük büyük tüm siyasi partiler, özellikle kadın kurumları kendi haklarını ve toplumun haklarını savunmalı, mücadeleye öncülük etmelidir. Bundan dolayı bu süreç mücadeleyi büyütme ve geliştirme sürecidir. Böyle yapılmadığı taktirde sürecin sağlıklı bir şekilde sona ereceğini söyleyemeyiz. 

KJK de bu süreci ‘Şimdi Kadın Zamanı’ olarak tanımladı. Bu yüzden de son olarak bu konuya ilişkin mesajınızı almak istiyorum. Çünkü Rêber Apo da bu süreçte kadınlara misyon biçiyor, siz de bahsettiniz YPJ meselesi var. Her yerde kadınlar iktidarların hedefi oluyor. Buna karşı kadınlar nasıl bir mücadele yürütmelidir?

Kadınlar gerçekten de demokrasi ve özgürlük değerlerinin temelidir. Buda’nın bir sözü var; sırtındaki hançeri çıkaramazsan sorunları çözemezsin diye. Toplumun sırtındaki hançer de kadın özgürlüğünü kadının elinden almaktır. Barış ve Demokratik Toplum manifestosunda Rêber Apo, toplumun kadın aklıyla bugünlere nasıl geldiğini adeta ilmek ilmek anlatmış. Bu vesileyle özellikle genç kadınlar başta olmak üzere tüm kadınlar bu manifestoyu çok iyi okumalı, üzerinde çok iyi durmalıdır. Kadın özgürlük mücadelesi tüm toplumun ve insanlığın özgürlük mücadelesidir. Kadın kendisine inanırsa her şeyi değiştirebilir ama kadın özgürlük mücadelesi toplumun tüm kesimlerinin bu çizgide mücadele etmeyeceği anlamına gelmez. Mesela böyle bazı yaklaşımlar da çıkıyor. Toplumda kadın özgürlüğünden tutalım diğer tüm sorunlar da sanki kadınlar tek başına mücadele etmek zorundaymış gibi. Bu da yanlış bir yaklaşımdır. Kadın özgürlüğü, toplumun, doğanın, canlıların özgürlüğüdür. Bununla bağlantılı olarak insanım diyen herkesin bu mücadelede hamle geliştirmesi gerekir.

Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi olarak, KJK ‘Şimdi Kadın Zamanı’ hamlesini belirttiğinde tüm kadınların da özgürlüğünü, kazanımlarını savunması, büyütmesi lazım. Kadınların demokratik toplumu kendisine ait görmeli, bunu kaybetmiştim bir kez daha elde edeceğim demeli. Direniş çizgisi, kadın özü çizgisidir. Öz savunma çizgisi kadının özünde can bulmuştur. Kadınlara ve topluma karşı sadece fiziki soykırım uygulanmıyor, aynı zamanda kültürel soykırım, asimilasyon, ahlaki soykırım uygulanıyor. Mesela biz de takip ediyoruz, toplumda uyuşturucu madde kullanımı o kadar gelişmiş ki gençler her gün bu şekilde öldürülüyor, yok ediliyor, zindanlara atılıyor. Toplum özgürlüğüne, değerlerine sahip çıkmazsa bu politikalar bilinçli bir şekilde bazı devlet güçleri tarafından geliştiriliyor. En çok da kadınlar üzerinden uygulanıyor bu kirli politikalar.

Mesela bu iktidarın yetkilileri zamanında genç kadınlar gerillaya katılmasın diye, "gidip en ahlaksız şeyleri yapsınlar ama dağa çıkmasınlar" diyordu. Aynı şeyleri topluma da söylüyorlar. Kendi içinizde her şeyi yapın, çürüyün ama siyasete girmeyin, yaşama katılmayın diyorlar. Bütün bunlara karşı elbette ki bu süreçte Kürt kadınları ve bölgedeki tüm kesimler Barış ve Demokratik Toplum Sürecini kendi süreçleri olarak görmeli. Rêber Apo zaten bu süreci kadınlara, gençlere adadı. Biz de bunu önemli görüyoruz. Mesela doğaya yönelik de çok büyük katliamlar var. Gimgim’da baraj yapanlara, Kürdistan doğasını talan edenlere karşı halkın çok değerli bir direnişi var, bu eylemlerin fazlalaştırılması lazım. Her yerde olmalı bu eylemler, ha bir insan katletmişsin, ha bir ağaç kesmişsin bunların arasından bir fark yok. Doğana, toprağına, bedenine sahip çıkmak öz savunmayla olur. Öz savunma da örgütlenmeyle olur. Ne kadar örgütlenirsen o kadar kendini savunursun. Bu da doğal bir yaşamla olur.

DEĞER AİLELERİ KÜRDİSTAN’DA YÜRÜTÜLEN KİRLİ POLİTİKALARA KARŞI ÇIKMALI

Mesela kadının doğal yaşamında komün var, her şeyi paylaşma var. Örneğin sağlık komünlerini oluşturabilir, kadınlar bin yıllarca kendilerini tedavi etmişler. Savunma komünlerini oluşturabilirler. Nerede kendisine bir saldırı olursa; ahlaki, asimilasyon, kültür, hangi alanda saldırı olursa buna karşı tepkisini ortaya koymalı, örgütlenmeli, mahallelerinde kirli politikalar uygulayanlara karşı çıkmalı. Bu sözlerim özellikle de yurtsever ailelerimiz içindir. 50 yıldır Kürdistan’da özgürlük mücadelesi yürütülüyor. Binlerce kadın şehit verdik, tam da heval Gulan, Zîlan, Sema gibi yoldaşlarımızın şehadet yıldönümü. Özgür ve demokratik bir yaşam için o kadar şehit verdik. Hem yurtsever aileler, hem şehitleri var, değerleri var, bu toplumda büyümüşler ama birçok kirli şey yapılıyor. Elbette ki bundan rahatsızlar da ama buna karşı durmalı ve örgütlenmeliler.

Başta da yurtsever ve değer aileleri. Mesela kızları neden bu duruma geliyor? Gülistan Doku, Rojin Kabaiş, Rojwelat Kızmaz meselesindeki gibi. Bunlar normal şeyler değil. Devlet nasıl bunlara saldırır? Genç kadınlarımız da nasıl düşmanını tanımaz? İktidar düşmanıdır, egemen erkek düşmanıdır, nasıl onlara inanıyorlar? Askerdir, kontradır, subaydır; bunlarla nasıl ilişkileniyorlar? Bu yüzden her şeyden önce toplum, eğitim komünlerini, dil komünlerini oluşturmalı. Kimseden istememeliler. Demokratik toplum kimseden isteme değildir; kendi kendine yaratmadır, kendi kendini yönetmedir. Bu yüzden kanunlar isteniyor. Bu siyasetin önünü açsınlar; toplumumuz zaten kendisini örgütler, kendisini yönetir. Halkımız bu anlamda bilinçlidir. Bunun öncülüğünü de özellikle kadınlar yapacaktır. Bu anlamda kadınların, gençlerin işi çoktur. Herkesin işi çok, Rêber Apo’nun yol ve yöntemleriyle hareket edersek 24 saat çalışma yürütebiliriz.

Rêber Apo, 5. Savunmasında "Cûdî dağında olsaydım, Mûş ovasında olsaydım, Şengal dağında olsaydım, Dicle ve Fırat nehrinde olsaydım; işe köy komünlerinden başlardım. O köyü örnek bir köy yapardım. Herkesin özgür, birlikte yaşadığı bir köy yapardım" diyor. Bunlar hayal değil. Kapitalist modernite, bireyselliği o kadar geliştirmesine rağmen toplum değerlerini savunuyordu, Kürdistan’da hala bu değerlerin özü varsa bu da Kürdistan Özgürlük Hareketi sayesindedir. Bu değerlerin daha fazla savunulması lazım. KJK bu yüzden ‘Şimdi Kadın Zamanı’ dedi. Kadınlar rol oynayabilir ve toplumu harekete geçirebilir. Sadece çağrıyla olmaz. Biz de bunun çalışmasını yapıyoruz. Herkesin de kendisini sorumlu görmesi ve sorumluluklarıyla hareket etmesi gerekir. Toplumun her kesimi özgürlüğünden sorumlu olduğunu bilmelidir.

Şunu söylemek isterim ki; bizi bu mücadelede motive eden, son nefesine kadar mücadeleden vazgeçmemizi sağlayan Rêber Apo’nun sözleridir. Rêber Apo, "eğer amacınız net ise, bunun yol ve yöntemlerini de bulursunuz ve unutmayın ki her kadın, özgürlüğünden sorumludur" diyor. Bizler özgürlüğümüzden ve mücadelemizden sorumluyuz. Bunu da komünal ve kolektif bir akılla birleştirmeliyiz. Kapitalist modernitenin herkes bireysel yaşayacak, ne istersem yaparım demesi gibi değil. Elbette ki birlikte, komün bir şekilde yaşamakla temel amaçlara ulaşılır. İnanıyorum ki Barış ve Demokratik Toplum manifestosu da bunun pusulasıdır, rotasıdır. Ancak bu temelde özgür bir yaşam geliştirilebilir.