Ölü mü denir şimdi onlara?

Halkımız, acılarımızı taşımamızda bize öyle içten, öyle candan destek oldu ki… Şimdi milyonların arasında canımız şehitlerimizi görünce “ölü mü denir onlara?” dizesinin ne kadar da yerinde söylendiğini, onların hiç ölmemiş olduğunu görüyor ve anlıyoruz.

2017’de bir moral gününde birlikteyiz. Genç, zarif bir kadın arkadaş çıktı sahneye, şiir okumak için. Boyu kısacık, sempatik. Gülümseyerek bakıyoruz yüzüne. Öyle sevilesi duruyor ki. Yüzü ise çok ciddi; biz de gülümsememizi durdurduk yüzüne bakınca.

Şiirini okumaya başladı… Başlığı: ‘Ölü Mü Denir Onlara?’

O yıl, aynı gün içerisinde bir hava saldırısında şehit verdiğimiz 23 canımızın anısına okuyordu bu şiiri… Acılarımıza bir ses oluyordu. O 23 can ki her biri bir güzel, bir yiğit. Kömür karası kaşlarıyla, sırma saçlarıyla, dik alnıyla, afacanlıklarıyla, tombul yanaklarıyla sıcak, sımsıcak yoldaşlar. Gencecik hepsi. Ve biz acılarımızı yüreğimize gömüyorduk. Yıllardır yüreğimize gömdüğümüz onca yoldaşımız gibi. Hele de düşmanın sevinmemesi, cesaret almaması ve bu saldırıların etkisinin azaltılması için onları bir de zamanında açıklamamak… Ne dosta ne düşmana… “Bir gün gelene dek” deyip acılarını yüreğine gömüp ‘yol’da yürümeye, ülkemizi kurtarma maratonundan geriye düşmemeye çalışmaktaydık. Ve bu sempatik, ciddi, yüz hatları kalemle çizilmiş gibi güzel yoldaş, bize tutunacağımız bir dal uzatıyordu; acılarımızı taşıma gücü veriyordu.

Böylesi acıları taşımaya ancak anlam gücü yeter. Önder Apo, “Anlamın ve hissin yaşattığı insan en güçlü insandır” diyor. Gerçekten de yaşayarak anlamın, anlam gücünün ne kadar yaşamsal, hayati ve özgürleştirici olduğunu görüyoruz. İşte anma ve taziye zamanlarındayız. Ülkemizin her yerinde taziyeler var. O beklediğimiz gün gelene dek açıklayamadığımız, yüreğimizde sakladığımız canlarımızın şehadetleri ailelerine açıklandı. Yüzlerce ilan başka bir ülkeyi yasa boğar, bir toplumda buhrana yol açar. Ama Kurdistan’da yaşanan bunun tam tersi oldu. Bir anlam deryası ile karşılaştık.

Birçok canımızın bedenini toprağa veremediğimiz, parçalarını toplayarak “Olur da bir gün anaya, babaya, kardeşe ulaştırırız” diye bombardıman altında yoldaşımıza dair ne bulduysak toprağı eşeleyip sakladığımız can yoldaşlarımızın taziyeleri ve anmaları yapıldı. Yüzlerce can, dile kolay da diyemediğin…

Analarımızın başı dik, onurlu duruşlarını; acılarını belli etmemek, dirayetle durmak için sarf ettikleri çabalarını, metanetlerini, evlatlarını en güzel ifadelerle anlatarak bir kez daha onurlandırışlarını izleyince o sempatik, bedeni küçük, aklı kocaman yoldaşı -ki kendisi de bedeninin onlarca katı büyüklükte bombalarla şehit olmuş o büyük yoldaşı- anımsadık hep.

Ve arkadaşlarımızın, canlarımızın anaları, babaları, aileleri ile bir arada olamasak da yanı başlarında duramasak da hep “Ölü mü denir şimdi onlara?” dizesini söyleyerek içimizden teselli ettik. Belki içimizden gelen bu ses bir tını, bir sinyal, bir enerji olup ulaşır diye umut ettik. Nitekim analarımız, ailelerimiz bizden daha fazla onların ölümsüz olduğunu, ölmediklerini anlatıyorlar, dile getiriyorlar. Şiirle, kilamla, sözle, gözle, bakışla söylüyorlar. Demek ki birbirine ulaşıyor içimizdeki ses. Anlamın ve hissin gücü Kürdistan’ın her yerine yayıldı.

2015 ile 2025 arasında Kürdistan’ın dört parçasında yaşanan savaş hala anlatılmadı. Bu savaşın içinden çıkanlar hala yüreklerindeki yaraları saramadı.

Geçenlerde bir yerde bir bilanço açıklanıyordu. Türkiye Cumhuriyeti devletinin PKK ile olan savaşında 1984-2016 yılları arasında 1 trilyon dolar, 2016-2024 yılları arasında ise 1,2 trilyon dolar harcadığı söyleniyordu. Son on yıllık savaşın nemenem bir savaş olduğunu, ne kadar ağır bir şekilde saldırılmış olduğunu yansıtan bir bilanço.

Türkiye Cumhuriyeti güvenlik güçlerinin övüne övüne bitiremediği jetlerinin, SİHA’larının attığı bombalara karşı sadece küçük bedenleriyle duran büyük, cesur ve özgür insanlar vardı. Açıklanan yüzlerce yoldaşımız işte onlardır. Onlar olmasaydı ne olurdu? Nerede olurduk?

Onlar toprağımızı, onurumuzu ve özgürlüğümüzü canlarıyla, o tonlarca ağırlıktaki bombalara karşı siper ederek korudu. “En büyük teknik insandır” hakikatinin en çarpıcı örnekleri oldu. Çok borçluyuz yoldaşlarımıza, çok fazlasıyla…

Önder Apo’yu on yıllık amansız, mutlak bir tecride alıp ülkemize amansızca; istihbaratın, tekniğin ve kendilerinin deyimiyle “yerel unsurların”, bizim ise hain, ihanetçi, iş birlikçi dediğimiz kesimlerin desteğiyle gördükleri her bir arkadaşın üzerine tonlarca bomba yağdırarak bize diz çöktüreceklerini, teslim alacaklarını hesapladılar. Ama bu, nafile bir hesaptı.

Apê Musa’nın dediği gibi, “Öldürdükçe çoğalıyorlar” misali, bu azgın saldırılar özgürlük tutkunlarını mücadelelerinde daha da kamçıladı. Apê Musa’nın ruhu şad olsun. Yüzyıllık Cumhuriyet’in 50 yılından fazlasını kaplayan bu “isyan”ın çocukları, tam da “Apocu isyan”a yakışır cinsten direndi, kavga etti ve savaştı.

Hala dönüp geriye baktığımızda, böylesi bir savaş ve saldırı karşısında başka bir örgüt veya devlet olsaydı yerle bir olurdu. Peki PKK nasıl yerle bir olmadı? Neydi Apocuları bu kadar dirilten, ayakta tutan? diye düşünüyor, sorular soruyorlar. İnanılmaz geliyor.

İnsanüstü bir direniş sergilendi. Destanlar yazıldı. Efsanelerin içinde olundu. Efsanelerin anlatmadığı, görmediği kahramanlar çıktı. İnsanların en güzelini gördük bu en çirkin saldırı savaşında. Her tarafa çirkinlik bombardıman edilirken güzellikleri yeşertmenin adı oldu şehitlerimiz. İşte, nasıl oluyor bu?

Kurdistan’da ölmek çok kolaydır. Ama özgür ve onurlu bir şekilde ölmek hiç de kolay olmadı. Olmuyor…

Onurlu ve özgür olmak; acılardan acılar seçmeyi ve o acılardan da yaşamlar örmeyi, ölümlerden hayatlar diriltmeyi başarmaktır. Önderlik olmasaydı bunu başarır mıydık? Her defasında sorulan bu sorunun cevabı hep hayır oldu.

Devlet, Önderliğe bir kişi, bir birey olarak bakıp ona saldırıyor. Oysa Önderlik halktır, şehitler ordusudur, tarihsel direniş geleneğidir, toplumun kendisidir. Önderlik, tarihsel ve toplumsal hafızadır. Önderlik, komünün ve komünalin kudretidir, enerjisidir, etkisidir. Can veren gücü buradan gelir.

Ölü toprağı serpilmiş bu topraklarda, ölüleri diriltme misali, hakikatlere erdiren özümüzü açığa çıkarandır.

Kurdistan’da ölüm yenilgiye uğratılmıştır ve bu, Önderlik gerçeği sayesindedir. Ölüm öldürülmüştür. Ölümlerden yaşamlar yeşermiştir. Amed Zindanında bir ülke yeşermiştir. Parçalanan bedenlerden bir ülke yeşermiştir.

Biz eskiden arkadaşlarımızın cenazesini getirir, tören yapar ve defnederdik. Bu savaşın en alçakça saldırısı, bu psikolojik savaş oldu. Biz cenazelerimizi bulamadık; bulduysak da avuçlarımızla topladık. Bu kadar namert bir savaş yaşandı bu topraklarda.

Şimdi ise bunca acı sırtımızdaki küfelerde toplanmış ve birikmişken “Barış” diyoruz. Bilgemiz, yücemiz barış yolunu gösterdi bize ve biz ona inanıyoruz, güveniyoruz. Barış diyoruz. Analarımız, gözyaşlarını akıtmamak için onca dirayet göstererek “Barış” diyor. Bu toprakların “Barış”a ihtiyacı var.

Devletin saldırı ve imha savaşlarına karşılık biz hep direniş ve savunma savaşı verdik. Ve hep aslında bir barış savaşı veriyorduk. Adı konulamıyordu. Her şeyin adının silindiği bir ülkede, öncelikle adını bulmak ve koymak gerekiyordu. Adını bulmak ve adını almak, savunma savaşı verilerek sağlandı. Kendimiz olmayı, adımızı koymayı ancak hunharca saldırıları püskürterek, külü, tozu ve dumanı savuşturarak, kendimizi görerek ve tanıyarak, dosta ve düşmana da göstererek barışın önü açıldı.

Eğer varlık ve kimlik savaşı olmasaydı asla barıştan söz edilemezdi. Eğer direniş olmasaydı değil barış, sadece “katliam” olurdu. Bu ülke böyle! Barışın yolu iyi bir savaştan geçiyor. Oturduğun yerden barış olmuyor. Devlet Kürt ile barışmıyor. Barışmak zorunda kalıyor. Barışmak zorunda bırakılıyor.

Yoksa bunca güzel, yiğit, her biri bir yaşam ve doğa bilgesi, filozof, usta, sanatçı, derviş, fedai canlar bu yolda hep gülümseyerek, hep kahkahalarla yaşayarak yol alabilir miydi? Onlar ufukta neyi görüyorlardı?

Ama bu soruyu sormaz o yüreği et yığınından başka bir şey olmayan insanlar.

Biz henüz acılarımızı anlatamadık. Ama gördük ki yıllardır etrafımıza örülmüş ateşler nedeniyle birbirimizden uzak kaldığımız halkımız, bizimle bir aradaymışız gibi yaşamış, hissetmiş, anlamış ve acılarımızı omuzlamış, sırtlamış; gözü ufukta, alnı dik ve özü öz bir yol bellemiş, yol yürümekte ve acılarımızı anlatmakta, anlamlandırmakta. Demek ki hiçbir emek boşa gitmemiş.

Sevgili halkımız, acılarımızı taşımamızda bize öyle içten, öyle candan destek oldu ki… Şimdi milyonların arasında canımız şehitlerimizi görünce “ÖLÜ MÜ DENİR ONLARA?” dizesinin ne kadar da yerinde söylendiğini, onların hiç ölmemiş olduğunu görüyor ve anlıyoruz.

Şehitleri en güzel Önderlik ve halk anladı, yaşadı. Bunu çok bariz görüyoruz. Bizler bir aradaydık yine de. Önderlik tek başına, mutlak tecrit altında, sürekli düşmanın gözü üzerindeyken, sarılacağı bir yoldaşı yokken, tabut kadar küçük hücresinde aklına, fikrine, yüreğine yüklendi; birkaç saat görüştüğü yoldaşlarıyla kolektivizmin ve komünün gücünü açığa çıkardı ve 50 yıllık mücadeleyi hak ettiği gibi yıldızlara değdirme misali yüceltti, taçlandırdı. Barış ve Demokratik Toplum Hamlesi’ni başlattı ve her an, her gün geliştiriyor.

Barış ve Demokratik Toplum Hamlesi ve stratejisini anlamak, özümsemek ve yaratıcı bir şekilde uygulamak şehitlere bağlılıktır. Bunun hem hukuk hem öz savunma mücadelesini ve emeğini vermek şehitlere bağlılıktır.

Şehitlerimiz etrafında bir araya gelen, toplanan, yüreği yüreğine dokunan, gözü gönlünden beslenen milyonlarca insanın gücü her şeye kadirdir. Demokratik toplum, demokratik birey, demokratik insan ve demokratik bir ülke inşa etmek bu gücün elindedir ve hele de özgür kadın gerçeğinin öncülüğünde yol alınırsa dünyanın en güçlü dinamiği haline gelir.

Asıl olan, tıpkı şehitlerimiz gibi “Nasıl Yaşayacağımızı” kendimiz bilelim ve yaşamı saygılı bir şekilde yaşayalım, yaşatalım. Özgürlük anlarını hep oluşturalım. Mücadele anlarını çoğaltalım, özgürlüğe alan açalım. Adil, eşit ve kapsayıcı; farklılıkları gören ve tanıyan insanlar olalım, dayanışma ve kolektivizmi canlandıralım.

Şehitlerimiz; kolektivizmde, özgürlük anlarında, yardımlaşmada, sorunlara çözüm geliştirmede, acıları ortaklaşarak taşımada, güzel anılar oluşturmada, saygı ve sevgi dolu olunduğunda yaşar, hep yaşar.

Şehitlerimizi Özgür ve Demokratik Kurdistan’ı inşa ederek yaşatacağımıza, savunacağımıza dair sözümüzü sevgili halkımızın, yoldaşlarımızın huzurunda yineliyoruz. Serkeftin hep halkımızın, halkların olacaktır, diyoruz.