Şengal Dağı yaşamın güvencesidir

Şengal Dağı yalnızca askeri bir bölge değildir. Bütün düzenli ve düzensiz güçler Şengal'den çekildiğinde geriye kimse kalmamıştı. O saatlerde on binlerce Êzidî için, onları kaçırılmaktan ve öldürülmekten koruyan dağdan başka bir seçenek yoktu.

ŞENGAL

Şengal Dağı yalnızca bir korunma mekanı değil, Êzidîler için hayatta kalmanın tek güvencesidir. Uluslararası Koalisyon'un çekilmesinin yaklaşması ve ortaya çıkabilecek bir güvenlik boşluğu tehlikesiyle birlikte, silahsızlandırma girişimleri ve dağın savunucularına yönelik tehditler, 2014 senaryosunun yeniden yaşanacağına dair korkuları artırıyor. Üstelik Şengal halkı, boş vaatler dışında devletten gerçek anlamda herhangi bir destek görmemişken. Êzidîler açısından Şengal Dağı'ndaki savunma güçleri yalnızca silahlı bir yapı değildir; onlar, tarihinin en karanlık dönemlerinde bütün güçler ve devletler tarafından terk edildikten sonra geriye kalan varoluşlarının son kalesi ve tek güvencesidir. Şengal Dağı harita üzerinde yalnızca askeri bir bölge değildir. Şengal Dağı tek kurtuluş yolu, herkes onları ölüme terk ettiğinde çocuklarını kucaklayan bir annedir.

Bütün düzenli ve düzensiz güçler Şengal'den çekildiğinde geriye kimse kalmamıştı. O saatlerde on binlerce Êzidî için, onları kaçırılmaktan ve öldürülmekten koruyan dağdan başka bir seçenek yoktu. Dağın çocukları da en küçük imkânlarla silahlanarak DAİŞ çetelerinin saldırısını durdurmak için savaştılar. Bu nedenle, dağın halkın elinden alınmasından söz eden her ifade, kurbanı son sığınağından mahrum bırakmak anlamına gelir. Bugün aynı eski üslupla yeni söylemler duyuyoruz; ‘kontrolün sağlanması, silahların devletin kontrolü altında sınırlandırılması ve dağdaki silahlı güçlerin sona erdirilmesi.’ Ancak hangi kontrolden söz ediyorlar ve kimi dışarıda bırakmak istiyorlar? Soykırımın ardından onurunu ve toprağını korumak için silaha sarılan Êzidîler, bir ‘tehdit’ kaynağı olarak görülüyor; buna karşılık ülkenin dört bir yanında faaliyet gösteren onlarca silahlı grup tamamen özgür biçimde faaliyetlerini sürdürüyor.

Hükümetin tutumu değişti, Şengal savaşçılarının güvenlik sistemine dâhil edilmesi ve haklarının tanınması yönündeki vaatlerden, dağın işgal edilmesine yönelik tehdit ve saldırı diline geçildi. Bu değişim, birçok analizin önünü açıyor. Endişeyi daha da artıran şey ise, 2014 anlaşmasını hatırlatan yeni bir anlaşmadan söz edilmesi. O dönemde Kerkük karşılığında Şengal konusunda bir iş birliği yapılmıştı. Bugün de buna benzer bir senaryo sunuluyor; Êzidî bölgesinde müzakereler, Türkiye'nin Zilkan'daki (Beşika) üssünden çekilmesi karşılığında Şengal Dağı'nın teslim edilmesi ve bütün bunların Uluslararası Koalisyon'un çekilmesiyle aynı zamana denk gelmesi.

TEHDİT YAKLAŞIYOR

Tehdit yaklaşıyor ve herkesin dikkat etmesi gereken tarih 1 Ekim. Resmi açıklamalara göre 30 Eylül, Uluslararası Koalisyon'un askeri misyonunun sona erdirilmesi ve güçlerinin çekilmesinin tamamlanması için kesin tarih olarak kabul ediliyor; 1 Ekim’in ise yeni bir dönemin başlangıcı olması ve ülkenin her türlü yabancı askeri varlıktan arındırılması öngörülüyor. Bu çekilme gerçek bir güvenlik boşluğu yaratıyor ve deneyimler gösterdi ki bu boşluğun bedelini ilk ödeyenler azınlıklar ve kadınlar oluyor. 2014 senaryosu çok uzak değildi; olaylar patlak verirse her şey aniden ve hızla gelişebilir. Acaba bugün dağın düşürülmesi yönündeki söylemler, 2014'te DAİŞ çetelerinin dağa girmesinin engellendiği saldırıların önünü yeniden açmak için mi kullanılıyor? Sorular cevapsız kalıyor.

Hükümet Şengal için bugüne kadar ne yaptı ve bugün neden onun savunucularını tehdit ediyor? Şengal halkını dağdaki savunma güçleri değil de hükümet mi kurtardı ya da toplu mezarları açıp kayıpların akıbetini ortaya çıkardı mı? Kadınların pazarlarda satılmasının önüne geçti mi? Yıkılmış Şengal'i yeniden inşa mı etti? Halka tazminat mı ödedi? Yoksa göç dosyasını kapatıp yerinden edilenleri kamplardan geri mi getirdi? Biz boş vaatlerden başka bir şey görmedik; bugün gördüğümüz ise yalnızca tehdit. Şengal Dağı bir pazarlık kozu değildir, ticaret konusu da değildir. Gerçekten Irak'ı korumak ve devleti inşa etmek isteyenler, devleti ve kurumlarını tehdit eden ve toplumsal barışa zarar veren milisleri silahsızlandırarak işe başlamalı; soykırımın tekrar yaşanmaması için kendi dağını koruyan mağduru silahsızlandırarak değil. Dağı korumak, devletin kendi onurunu korumasıdır. Çünkü bu, devletin bir zamanlar terk ettiği halkı korumaktır ve bu halk bir kez daha terk edilmemelidir.