Halk Savunma Merkezi (HSM) Komutanlık Üyesi Murat Karayılan, Stêrk TV’ye verdiği kapsamlı röportajda, Önder Apo’ya yönelik 9 Ekim Uluslararası Komplosu’nun 28’inci yıl dönümünü, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde gelinen aşamayı, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin son dönemde attığı adımları ve Türkiye devletinin sürece yaklaşımını değerlendirdi.
Kuzey Kürdistan’daki güçlerin çekilmesinin 26 Eylül’de tamamlandığını, Metîna’daki güçlerin de 8 Ekim itibarıyla geri çekildiğini açıklayan Karayılan, bu adımların sürecin olumlu ilerlemesinden değil, tıkanmasının önüne geçmek ve devletin adım atmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirildiğini söyledi. Karayılan, Önder Apo’nun süreci doğrudan yürütebileceği koşulların oluşturulmasının belirleyici olduğunu vurgulayarak, mevcut yasal düzenlemelerin çözüm açısından yetersiz kaldığını ifade etti.
Röportajda Rojava’daki gelişmeler ve 29 Ocak Anlaşması’nın uygulanmasına yönelik sorunlar, Şengal’de demokratik entegrasyon görüşmeleri, Başûrê Kurdistan’daki siyasi durum ve uluslararası koalisyon güçlerinin bölgeden çekilmesinin etkileri de ele alındı.
Kürt siyasi güçleri arasında ortak bir strateji geliştirilmesi çağrısında bulunan Karayılan, Kürtlerin bölgesel gelişmelerde etkili bir aktör olabilmesi için demokratik ulusal birliğin güçlendirilmesi gerektiğini belirtti. Türkiye ile ilişkilerde de yeni bir dönemin başlamasını istediklerini söyleyen Karayılan, silahlı mücadele stratejisinden demokratik siyasete geçişin kalıcılaşması için karşılıklı güvenin oluşturulması gerektiğine dikkat çekti.
Karayılan, kayyım uygulamalarının sona erdirilmesi, siyasi tutsakların serbest bırakılması ve Önder Apo’nun çalışma koşullarının düzenlenmesi gibi adımların sürece duyulan güveni güçlendireceğini belirterek, devletin somut adımlar atmaması halinde sürecin tıkanma riskiyle karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu.
Murat Karayılan'la yapılan röportaj şu şekilde:
Rêber Apo’ya ve Kürdistan halkına karşı geliştirilen Uluslararası Komplo’nun üzerinden 28 yıl geçti. Bu komplo nasıl gelişti? Amacı neydi?
Başta 9 Ekim Uluslararası Komplo’nun 28. yıl dönümünde komployu kınıyor, “Güneşimizi Karartamazsınız” sloganıyla bedenlerini ateş topuna çeviren yiğitlerin şahsında tüm Kürdistan Devrim şehitlerini saygıyla anıyorum. Aynı zamanda Ankara-Gar katliamının 11. yıl dönümünde, orada şehit düşen tüm değerli insanlarımızı saygıyla anıyorum.
Yıllardır Devletlerarası Komplo’nun anlamı ve amacı üzerine tartışmalar yürütüyoruz. Fakat ben de bazı yönlerine ilişkin paylaşımda bulunacağım; böylesi daha iyi olacaktır. Komplonun ilk amacı Kürt sorununun çözümünün önünün kapatılmasıdır. Çünkü 1 Eylül 1998’de Önder Apo tek taraflı ateşkes ilan etti ve yönünü siyasi çözüm için Avrupa’ya çevirdi. Eğer amaç savaşı gürleştirmek olsaydı, Önder Apo yönünü Kürdistan dağlarına çevirirdi. Zaten kendisi de böyle yorumladı. Fakat tercihi savaşı durdurmaktı ve bunun için yönünü Avrupa’ya çevirdi. Ancak, Yunanistan’da sorun yaşandı bundan dolayı Önder Apo Rusya’ya geçti ve Rusya’dan da İtalya’nın başkenti Roma’ya döndü. Roma’da siyasi çözüme dair programını basına deklare etti. O zaman İtalya’nın başbakanı Massimo D'Alema’ydı. Demokrat bir insandı ve çözüm için çabalar geliştirmek istedi, Avrupa ülkelerini gezdi, Almanya’ya gitti farklı ülkelere gitti. Fakat bu çabalarından vazgeçmesi için uyarıldı. Başta Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder çok fazla olumlu yaklaşmadı. Belli ki, Amerika ve İngiltere tarafından uyarıldı. Bundan dolayı da Massimo D'Alema da artık çabalarından vazgeçti.
Bu devletler Önder Apo’yu yakalayıp Türkiye’ye teslim etmek için planlamalar yapmıştı. Neden? Kürt Sorunu daha derinleşip Kürt Halkı ile Türk Devleti arasında onlarca yıl sürecek bir savaşın oluşturulması için. Esas olarak bunun için Önder Apo’yu kaçırıp Türkiye’ye teslim etmek için planlama yapmışlardı. Bu bir oyundu yani komplo içinde komploydu. Fakat Türkiye yetkilileri bunu anlayamadı. O zamanın Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit’ti ve o zaman şunu söyledi “Amerika’nın Abdullah Öcalan’ı neden bize verdiğini anlamadım”. Bülent Ecevit’in kendisi aslında bilinçli biriydi. Bu durumdan şüphe duymuş olabilir. Belki bu durumu biraz da anlamış olabilir. Çünkü daha sonra Önder Apo’nun idam edilmesini istemedi ve bunun için de tutum aldı. Ama genel olarak Türkiye bu durumu anlamadı. Aslında biz de anlamadık ve Hareket Yönetimi olarak savaşı gürleştirdik. Öyle anlamıştık. Durumu anlayan ve gören tek kişi Önder Apo oldu. Daha sonra Önder Apo bize haber yolladı. 1999 yılının Nisan ayının sonlarında Önder Apo’nun avukatı Mahmut Şakar resmî olmayan yollarla Doğu Kürdistan’a geçti ve yanımıza getirdik. Bizimle konuştu ve dedi ki “Önder Apo bu süreçte savaşı yükseltmek yanlıştır, tuzaktır ve savaş durdurulmalıdır dedi”. İki gün boyunca Önder Apo’nun fikir ve düşüncelerini anlamaya çalıştık.
O zaman biz hemen savaşı durdurmadık, daha iyi anlamak istedik. O süreçte İstanbul ve Türkiye’nin birçok şehrinde yakma eylemleri ve fedai eylemler yapılıyordu. Fakat 1 Mayıs İşçi Bayramı vesilesiyle biz de bir basın açıklaması yaparak fedai eylemleri ve yakma eylemlerini durdurduğumuzu duyurduk. Daha sonra diyaloglar oldu, gidiş-gelişler oldu ve Önder Apo’nun görüşlerini daha iyi anladık ve 2 Ağustos 1999 yılında Önder Apo’nun çağrısıyla savaşı durdurduk. Beş yıl boyunca tek bir mermi bile patlamadı. Böylelikle Önder Apo İngiltere aklı olan Kürt ve Türkleri birbirine düşürme oyununu boşa çıkardı.
Kuşkusuz uluslararası komplonun amacı Önderliğimizi ve Özgürlük Hareketi’mizin tasfiye edilmesiydi. Şüphesiz bu amaçla geliştirildi. Fakat ikinci esas amacı neydi? Kürt Hareketi’ni, Ortadoğu’da zayıflatmaktı. O zaman bizim dışımızdaki birçok siyasetçi bu komplonun sadece Önder Apo ve PKK’ye karşı geliştirildiğini düşündüler. Hâlbuki Önder Apo şahsında tüm Kürt halkına karşı geliştirilmişti. Kalleşçe ve tüm Kürt halkının şahsında bölge halkına karşı geliştirilen bir saldırıydı. Bütün çabaları Kürt halkını zayıflatıp, arka saflarda bırakmaktı. Hatta şunu söyleyebilirim; aynı siyaset şimdi de gündemdedir. Örneğin; 5 Ocak 2026 yılında Paris’te bir toplantı yapıldı ve kararlar alındı. Daha sonra baktık ki 6 Ocak’ta Halep’te QSD’ye karşı saldırı başladı. Bu saldırıyı Önder Apo ikinci komplo olarak değerlendirdi. Aynı zamanda biz de bu durumu öyle değerlendirdik. QSD’ye rol vermeyerek ve Suriye’de geliştirmek istedikleri sisteme QSD’yi zorla entegre etmek için bu saldırıyı geliştirdiler. Bu devletlerarası konseptti ve öyle yürüttüler. Şimdi bakın, örneğin Doğu Kürdistan’da da Kürtlerin birinci sırada olmasını istemediler ve arka plana koydular. Güney Kürdistan’da da güçlerini geri çektiler ve sanki hiç önem vermiyorlarmış; yani Kürtleri başat aktör yapmama siyaseti var. Hep bir geri saflara çekme ve rol vermeme durumu var. Bu, Önder Apo’ya karşı geliştirilen komployla başladı, bugüne kadar da devam ediyor. Fakat amaçları bizi tamamen tasfiye etmekti, bunu başaramadılar. Komplo büyük oranda boşa çıkarıldı, sonuçsuz kaldı ama hâlen devam ediyor; gündemdedir. Önder Apo fiziki olarak özgür olmadığı sürece komplo devam edecektir.
Barış ve Demokratik Toplum sürecinde hangi aşamaya gelindi?
Bilindiği üzere süreç yaklaşık iki yıldır devam ediyor. Şimdiye kadar biz, Kürt tarafı olarak tek taraflı birçok adım attık. Bilindiği gibi savaşı durdurduk, ateşkes ilan ettik, 12. PKK Kongresini gerçekleştirdik, PKK’yi feshettik, silahlı mücadele stratejisini durdurduk daha sonra bir mesaj niteliğinde Bese Arkadaş öncülüğünde otuz arkadaşımız silahlarını yaktı, Kuzey’deki güçlerimizi çektik. Bunlara karşı Türkiye devleti ne yaptı? Onlar da bazı çabalar geliştirdi; hiçbir şey yapmadı demiyoruz. İlk kez Türkiye Meclisi çatısı altında 50 kişilik bir komisyon oluşturuldu, bu komisyon aylarca çalışma yürüttü. Daha sonra bir program oluşturup sundular. Bu programın eksiklikleri vardı fakat bir siyasi çözümü ele almıştı. Bundan sonra yine bir süre durdular. Daha sonra Türkiye Meclisi’nde çoğunluğun evet oyuyla bir yasa çıkardı. Fakat yasanın çıkarılmasında Önder Apo’nun görüşleri ve bizim görüşlerimiz göz önüne alınmadı. Çıkarılan yasa tek taraflı bir yasadır. Yasaya sadece güvenlik odaklı yaklaşılmıştır, silahların bırakılmasını esas alıyor ve bu da herkesi içine almıyor. Yönetim ve yapı arasında kategorileştirme yapılmıştır. Birçok yönden yetersiz bir yasadır. Hele çözüm için hiç mi hiç yeterli değil. Böyle bir yasa çıkardılar.
Biz 12. PKK Kongresi’nde şöyle bir karar almıştık; bu süreci Önder Apo yürütmelidir. Yani Önder Apo fiziki olarak özgür olmalıdır. Silahsızlanma sürecini Önder Apo’nun birebir yürütmesi gerekiyor ve onun dışında da kimse yürütemez. Bu karar Kongre’de alındı ve daha sonra bu vesileyle birçok arkadaşımız ve yönetimimiz bunu belirtti. Fakat şimdiye kadar Türk devleti buna dair hiçbir adım atmamıştır. Önder Apo hâlen de İmralı zindanındadır. Doğru, eskiye göre var olan koşullarda bir gevşeme var. Örneğin dün Rêber Apo ve İmralı’daki arkadaşların aileleri, ziyarete gittiler. Bazen DEM Parti İmralı Heyeti gidiyor. Fakat bu zindanın olmadığı ya da tecridin kalktığı anlamına gelmiyor. Türk Devleti bu konuda şimdiye kadar herhangi bir adım atmadı. Hatta kullandığı dilde hakaret var, görmezlikten gelme var. Önder Apo ve devlet heyeti arasında diyalog var. Ayrıca bizim de dışarıda bir heyetimiz var ve devlet heyetiyle aralarında diyalog var. Bu diyaloglarda yukarıda belirttiğimiz konular dile getiriliyor. Onlar da bu görüşmelerde hep devletin üzerinde bir tehlike olmadığını bilmesi için Kuzey’deki tüm güçlerimizi çekmemizi istiyorlardı, yine Metina’daki güçlerimizi çekmemizi istiyorlardı. Biz de Kuzey’deki güçlerimiz tehlike yaratacak alanlarda değiller; kontrol altındalar. Metina’daki güçlerimiz de aynı şekilde. Bu konu üzerinde uzun süredir görüşmeler oluyor. Öyle bir duruma getirdiler ki bu adımlar atılmadan hiçbir şey yapmayacaklarını söylediler. Biz de ellerindeki tüm gerekçeleri ortadan kaldırmak ve gerçekten de adım atıp atmayacaklarını görmek için son olarak bu adımları attık.
Tüm kamuoyu ve dostlarımız şunu bilmeli; süreç olumlu ilerlediğinden dolayı bu adımları atmadık. Baktık süreç tıkanmaya doğru da gidebilir. Biz de süreç tıkanmasın, önü açılsın diye ve devlet de adım atsın diye biz, bu üç adımı gerçekleştirdik. Nedir bunlar? Birincisi; Botan, Merdin ve Amed eyaletlerindeki tüm güçlerimizi çektik. 26 Eylül’de çekilmeleri tamamlandı. Doğrudur geçen yıl eylül ayından beri Kuzey’deki birçok alanlardan güçlerimizi çektik. Bu üç eyalette güç kalmıştı. Devlet bu eyaletlerdeki güçlerin varlığından haberdardı ve takip ediyordu. Bizden bu güçleri de çekmemizi istediler. Fakat biz bu güçlerin tehlike yaratmayacağını, eylem yapmadıklarını, bir zararlarının olmadığını söyledik. Israr ettiler, biz de çektik. 26 Eylül’de güçlerimizin çekilmeleri tamamlandı. Bu olayların tarihleri tesadüfen aynı oldu. Çünkü 26 Eylül 2025 yılında arkadaşlar basın toplantısı yapmıştı; bu yıl da 26 Eylül’de Kuzey güçlerinin çekilmesi sonlandı.
İkinci adım; Kuzey Kürdistan ve Türkiye Metropollerinde gizli güçlerimiz var. Devlet de bu buna dair istihbarat alıyor. Devlet de bizden özel güçlerimizi çekmemiz talebinde bulundu –onlar bu güçlere Hezen Taybet diyor- bu süreçte, bu güçlerimizi de çekiyoruz. Gerekli talimat bu güçlere iletildi. Çekilmeleri için böyle bir çalışma var.
17 Nisan 2021 yılında Güney Kürdistan yani Medya Savunma Alanlarına yönelik geniş çaplı işgal saldırıları başladı. Daha önce de Heftanin’e, Zap’a, Avaşin’e ve Xakurke’ye saldırılar oluyordu fakat bu kadar geniş çaplı değildi. 17 Nisan 2021’de geniş çaplı işgal için, büyük bir askerî hareketlilik başladı. Bu saldırılar ilk Metina’ya yönelik oldu; Zendura’da başladı. Metina’yı işgal etmek istiyorlardı fakat ilk saldırıdan bu yana altı yıl geçti. Bu bir buçuk yıldır savaş durmuş ama dört buçuk yıl Metina’yı zorla bizden almak için çabaladılar. Bunun için de her çeşit silahı bize karşı kullandı. Kimyasal kullandı, taktik nükleer kullandı ve her gün savaş uçaklarıyla saldırdılar. Irak’ın ve bölgedeki bazı güçlerin desteğini aldılar. Amaçları bizi oradan çıkarmaktı ama yapamadılar. ZAP ve Metina’dan çıkmamız için çok fazla ısrar ettiler. Geçen yıl Önder Apo bir mektup yolladı ve mektubunda “Sürecin önünün açılması için Zap’tan çekilebilirsiniz” dedi. Bu esas üzerine biz de gücümüzü ZAP’tan çektik.
Fakat halkımız bunu bilmeli; Metina ve Kuzey’den çekilmemiz için bizim de şartlarımız var ve bu şartlar ZAP için de geçerlidir. Şartlarımız şunlardır; Kuzey’deki ve Medya Savunma Alanlarındaki şehitliklerimiz korunacak, bakımını yapabilmeli, yeniden onarımdan geçirebilmeliyiz ve o alanlarda olan şehitlerimizi kolaylıkla toplayıp merkez şehitliğe getirebilmeliyiz. Şartlarımız bunlardı. Tabii esas olarak, onların da adım atması için bu adımları attık. Şehitler için devlet söz verdi ve bu sözü yerine getirmelidir. Bu esas üzerine biz de Metina’dan güçlerimizi çektik. Sizin de belirttiğiniz gibi, son olarak arkadaşlarımız 8 Ekim’de Metina’nın Bazyan köyünden orada olan arkadaşlarımızı konvoyla çektiler. Arkadaşlarımızı çekmemiz dört gün sürdü. Her gün bir alandan arkadaşlarımızı çektik. Böylece çekilme tamamlandı. Bize göre, artık Türkiye’nin elinde herhangi bir gerekçe kalmadı. Artık Türkiye’nin de adım atması gerekiyor. Eğer adım atmazsa ne arkadaşlarımızın ne halkımızın ne de bizim inancımız kalmayacaktır. “biz de yasa çıkarmışız” diyorlar. Yasa farklıdır. Bizim ilk şartımız şudur; Önder Apo’nun kendisi bu süreci yürütebilmeli ve bu süreçte rol oynayabilmeli. Eğer devlet Önder Apo hakkında yeni bir karar almazsa bu süreç yürümez. Bu çok açıktır ve bunu onlarca kez dile getirdik.
Önder Apo bu halkın önderidir. Bakın, 9 Ekim Komplosu’nun yıl dönümü vesilesiyle bütün Kuzey Kürdistan halkı binlerce, on binlerce kişiyle bu komployu kınadı ve Önder Apo’nun kendi iradeleri olduğunu sloganlarla belirttiler. Önder Apo bu halkın Başkanıdır. Eğer Başkan esir olursa, barış olmaz. Bir de Önder Apo bu süreci kendi inisiyatifiyle yürütüyor. Önder Apo bu hususta şunu söylüyor “ben tek başıma satranç oynuyorum. Ne örgüt ne de devlet oynuyor. Ben oynuyorum”. Bunu devlet ve DEM Parti heyetinin önünde söylüyor. Bunu hem bizim adım atmamız için söylüyor hem de devletin adım atması için söylüyor bunu. Fakat şimdiye kadar devlet adım atmadı.
Devletin, Önder Apo’nun önünü açması gerekiyor. Neden? AKP diyor ki “halkımız bu sürecin başarıya ulaşmasını istiyor fakat Abdullah Öcalan’ın özgürlüğüne hazır değil”. İyi, o zaman halkını buna hazırla. Her gün terörist başı diyorsunuz. Eğer siz öyle söylerseniz elbette halk “neden terörist başını (kendi deyimleriyle) özgür bırakıyorsunuz?” der. Hâlbuki Türkiye, Önder Apo’nun bu iki yıldır yürüttüğü süreçten çok fazla istifade etti. Eli rahatladı. Türkiye Kürt sendromunu yaşıyordu, Türkiye’nin parçalanma sendromunu yaşıyordu. Şimdi o sendrom var mı? Yoktur. Her gün, “biz güçlü bir devletiz. Terörsüz Türkiye süreci tıkır tıkır işliyor” diye propaganda yapıyorlar. Hani nerede tıkır tıkır işliyor? Daha dün de Türkiye Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş “her şey çok iyi yürüyor” diyor. Doğru biz adım atıyoruz ama siz ne yapıyorsunuz? Onların yaptığı bir şey yok.
Bazen Devlet Bahçeli konuşuyor. Sonda Önder Apo’nun statüsünün belli olması, barış ve siyasallaşma komisyonunun koordinatörü olması konularında bazen konuşuyor. Fakat bu konuya dair şimdiye kadar AKP’liler hiç oralı olmuyorlar. O zaman Önder Apo’nun basıncılarla görüşme yapması için, siyasetçilerle görüşmesi için, aydınlarla görüşmesi için önünü açın. Önü açılsın ki kendini izah etsin, Türkiye kamuoyuna izah etsin, Türkiye halkına hitap edebilsin. Ama bunun önünü kapatıyorlar ve bırakmıyorlar bunlar gerçekleşsin ve aynı zamanda da “Önder Apo hakkında adım atarsak süreç zora girer, karşı olanlar karşı harekete geçerler” diyorlar ve bu gerekçelerle adım atmıyorlar. Biz, bunu doğru bulmuyoruz. O zaman durum böyleyse Önder Apo’nun önünü açın o kendisi durumu izah etsin. Ben buna inanıyorum eğer Türkiye halkları Önder Apo’nun bu süreci tek başına nasıl kendi inisiyatifiyle gerçekleştirdiğini bilse, bu sürecin Türkiye ekonomisine, siyasetine nasıl faydalı olduğunu ve Türkiye toplumunun bu yüzden psikolojisinin rahatladığını anlasa, Türkiye halkının kendisi “özgür olmayı hak etmiş” diyecektir. Ama bu konuda bir şey yapmıyorlar, işte sorun da burada. Bazı AKP yetkilileri basında “bundan sonra gazeteciler İmralı’ya gidip gelebilir bunda hiçbir sorun yok” dediler. Bunu iki ay önce söylediler ama bugüne kadar henüz bir şey yapılmadı. Türkiye Devleti adım atmadı.
İnsanlarımız hâlen zindanda. Bazıları 32 yıldır zindanda olanlar hâlen de bırakılmamışlar. Neden? “siz hâlen pişman olmamışsınız” diyorlar. Peki o insan nasıl pişman olacak? Bunun için 32 yıldır zindandadır. Örneğin Hatice Yıldız adında bir anne var, 77 yaşındadır. Sedye üzerinde zindana götürdüler. Ne suç işlemiş? Kızına para yollamış. Fakat kızına para yollamış adı altında diyorlar “sen örgüte para yollamışsın”. Hâlbuki kızına posta yoluyla, yani resmî olarak para yollamış. Bunun için zindana atmışlar ve şimdi de hasta ama bırakmıyorlar. Bu olur mu?
Nudem adında genç sanatçı bir kadın var. Zindanda ve hasta. Neden zindanda? “Örgüt üyesidir” diyorlar. Örgüt kendini feshetti ama hâlen örgüt diyorlar. Türk devleti bu aklıyla, bu siyasetiyle ve karşıt diliyle sürecin önünü tıkıyor. Şunu söyleyebilirim süreç çok hassas bir dönemde. Biz sürecin ilerlemesi için adım attık artık adım atma sırası onlarda. İyi niyetimizi belirtmek diye bu üç adımı attık. Türkiye ile tekrardan savaşmaya niyetimiz olmadığını anlamaları için Kuzey’den ve mevzilerden güçlerimizi çektik. Aynı zamanda gizli güçlerimizi çektik. Bakalım artık Türkiye devleti bugünlerde ne yapacak?
Türk devleti kendi basınında sürekli silahsızlanmadan bahsediyor. Başurê Kurdistan’da da son zamanlarda Qendil’in boşaltılması konuşuluyor. Bu konular hakkında ne diyorsunuz?
Hayır, öyle değildir. Şöyle söyleyebilirim; Türk devleti başta “Terörsüz Türkiye” dedi. Yani “terör” kelimesiyle başladı. Başta “başlangıç olarak belki kendi kitlesine propaganda yapmak istiyor” diyorsun. Fakat mesele Kürt meselesidir, zaten bunu da herkes böyle biliyor. Çünkü bir yandan terörsüz Türkiye deniliyor bir yandan da toplumsal barış deniliyor. Komisyonun adında Toplumsal Barış gibi kavramlar var. “Kürt ve Türk halkının kardeşliği” dediler. Hatta Tayyip Erdoğan Arapları da içine koydu. Yani Kürt, Arap ve Türkler arasındaki ittifak. Bunun anlamı, toplumsal bir konudur; askerî veya terör sorunu değildir ve bunu sen kendin söylüyorsun. Fakat sonra da Terörsüz Türkiye adını koyuyorsun. Bu cümle yanlıştır. Biz bu cümlenin zamanla düzeltilmesini bekliyorduk. Artık adım atma ve yasa aşamasına geldik, artık bu cümlenin değişmesi gerekir ama Türk devleti bu cümleden vazgeçmiyor. Bu mesele terör meselesi değildir, mesele silah bırakma değildir; mesele Kürt meselesidir. 220 yıldır Kürtlerin, önce Osmanlılar ile şimdi de Türkiye Cumhuriyeti ile var. Bu sorunu çözecek misin, çözmeyecek misin? Bundan önce de söylemiştim; her şey başlangıçta gizlidir. Yani her süreçte, her konakta ilk adımlar önemlidir.
Bu süreç de Devlet Bahçeli’nin, daha sonra da Önder Apo’nun çağrısı ile başladı. Her ikisinin de çağrısında çözüm var aslında. Devlet Bahçeli ‘”Abdullah Öcalan partisini feshetsin, silahlı çatışmayı durdursun ve meclise gelip DEM Parti Grup Toplantısında konuşun. Ardına kadar ona umut hakkı tanınsın”. Şimdiye kadar Türk devleti bunu yaptı mı? Yapmadı. Önder Apo’nun gelip mecliste konuşma yapmasına izin verdi mi? Vermedi. Umut hakkını tanıdı mı? Tanımadı.
Avrupa Konseyi 12 yıldır Türkiye’nin Önder Apo’ya umut hakkı vermesi için karar almış ama Türk devleti bu hakkı vermiyor. Devlet Bahçeli’nin ve Önder Apo’nun konuşmasında çözüm var. Hatta Önder Apo saygıdeğer devrimci Sırrı Süreyya Önder’e şunu yazdırıyor; “bunun için hukuksal imkânlar ve hukuki adımlar olmalıdır. Bu belirleyicidir.” Bu başlangıçtı ve bunun üzerinden yaklaşık iki yıl geçti ama hâlen o düzeye ulaşılmadı. Başlangıçta yapılan açıklamalar yüksek düzeyde ama yapılanlar o düzeyde değil. Bundan dolayı da süreç çok ağır ve tek taraflı ilerliyor. Bu böyle olmaz.
Kandil’den çekilme meselesi ise; Kandil tüm Kürtler için kutsal bir yerdir. Tarihin tüm anlarında direniş kalesidir. Zagros dağlarıdır. Eğer gerilla çekilse de yurtseverler orada kalacaktır. Sahipsiz kalmaz. Her zaman Kürtler tarafından korunacak. Bizim umudumuz da hep korunması yönündedir. Hiç kimsenin “Kandil’e ne olacak kaygılarına girmesine gerek yoktur”. Kandil kendisi olarak kalacaktır. Her zaman özgür Kürtlerin yeri olacaktır, her zaman direniş yeri olacaktır.
Bu vesile ile Kandil Halkını kadınıyla, erkeğiyle, küçüğüyle, büyüğüyle tek tek hepsini saygı ve hürmetle selamlıyorum. Bunlar gerçekten yurtsever insanlardır. Yıllardır Kandil’de arkadaşlarımız ile beraber yaşıyorlar. Şimdiye kadar onlardan razıyız. Sadece dağları yüksek, direniş kaleleri değil; toplumu da direnişçi, yurtsever bir toplumdur. Onlara binlerce selam olsun. Yaşasın Kandil ve Yaşasın Kandil Halkı. Uzun bir süredir oraları görmemişim ama on iki yıl önce oranın halkını çok gördüm ve çoğunu da tanıyorum. Gerçekten de değerli bir halktır.
Sürece dair de tam olarak ne olacağı belli değil. Top Türkiye Devleti tarafındadır ve bekliyoruz. Bu attığımız son üç adımla top artık Türkiye Devleti tarafında. Bakalım artık onlar topu nasıl kullanacak. Önder Apo’nun önünü açma konusunda hukuki yasa çıkarmaları gerekiyor. Örneğin, çıkardıkları yasa ile “gelin silahları bırakın” diyorlar. Tamam, silahı bıraktıktan sonra gerilla ne yapacak? Gerilla silah bıraktıktan sonra gidip siyasi çalışma yürütmesi gerekiyor. Halkımız şunu bilsin biz mücadeleyi bırakmadık. Biz demokratik siyaset ile amacımıza ulaşacağımıza inanıyoruz. Bundan dolayı da yöntem değiştiriyoruz. Silahlı savaştan, demokratik siyasete geçiyoruz. Her bir kadromuz gerilladır; her gerilla da bir kadrodur. Gerilla yarın Amed’e ya da Merdin’e gidecek. Bugün oradan silahla geldi, yarın silahsız dönecek. Döndüğünde de köylerde, mahallelerde, şehirlerde, yani halkın içinde çalışma yürütmesi gerekiyor. Bilimsel çalışmalar, örgütsel çalışmalar ve silahsız siyasi çalışmalar geliştirmelidir. Her şeyden önce bunun imkânı olacak mı, olmayacak mı bunu anlamamız lazım. Gerekli olan yasa çıkarılacak mı çıkarılmayacak mı? Hem Önder Apo için hem de gerillanın dönüşü için yasanın tamamlanması lazım. Eğer böyle olursa süreç ilerler.
Rojavayê Kurdistan’da bir entegrasyon süreci başladı. Suriye hükümeti Kürt dilini kabul etmiyor. Tekçiliği geliştirmek istiyor, Araplar ve Kürtler arasında bir savaş çıkarmaya çalışıyor. Bunda Türk devletinin parmağı var mı?
QSD-Suriye hükümeti arasında gerçekleşen, 29 Ocak anlaşması olarak bilinen anlaşmanın bir çerçevesi vardır, Rojava Devrimi’nin, halkımızın kazanımlarını belli ölçüde korumaktadır. Fakat belli ki Suriye devletinin yeni sisteminde bunu kabul etmeyen taraflar var. Bu anlaşma imzalandığı zaman bir savaş vardı ve o savaş uluslararası güçler tarafından yönlendiriliyordu. O zaman savaşın durdurulması ve anlaşmanın yapılması genel bir karar olarak hayata geçirildi. Ama bu belirtilen taraflar buna razı olmadılar. Şimdi de 29 Ocak anlaşmasının altını yavaş yavaş boşaltmak istiyorlar. Özellikle Heseke ve Kobanê üzerinde duruyorlar.
Kürtçe orada ilkokuldan üniversiteye kadar resmî olarak eğitim dilidir. 12 yıldır bu şekilde eğitim veriliyor ama şimdi “bunu durdurun. Arapça eğitim başlatın” diyorlar. Bu, Rojava Devrimi eserini reddetmektir, bu kadar şehide karşı saygısızlıktır. Doğru ve yerinde bir şey değildir. Milliyetçi, tek dili farz etme ve bütün toplumu bir kalıp içine sokma BAAS Rejimi yaklaşımıdır. Suriye’de Kürtler, Araplar, Mesihiler, Ermeniler, Asuri-Süryan, Dürzi, Alevi olmak üzere birçok ulus ve inanç vardır. Fakat onlar hepsini bir kalıba koymak istiyorlar. Hani kendilerini İslami bir iktidar olarak tanımlıyorlardı? İslamiyet’te dil yasak değildir. Bütün toplumların dillerini Allah vermiş. Allah’ın insanlara verdiği dili niye yasaklıyorsun? Belli ki burada dürüst ve doğru olmayan bir yaklaşım var. Bazı şeyler Rojava’ya dayatılmaktadır. Son birkaç gündür televizyonda gördüğümüz Heseke’de yaşanan olaylar bir projedir. Bazı taraflar “bu provokasyondur” dediler. Bu doğrudur. Fakat bir projedir.
Rojava Devrimi, Demokratik Ulus perspektifini geliştirdi. Suriye’de Kürtler, Demokratik Ulus perspektifiyle temel siyasi güç olabilir. Eğer Demokratik Ulus perspektifine inanan Arap destekçileriyle bir olursa, bütün Suriye’de büyük bir güç olabilir. Bazı taraf ve devletler bundan korkuyor. Yani, Rêber Apo tarafından geliştirilen Demokratik Ulus perspektifinden korkuyorlar. Bu konuda hangi devletin ne karar aldığını biliyoruz. “Siz her şeyi bir kenara koyun, Demokratik Ulus siyasetinin üzerinde durun” demişler. Bu, daha 4-5 yıl öncesinden böyle söylendi.
Maalesef ki, kendine milliyetçiyim diyen bazı Kürt kesimler de böyle diyorlar. Dardırlar, Kürtleri yalnız bırakmak istiyorlar. Eğer Rojava’da Kürtler yalnız kalırsa, Qamışlo’da bile kalmaz. Bu, çok yanılgılı bir yaklaşımdır. Kürtler, Demokratik Ulus ferasetiyle Suriye’de önemli bir aktör olabilir, Suriye demokrasisini geliştirmede önemli bir rol oynayabilirler. Bu yüzden, en doğru siyaset budur.
Heseke’de gelişen olaylarla, Demokratik Ulus siyasetini çürütmek istiyorlar. Bakın, daha önce kendine milliyetçi diyen bazı Kürt tarafları da çürütmek istiyorlardı. Şimdi de Reqa, Şedadê gibi yerlerde örgütlenen bazı kimseler gelip Heseke’de yürüyüş yapıyor, halkların karşı karşıya gelmesini istiyorlar. Halkların kardeşliği veya Demokratik Ulus perspektifini çürütmek, yenmek istiyorlar; halklar arası savaş çıkarıp Kürtleri yalnız bırakmak istiyorlar.
Bu, bir siyaset, bir projedir. Bu işin içinde kimin parmağı var, çok fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Fakat bir sözüm var; Türk devleti “Kürt ve Türk halkları arasında kardeşliği geliştirmek istiyoruz” diyor. Hatta “Kürt, Türk ve Arap halkları arasında kardeşliği geliştirmek istiyoruz” diyor. Eğer Türk devleti bu sözünde samimiyse ve gerçekten de bizimle bir barış süreci geliştirmek istiyorsa, en başta Türkiye sınırları dışında olan Kürtlere karşıtlık yapmamalıdır. Bu bir.
İkincisi, ellerini Rojava Kürtlerinin üzerinden çekmesi gerekiyor. Tekrar söylüyorum; Türk devleti, ellerini Rojava Kürtleri’nin üzerinden çekmelidir. Mesela oradaki Kürtler, Türkiye’den ne azaltacaklar? Ben bu kadarını söylüyorum.
Suriye Cumhurbaşkanı’na da sesleniyorum; ülkende hâkim isen hâkimiyetine sahip çıkmalısın. Ülkeniz üzerinde farklı projeler yürütülmemelidir. Kürtlerle birlikte Suriye’nin birliğini kuracaksanız, bu biçimde provokasyonlara zemin sunulmamalıdır. Bu konuda, herkese çağrımız, duyarlı olunmasıdır. Yani herkes karşıtlık için, ırkçılık için, katliam için değil, halkların kardeşliği, barış için çabalamalıdır. Biz ırkçılığa karşıyız. Fakat belli ki Suriye’de böyle tehlikeli bir proje var. Bu Suriye’nin bozulmasına neden olabilir. Çünkü bazı taraflar da var; sadece Türk ve Araplar değil. Fakat bu projeyi geliştirenler, Suriye halklarının dostları değillerdir. Suriye halklarının dostlarının Suriye halklarının birliğini ve yine Suriye halklarının arasındaki barışı koruması gerekiyor.
Rojava halkımızın tecrübeli olduğuna inanıyorum. Öncelikle yurtsever Rojava halkımızı saygıyla selamlıyorum. Yaşanan son süreçten sonra onların büyük bir tecrübe kazandığına inanıyorum. Her yerde örgütlenmeleri ve savunmalarını kendilerinin yapması gerekiyor. Kürtlerin dostu olan Araplar da var, onlar da hedef oluyor. Bu kişiler, Kürtlerle olan Arapları da hedef alıyorlar. Arap arkadaşlarımız var, dostlar var; onları da biliyoruz. Fakat onların da demokratik, özgür ve eşit bir Suriye için örgütlenmeleri, kendilerini korumaları ve kendilerine inanmaları gerekiyor. Orada Demokratik Ulus perspektifine inanan tüm halklarımız örgütlenirse, kendilerini koruyabilir, siyasette örgütleriyle, güçleriyle, iradeleriyle başarılı olabilirler. Herkesten daha fazla bilinçlidirler, bu zeminleri var, örgütsel ve savunma tecrübeleri de var. Kendilerine inanmalı, kendilerini örgütlemeli ve her yerde kendilerini savunmalıdırlar. Hiçbir yerde örgütsüz kalmamalıdırlar. Kürtler, Araplar, Asuri-Süryanlar, Mesihiler, Ermeniler, hepsi birleşmeli. Suriye, demokratik, müreffeh bir Suriye olmalı. Bütün halkların birlikte yaşadığı bir Suriye olmalı. Bunları hem halkımız hem de yönetim için söylüyorum.
Rojavayê Kurdistan gerçekten de hassas bir dönemden geçiyor. Ya kendini böyle örgütleyecek ve 29 Ocak anlaşması kazanımlarını koruyacak, taviz vermeyecek, geri adım atmayacak; tam tersi toplumsal mücadele daha da ileri gidecek ya da kendini bırakacak ve gittikçe de üzerlerine gelecekler. Halkımızın böyle yapacağına inanmıyorum. Oradaki örgüt, oranın öncüleri böyle yapmamalı; öncülük yapmalı, cesaretli olmalı, kararlı olmalı ve şehitlerin kanıyla kazanılan bu halkın kazanımlarını koruyabilmeliler.
Sürecin Başurê Kurdistan’a etkisi nedir? Halkın ve siyasi partilerin sürece yaklaşımı nasıl? Ayrıca Başurê Kürdistan’da işsizlik var ve toplum iktidar partilerinden umutsuzdur. Aynı zamanda güvenlik sorunları da var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Başta tüm değerli Güney Kürdistan halkını selamlıyor ve saygılarımı sunuyorum. Son dönemlerde Kürdistan’da en fazla cefa görmüş, katliamlardan geçmiş ve jenosit ile yüz yüze kalmış olan halk Güney Kürdistan halkıdır. Enfal’i gördü, Halepçe’yi gördü ve büyük fedakârlıklar ve kahramanlıklar yaptılar. Bugün kazanımları vardır. Güney Kürdistan’ın bu kazanımlarında Bakurê Kurdistan, Rojhilatê Kurdistan gibi diğer parçaların da rolü vardır. En büyük emeği olan Başurê Kurdistan halkıdır fakat diğer parçalar da desteklemiş ve mücadeleyi yükseltmişlerdir. Zaten bu şekilde Başurê Kurdistan statüsü kazanıldı. Kuzey olmasaydı bu statünün kazanılabileceğine inanmıyorum. Kuzey’deki mücadelenin 1990-1991 yıllarında yükselmesi, Başurê Kürdistan’da da bir düzeyin oluşmasına yol açtı. Fakat esas emeği olan ve binlerce, yüz binlerce şehit veren Başurê Kurdistan halkımızdır. Bugün kazanımlar var ve bu kazanımların korunması gerekiyor. Yukarıda da belirttim; bakıyoruz, bölgede yürütülen siyasette Kürt halkı arka plana itiliyor. Suriye’de QSD’ye rol verilmemesi tüm Kürtler için bir işaretti aslında.
Bölgenin yeniden dizaynında tekrardan Lozan çizgisini esas almak istiyorlar. Yani ikinci Lozan’ı gerçekleştirmek istiyorlar ve Kürtlere belirleyici ya da birinci sırada yer vermek istemiyorlar. Şimdi böyle gözüküyor. Bu politikaları yürüten hâkim gücü eleştirebiliriz? Yapılanlar haksızlıktır, yanlıştır ve eleştirmek gerekir. Fakat bir yandan da kendimizi sorgulamalıyız. Bunun sorumlusu biz Kürtlerin kendisiyiz, Kürtlerin kendi siyasetleridir. Eğer Kürtlerin siyaseti böyle dağınık ve her biri kendi kafasına göre olursa, başkaları da onu saymaz. Bunun sorumluları bizleriz.
Bölgede savaşın ve yeniden dizaynın olduğu bu tarihî ve önemli bir çağda, kesinlikle ama kesinlikle ortak bir stratejinin olması lazım. Fakat bizde o yok. Şimdi bölge ve dünya devletleri Kürtlerle oynuyorlar. Neden? Çünkü Kürt nereye gitse birbirleri üzerine konuşuyorlar. Bu herkes için bir utançtır. Böyle olmaması gerekiyor. Bıçak kemiğe dayanmış; bu yüzden de dört parça Kürdistan’da şehit kanlarıyla elde edilen kazanımların korunması ve bu toprakların en kadim ulusu olan Kürtlerin özgür yaşaması için gerekli olan her şeyi yapmalıyız. Hiç kimse örgütünün çıkarına göre davranmamalıdır. Ulus çıkarı ilk sırada yer almalıdır. Bunu hep söylüyoruz ama pratikte yok. Gerçek böyledir. Bundan dolayı da şimdiki pozisyon çok iyi değil. Çünkü yarının ne olacağı belli değil. Örneğin yukarıda da belirttiğim gibi, Rojava savaşından sonra gördük ki Doğu Kürdistan Kürtleri arka plana itildi.
Bu, Güney Kürdistan için de geçerlidir. Mesela Amerika güçleri çekildi, hava savunma çekildi. Kürtlerin kendi kendini savunabilmesi gerekiyor. Ben şunu söylüyorum; Kürtler olarak ortak bir stratejide bir araya gelmemiz gerekiyor. Ulusal birliğin oluşturulması biraz zor. Tümden birlik değil. Önder Apo “Demokratik Ulusal Birlik” dedi. Benim anladığım, birbirimizin her şeyini kabul etmeyiz belki ama bazı şeylerini kabul etmeliyiz. Örneğin, bir stratejide birleşebiliriz fakat bazı şeylerde birleşemeyebiliriz. Ama eksen ve strateji bir olsun ve tekrardan farklı hareket edilebilir. Bir strateji üzerinde Demokratik Ulusal Birlik gereklidir. Eğer böyle olmazsa bu süreçte Kürt hiçbir şey yapamaz ve gittikçe geriler. Çünkü hâkim güçler Kürtleri ikinci sıraya almak istiyorlar. Tom Barrack’ı herkes dinliyor, benim bir şey söylememe gerek yok. Ben kendisiyle görüşmedim ama birçok kişi onunla görüşmüş. Bugün hâkim siyasetin bölgede ne yapmak istediği bellidir; merkezî devlet sistemini güçlendirmek istiyorlar. Çabaları bu esas üzerinedir ve bizi esas aktör olarak görmüyorlar. Bunun için, artık bunu görüp ortak bir strateji oluşturmamız gerekiyor. Önder Apo “ortak Kürt aklı olmalıdır” diyor. Eğer bu olursa, ben şuna inanıyorum; Kürt kendini koruyabilir, siyaset yapabilir, bölgede esas aktör olabilir. Hâlen de bunun imkânları var ve her şey tamamıyla bitmemiştir. Evet geç kalmışız ama her şey bir bütünüyle gitmiş değil. Şunu da söyleyeyim; Kürtler kendi tekniğini de, teknolojisini de ve yapay zekâsını da geliştirebilir. Her şey de gelişebilir neden gelişmesin? Şimdi “Güney Kürdistan’ın hava savunma sistemi kalmamış” diyorlar. Kürtler kendi savunma sistemini yapabilir.
Bu dünyada kendi öz savunma gücüne dayanmalısın. Kendi öz savunma gücüne inanırsan, kendini güçlendirirsen, örgütlersen; başkaları da seni güçlü görür. Ama kendini parçalarsan, zayıflatırsan, kendini örgütlemezsen; kimse sana selam bile vermez ve kimse seni görmez. İrade olmak istiyorsan, önce kendi içinde irade olursun, başkaları da seni irade olarak tanır. Sen üretirsen, siyaset oluşturursan, örgütleme yaparsan, teknik ve güç geliştirirsen; başkaları seni görür ve önünü açar. Kimse kendiliğinden sana gel demez. Sen kendin yürürsen “önün açık” derler. Bu bir gerçekliktir.
Birçok kez biz çağrı yaptık yine yapıyoruz; Önder Apo sürekli çağrı yapıyor, bu cümleler de aynı zamanda bir çağrıdır; bütün değerli Kürt siyasetçileri, inanıyorum ki herkes, bu hakikati görüyor ama eski alışkanlıkları terk etmeliyiz. Yeni bir çağdayız ve yan yana gelmemiz gerekiyor. Örneğin, başta Başurê Kurdistan’da iki yıldır hükümet oluşturulamaması doğru değildir. Ağır konuşmak istemiyorum ama bu önemli bir eksikliktir ve bu eksikliği aşmak lazım. Dünya devletlerinin aralarında dünya savaşı oluyor, beraber oturup tartışmalar yürütüyorlar ve bazı konularda anlaşıyorlar. Ama niye Kürtler birbirleri ile anlaşamıyorlar? Eskiden Bosna-Hersek tıkanmış bir konuydu yıllarca çözülemedi. Bazı sorunlar çözülemeyince “Bosna-Hersek meselesine döndü” deniliyordu. Bosna-Hersek meselesi bile çözüldü. Kürt Meselesi tedavi edilemeyen kara bir yara olarak kaldı. Kürt meselesinin kara yarası nedir? Birlik olamamaktır. Bu kara yaranın ilacı var o da ortak stratejidir.
Güney Kürdistan için hükümet oluşturulması için, güçlerin birbirine yakınlaşması için üzerimize düşen ne varsa hazırız. Biz samimi ve ciddi olarak istiyoruz ki Kürtler birbirine yakın olsun, ortaklaşma olsun. Eskiden biz bir tarafla savaşıyorduk diye belki korku vardı. Ama artık o savaş da yok, varsa da çok değil. Yalnızca önemli olan başkalarını değil, birbirimizi dinleyelim; dışarının aklını değil, Kürt aklını dinleyelim. Eğer böyle olursa kesinlikle sorunlarımızı da çözebiliriz. Bizim herkese çağrımız; gelin ortak bir stratejide birleşelim ve sorunlarımızı çözelim.
Şengal’deki entegrasyonu nasıl değerlendiriyorsunuz? Rêber Apo “savunma halkın içinde olmalı” demişti. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bölgede en fazla mağdur, mazlum ve en fazla saldırıyla karşı karşıya kalan toplum Êzidi toplumudur. Şimdiye kadar Êzidi halkına karşı 74 ferman olmuştur. Yarın bir fermanın daha olması uzak değil. Bunun için de Êzidi halkının kendi öz savunma gücüne ihtiyacı vardır. Biz buna inanıyoruz. IŞİD’in Şengal’e girdiğini duyduğumuz gün, birkaç dakika içinde müdahale etmemiz gerektiğine karar verdik. Müdahale etmenin basit olmadığını da biliyorduk. Herkes IŞİD’den kaçıyordu, devletler bile IŞİD’den korkuyordu. Ama biz yönümüzü IŞİD ile savaşmaya verdik. Neden? Çünkü Önder Apo çerçeveyi net koymuştu; Êzidi halkını korumak, hareket olarak bizim için önemlidir. Ahlaki ve vicdanidir. Bu bir tarafa, Êzidilik Kürt ulusunun köküdür, bundan dolayı da korumamız lazım. Bu hakikati tüm Kürtler olarak da görmemiz lazım fakat Irak devleti de bunu görmelidir. Êzidi toplumu birçok saldırıyla jenositle yüz yüze kalmıştır bundan dolayı da kendi öz savunma gücü olmalıdır. Şimdi Şengal’de YBŞ gücü var, bu güç savaşta kurulmuş ve kendini ispatlamıştır. Zamanında oluşması için biz de yardım ettik ve bu gizli bir şey değildir. Zaten bizim inancımız şudur; Êzidi halkı korunmalıdır. Ama biz de biliyoruz ki biz her zaman orayı koruyamayız ama onlar kendilerini koruyabilirler. Biz de bunun için yardım ettik, bizimkisi sadece yardımdı. Şimdi onların YBŞ ve YJŞ güçleri var. Onlar koruyabilirler. Irak devletinin de onlara bu resmiyeti vermesi gerekir; yani yerel ve özgün Şengal savunma gücü olmalı. Bu Êzidi halkının hakkıdır. Aynı zamanda Irak yasasında da böyle şeyler, var yok değil. Bütün Kürt tarafları Özgürlük Hareketi olarak, KDP olarak, YNK olarak, tüm Güney Kürdistan güçleri olarak –Şengal de Güney Kürdistan’ın bir bölümüdür- hem de Irak Devleti bunu göz önünde bulundurmalıdır.
Eğer Êzidilere özgü bir gücü sen resmileştirirsen bu sadece askerî bir güç anlamına gelmez, aynı zamanda bu yaşama umudu anlamına geliyor. Êzidi toplumunun dayanabileceği bir güç ve yaşam garantisi gibi rollerinin de olması gerekiyor. Sadece askerî bir güç değil, aynı zamanda toplumun etrafında toplandığı yaşam ağacı gibi olması gerekiyor. Bizim görüşlerimiz bu yöndedir.
Biz de detaylarını tam olarak bilmiyoruz. Fakat hem basından hem de farklı şekilde aldığımız duyumlara göre Irak Hükümeti ve YBŞ-YJŞ arasında bazı görüşmeler gerçekleşmiş. Duyumlarımıza göre görüşmeler şu çerçevede gelişmiş; demokratik entegrasyon gerçekleşecek. Nasıl? YBŞ, Irak ordusunun hâkimiyetini kabul edecek ama Irak da YBŞ’nin bölgedeki özerkliğini kabul edecek. Bu çerçevede ilerlemelerin olduğunu fakat daha imzaların atılmadığını duyduk. Bu şekilde YBŞ artık Irak Ordusuna bağlı özerk ve özgün bir parçası olacak. Yani böyle bir entegrasyon gelişirse iyi olur. Biz de bunu destekliyoruz ve bu konuda üzerimize düşen bir şey olursa da hazırız.
Rojava ve Başurê Kurdistan’da uluslararası koalisyon güçlerini çekti. Başurê Kurdistan’da boşluk oluştuğu söyleniyor. Her 4 parçayı savunmak için nasıl bir Kürt aklı gerekiyor? Uluslararası koalisyonun çekilmesiyle Kürtler o kadar çaresiz kalır mı? Bu güçler tamamen çekildiğinde Kürtleri savunacak bir güç, bir irade var mı?
Bana göre, savunma güçleri sırtını yabancı güçlere dayarsa savunma gücü olamaz. Çünkü o savunmanın kesinliği olmaz. Her güç, savunmada sırtını kendi öz gücüne dayamalıdır. Bu savunma hakiki savunmadır. Yabancı güçlere dayanmak olmaz. Çağımızda Kapitalist Modernite’de dostluk yoktur ve kalıcı arkadaşlık yoktur; sadece çıkarlar vardır. Kimin kimle çıkarı varsa birbirlerinin dostudur. Çıkarlar bittiği gibi dostluk da bitiyor. Çağımızın yasası böyle dönüyor.
Bakın 2003 yılında Amerika, Irak’a müdahale planları yaptı. Planlamaya göre Amerika Kürdistan’dan Irak’a girecekti ama daha sonra Türkiye bırakmadı. Ben o zaman rahmetli değerli Celal Talabani’nin yanına gittim. Ona “Mam Celal eğer Amerika gelirse, gerillayı hedef alacağına dair kaygılarımız var. Bilmiyoruz. Bizi hedeflememeleri için çabalamanız lazım” dedim. Mam Celal de “ben Amerika önünde sizin avukatınız olacağım” dedi. Bana bir generalin adını söyleyip o generalin adına mektup yazmamı ve mektubu da kendisinin generale teslim edeceğini söyledi. “Gerilla korunulmalıdır. Belki yarın biz ve Araplar birbirimizle savaşırız, gerilla bize yardıma gelir” dedi. Mam Celal bu sözleri 2003 yılında söyledi. Zaman geçti 2014 yılında gerilla Kerkük’e gitti, Hewler’e gitti, Hewler’den Maxmur’a geçti, Şengal’e geçti. Gerilla Kerkük’ten Efrin’e kadar IŞİD saldırılarına karşı cephe oluşturdu. Bu oldu mu? Oldu. Daha sonra ben 2017 yılında Mam Celal’i ziyarete gittim. O zaman hastaydı ve konuşamıyordu. Ben de o zaman ona “Mam Celal hatırlıyor musun 2003 yılında yanına geldim bana bunları söyledin” dedim. O da “evet” anlamında başını salladı. Ben de “bak gerilla şimdi Kerkük’te -o zaman daha Kerkük’teydi- tarih senin söylediklerini ispatladı ve gerilla sizin yardımınıza geldi” O da o hasta haliyle çok mutlu oldu ve onaylayarak başını salladı. Bilinçli bir insandı ve böyle bir tahminde bulundu.
Şimdi de halkımızı korumak amacıyla üzerimize ne düşerse yapmaya hazırız. Bazı kötü kalpliler var “PKK nereye gitse orayı bırakmıyor. Kazmasını nereye vursa diyor orası benim mevzim. Şengal’e gitti artık Şengal’i bırakmaz; Maxmur’a gitti artık Maxmur’u bırakmaz, Kerkük’e gitti artık Kerkük’ü bırakmaz” diyorlardı. Bu söylenenlerin hepsi yalan çıktı. Tarih onları yalancı çıkardı. Şimdi “Şengal’de hâlen PKK var” diyorlar. Doğru, belki birkaç eğitmenci var. Bunlar da bizim için hiç sorun değil. Biz alanların veya sorunların çözümlenmesi için sorun olmayız. Biz sadece halkımızın savunması için üzerimize düşen sorumlulukları yerine getiriyoruz. Bundan sonra da üzerimize düşen sorumlulukları yerine getireceğiz.
Biz ortak ulusal bir gücün olması gerektiğine inanıyoruz. Aynı zamanda biz savunma yöntemlerine dair bazı şeyleri çoğaltabiliriz. Taktik yönünden de teknik yönünden de Kürt kendini koruyabilir. Yeter ki Kürt aklı olsun, ortak strateji olsun. Bunlar olursa diğer şeylerin olması da mümkündür.
- Son olarak güven çok önemlidir. Kürt güçleri arasında güven zayıflamış. Benim gördüğüm budur. Bu son 12 yılda Kürt tarafları ile görüşmede ve siyasette çok fazla yer almadım. Eskiden beri tüm tarafları tanırım. Takip ettiğim kadarıyla, tarafların birbirlerine karşı güvenleri zayıflamış. Bu iyi değil, bunu güçlendirmek gerekir. Her taraf kendi yönünden güven artırıcı yaklaşımlarda bulunmalıdır. Daha saygılı bir şekilde birbirlerine yaklaşmalılardır. Eleştiri olmalıdır, kimse eleştirilere dar yaklaşmamalıdır. Fakat eleştiriler de saldırı tarzında olmamalıdır. Eleştiri de, eksiklik de olabilir ama her taraf birbirine güven duymalıdır. Kürtler arasında buna ihtiyaç vardır.
İkincisi; bizim ve Türk devleti arasında da çok ciddi güven sorunu var. Bizim Türk devleti ile de güven esasları üzerine yan yana gelmemiz gerekir. Yani biz Türklere karşı sadece silahlı savaş stratejisini durdurmadık. Aynı zamanda Türkiye’ye karşı karşıtlığımızı da durdurduk. Biz artık Türkiye Devleti karşıtlığı yapmak istemiyoruz. Artık Türkiye ile yeni bir sayfa açmak istiyoruz. Ben bunu Kürt partileri için de söylüyorum. Türk devleti ile de artık savaş son bulmalı. Ne isyan ne de inkâr ve imha. Türk devleti artık Kürtleri inkâr etmemeli ve hedefinde imha olmamalıdır aynı zamanda asimilasyon da olmamalıdır. Kürt de artık isyan etmemelidir. O kadar yıl savaş oldu artık sonlandırılmalıdır. Savaş lazım olan şeyleri yaptı. Bundan sonra artık diyalog olmalıdır, siyaset olmalıdır. Önder Apo buna inandığı için bu süreci başlattı ve biz de buna inanıyoruz.
Kürt tarafı olarak karşıtlığı ve silahlı savaşı sonlandırmak istiyoruz. Ama Türk tarafı bize bu güveni vermiyor veya güven artıracak yaklaşımlarda bulunmuyor. Diyalog yürütürken bile bize “siz bunu yapın biz de bunu yapacağız” diyorlar. Hâlbuki sen yüz yıllık bir sorunu çözmek istiyorsun. Bunun için de biraz güven verici yaklaşımlar olmalıdır. Siz bir devletsiniz, güven yaratmalısınız. Her şey karşıt sözler sarf etmekle olmaz. Böyle bir sorun biz ve Türk devleti arasında var. Güven yaratmaya ihtiyaç var; zayıftır. Bu da korku yaratıyor.
Örneğin bir yerde bir üyemiz varsa “onu oradan çek” diyor. Buna karşılık da güven verici bir yaklaşımda bulunmuyor. Mesela, kayyum meselesi. Hiç araştırdınız mı, kayyum dünyanın neresinde var? Dünyanın hiçbir yerinde yok. Bu AKP’nin icadıdır. Belediye başkanı ve meclis halkın iradesi ve oyuyla seçilmiştir. AKP bunların hepsini bir tarafa veriyor, kendi adamını tayin ediyor. Böyle bir sistem hiçbir yerde yok fakat Kürdistan’da var. Görevden aldığı belediye başkanları var ama mahkeme onları suçlu görmüyor ve ceza vermiyor. Ahmet Türk, Abdullah Zeydan, Ahmet Özer hepsi dışarıda, mahkeme onları suçlu görmedi. Fakat onların yerine de AKP’nin tayin ettikleri görevde. Bu antidemokratik yaklaşımdır. Bunlar için kanuna gerek yok. Siyasi inisiyatif olmalı bu tür durumlarda.
Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın bırakılması da böyledir. Kobane davası siyasi bir davadır. Eğer zihniyetiniz değişmişse ve Kürtlerle dost olmak istiyorsanız bunları yapın. Ama yapmıyorlar. İşte bunların hepsi güvensizliğin zeminini oluşturuyor. Bu sürecin ilerlemesi için güvene ihtiyaç var. Güven oluşursa, Önder Apo ve Özgürlük hareketinin çabaları daha sonuç alıcı olur. Halkımız merak etmesin; bu sürecin başarılı olmayabileceğini de biliyoruz. Her türlü hesabımızı yapmalıyız. Bu süreci mücadele süreci olarak ele almalıyız. Bu süreç mücadele sürecidir; herkes mücadele etmelidir, komünlerle birleşmelidir, örgütlenmelidir, kendini iradeleştirmelidir. Siyasi ve örgütsel mücadeleyi yükseltilmelidir ve Önder Apo’nun elini güçlendirmeliyiz ki bu süreç de daha güçlü ilerleyebilsin ve başarıya ulaşabilsin. Yoksa bu kadar basit değil. Sürecin tıkanması ve tehlike olacağına dair kaygılarımız da var. Bunun hesabını yapmalıyız. Ama umut ve inancımız daha güçlüdür. Attığımız adımlar var. Artık Türk devletinin de bu adımlara karşılık adım atmasını bekliyoruz ki süreç ilerlesin.