Kürtçe yer adlarının Türkçeleştirilmesi ve barış sürecinde isim iadesi

Barış ve çözüm tartışmalarının gerçek bir onarıma dönüşebilmesi, geçmişin inkar politikalarıyla yüzleşilmesinden ve yerel iradenin esas alındığı sistematik bir yasal çerçevenin hayata geçirilmesiyle mümkün olacaktır.

KÜRTÇE YER ADLARI

Kürdistan’da onlarca kent, yüzlerce ilçe ve binlerce köy, mahalle, yayla ve akarsu, yüzyıllar boyunca burada yaşayan halkların diliyle anıldı. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren yürütülen idari yeniden adlandırma politikaları, bu adların büyük bölümünü resmi haritalardan sildi. Bugün barış sürecinin yeniden konuşulduğu bir eşikte, bu isimlerin geri verilmesi, sürecin ciddiyetinin ölçüldüğü somut bir eşik olacak.

1940'lardan başlayarak, özellikle 1957'de kurulan “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” eliyle yürütülen asimilasyon çalışmalarıyla, resmi kayıtlara göre on binin üzerinde yerleşim yerinin adı değiştirildi. Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Lazca ve Zazaca kökenli adların ezici çoğunluğu, bu değişimin hedefi oldu. Amed’den (Diyarbakır) Colemêrg’e (Hakkari) Mêrdîn’den Mûş'a kadar uzanan bu coğrafyada, bir köyün adı değiştiğinde bu değişim sadece tabelayla sınırlı kalmadı. Aynı zamanda o adın taşıdığı hafıza, aidiyet ve toprakla kurulan bağ da resmi belgelerden silinmeye çalışıldı.

Yerleşke isimlerinin değişikliği, idari bir düzenlemenin yanı sıra, bir halkın kendi coğrafyasındaki varlığını görünmez kılma stratejisinin bir parçasıydı. Bir dağın, bir derenin ya da bir köyün adı, o toprakla kurulan tarihsel ilişkinin en somut kanıtıydı. Bu ilişkiyi devlet eliyle yeniden yazmak, kimliğe yönelik doğrudan bir müdahaleydi.

NEDEN ŞİMDİ?

Türkiye'de yeniden gündeme gelen barış ve çözüm tartışmalarında, silahların susması kadar, devlet saldırılarının yıllar boyunca hedef aldığı toplumsal gerçekliğin onarılması da masada. Gerçek bir barış, çatışmanın durdurulmasıyla paralel olarak çatışmanın kökeninde yatan inkar politikalarının tersine çevrilmesiyle mümkün olacak. İsim iadesi, bu onarımın en görünür, somut ve zaruri adımlarından biri olarak öne çıkıyor. Bir halkın hafızasını haritadan silmek neyse, o hafızayı haritaya yeniden yazmak da odur. Adalet, önce adıyla anılma hakkıyla başlar.

Bu çerçevede isim iadesi talebi, Kürtlerin barış müzakerelerine taşıdığı güven inşası paketinin ayrılmaz bir parçasıdır. Adı geri verilen her köy, devletin geçmişteki inkar politikasını fiilen tanıdığının ve bunu tersine çevirmeye niyetli olduğunun somut göstergesi sayılacaktır. Bu nedenle isim iadesi, teknik bir belediyecilik meselesinden çok, sürecin samimiyetinin sınandığı bir eşik olarak konumlanıyor.

SOMUT BİR YOL HARİTASI

İsim iadesinin rastgele veya sembolik jestlerle değil, sistematik bir yasal çerçeveyle yürütülmesi gerekiyor. Bu çerçevenin başlıca bileşenleri şöyle sıralanabilir:

Yasal dayanak: TBMM'de, geçmişteki ad değiştirme kararnamelerini yürürlükten kaldıran ve tarihsel adların resmi statüye kavuşmasını sağlayan özel bir düzenleme çıkarılmalı.

Yerel iradenin esas alınması: Hangi yerleşim biriminin hangi adla anılacağına, o yerin sakinleri ve seçilmiş yerel yönetimleri karar vermeli, iade süreci yukarıdan değil yerelden yürütülmeli.

Belediyelere yetki devri: Mahalle ve köy adlarının değiştirilmesinde belediye meclislerine doğrudan karar yetkisi tanınmalı, bu yetki vesayetçi onay mekanizmalarıyla sınırlandırılmamalı.

Harita ve kadastro uyumu: Tapu, nüfus, posta ve navigasyon sistemleri gibi tüm resmi veri tabanları, iade edilen adlarla eş zamanlı güncellenmelidir. Adın kağıt üzerinde değil, günlük yaşamda da geçerli olması sağlanmalı.

Kamu belleği çalışmaları: Değiştirilen adların envanteri çıkarılmalı, bu envanter kamuoyuyla paylaşılmalı ve tarih ders kitaplarında bu sürece yer verilmeli.

Uluslararası deneyimden yararlanma: Güney Afrika'da apartheid sonrası yer adı iadeleri, Kanada'da yerli halkların coğrafi adlarının resmi tanınması ve Galler'de Galce yer adlarının yeniden resmileştirilmesi gibi örnekler, hukuki model olarak incelenmeli.

SADECE BİR TABELA MESELESİ DEĞİL

Genelde bu tartışmada meselenin özünü kaçırılıyor. Bir çocuğun, büyükannesinin anlattığı köyün adını devlet dairesinde bulamaması, bir ailenin nüfus kaydında kendi soyundan gelen coğrafyanın izini kaybetmesi, bu sürecin gündelik hayatta yarattığı somut kopukluğun örnekleridir. Bu nedenle isim iadesi, kimlik siyasetinin soyut bir alanı değil; doğrudan hafıza, aidiyet ve adalet talebinin kesiştiği pratik bir alan olarak tarif ediliyor.

İsim iadesinin, barış sürecinin diğer başlıklarından (anadilde eğitim, yerel yönetim, siyasi katılımın önündeki engellerin kaldırılması gibi taleplerden) bağımsız değerlendirilmemesi gerekiyor. Bu geniş paketin somut, ölçülebilir ve hızla uygulanabilir ilk adımı olarak sürecin güvenilirliğini test edecek bir turnusol işlevi görebilir.

SÜRECİN ÖNÜNDEKİ GERÇEK ENGEL

İsim iadesinin önündeki asıl engel teknik değil, siyasi irade eksikliğidir. Adı değiştirilen binlerce yerleşim yerinin güncel isimlerinin belirlenmesi, dilbilimsel ve arşivsel açıdan zor bir iş değil. Çoğu durumda eski isimler halen yerel halkın gündelik dilinde yaşamaya devam ediyor. Asıl mesele, devletin bu isimleri resmi düzeyde tanımaya siyasi olarak hazır olup olmadığıdır. Bu yüzden isim iadesini bir “iyi niyet jesti” olarak görmekten ziyade, barış sürecinin asgari ve ertelenemez bir bileşeni olarak görmek gerekir.

KÜRDİSTAN’DAN ÖRNEKLER

Amed’in Licê ilçesine bağlı bir köyün ismi, orada yaşayanların çocukluklarında kullandıkları ve halen pazar yerinde, düğünlerde ve ağıtlarda yaşatılan bir ad olabilir. Oysa resmi belgelerde bambaşka bir isim olarak geçiyor. Mêrdîn'in kırsalında benzer bir tablo var: Süryanice ve Kürtçe köy adlarının çoğu, 1968 sonrası hazırlanan listelerle değiştirildi. Bugün yaşlı kuşak eski adı, genç kuşak ise sadece resmi adı biliyor. Bu, kuşaklar arası kopukluğu, inkar politikasının en somut sonucu olarak günümüze taşıyor ve isim iadesi, aynı zamanda bir kuşaklar arası hafıza köprüsü kurabilir.

Colemêrg ve Şirnex’ın (Şırnak) yüksek yaylalarında ise mesele köylerle sınırlı değil. Dağ, dere ve yayla adlarının da sistemli biçimde değiştirildiği biliniyor. Bu adların çoğu, bölgede yaşayan ailelerin geçim kaynağı olan hayvancılık ve göçer yaşam biçimiyle iç içe geçmiş durumda. Bu doğal coğrafya adlarını da kapsayan bütüncül bir iade programı olmadan, sürecin hafıza onarımı iddiası eksik kalacak gibi görünüyor.

Tarihsel adların iadesi, teknik bir düzenleme veya sembolik bir idari adım olarak ele alınamaz. Bu süreç, onlarca yıldır hafızadan silinmeye çalışılan bir coğrafi ve kültürel aidiyetin yeniden tescil edilmesidir. Barış ve çözüm tartışmalarının gerçek bir onarıma dönüşebilmesi, geçmişin inkar politikalarıyla yüzleşilmesinden ve yerel iradenin esas alındığı sistematik bir yasal çerçevenin hayata geçirilmesiyle mümkün olacaktır.