Halkların ortak yaşam iradesine can suyu veren bir sanatçı: Kadir İnanır

Kadir İnanır, Kürdistan ve Türkiye’nin engebeli ve politik tarihinde, egemen siyasetin çizdiği sınırları korkusuzca aşabilen, halkların ortak yaşam iradesine can suyu veren bir sanatçıydı.

Demokrat, hümanist ve Kürt dostu olan sinema sanatçısı Kadir İnanır, 26 Haziran Cuma günü akşam saatlerinde yaşamını yitirdi. İnanır, “Çözüm Süreci”nde“Akil İnsanlar Heyeti”nde yer alarak Akdeniz Bölgesi’ni köy köy gezmiş, barışın önemini anlatmış ve Önder Apo ile HDP’nin tutsak eski eş başkanı Selahattin Demirtaş ile dayanışma içinde olduğunu defalarca ifade etmişti.

Türkiye sinema tarihi, sosyal ve siyasal kırılmaların gölgesinde şekillenen bir arka plana sahiptir. Toplumsal altüst oluşlar, kimlik mücadeleleri ve siyasi gündemlerin belirleyici olduğu bu arka plan, aynı zamanda birçok demokrat sanatçının da varlık gösterebildiği bir alan olmuştur. Bu tarihin köşe taşlarından biri olan Kadir İnanır, uzun yıllar boyunca beyaz perdenin ikonik ve mağrur jönü olarak tanındı. Ancak bu toprakların en yakıcı gündemlerinden biri olan Kürt meselesinde elini taşın altına koymuş, statükoya meydan okumuş bir aydındı da aynı zamanda. İnanır, ardında yalnızca zengin bir filmografi değil; beraberinde halkların kardeşliği ve eşit yurttaşlık fikrine dayanan bir sanat mirası da bıraktı.

FATSA’NIN ŞEKİLLENDİRDİĞİ BİR SANATÇI

Kadir İnanır’ın bugünkü eğilmez duruşunu anlamak için, onun doğup büyüdüğü topraklara ve aile yapısına bakmak gerekiyor. İnanır, 1949 yılında Ordu’nun Fatsa ilçesinde 14 çocuklu kalabalık bir ailede dünyaya gelir. Fatsa, Türkiye siyasi tarihinde sıradan bir ilçe değil; özellikle 70’li yıllarda sol hareketlerin, halkçı yerel yönetim deneyimlerinin ve toplumsal muhalefetin kalbi olmuş bir coğrafyadır.

Ailesi, Karadeniz’in o dönemki tipik korumacı, geleneksel ama bir o kadar da hayata karşı dirençli yapısına sahiptir. Babası Mehmet İnanır, çevresinde saygı duyulan, adaleti gözeten ve sözü dinlenen bir figürdür.

On dört çocuğun büyüdüğü bir evde paylaşım, eşitlik ve birbirini gözetme bir zorunluluk olduğu için İnanır, adaleti ilk olarak bu kalabalık sofrada öğrendiğini sık sık dile getirmiştir. Büyüdüğü ilçenin toplumsal dokusu, ağalık sistemine ve sömürüye karşı direnen bir karakter taşıyordu. Aile de bu yerel kültürün içinde, ezilenin ve haksızlığa uğrayanın yanında durmayı bir insanlık onuru olarak benimsemişti. Bu nedenle İnanır’ın aileden aldığı miras, teorik metinlerden çok, Karadeniz’in hırçın doğasında hayatta kalma mücadelesi veren insanların geliştirdiği pratik adalet duygusuna dayanır.

70 İLE 80’Lİ YILLARDA İNANIR'IN TAVRI

Kadir İnanır’ın sinemaya başladığı dönem, Türkiye’de sol dalganın, işçi hareketlerinin ve gençlik muhalefetinin zirve yaptığı yıllara denk gelir. Birçok jön, salon filmlerinde zengin çocuklarını oynarken İnanır, rotasını hızla toplumsal gerçekliğe ve muhalif sinemaya çevirir.

70’li yıllarda Kadir İnanır, dönemin sol-sosyalist rüzgarını arkasına alan sinemacılarla, özellikle Atıf Yılmaz, Şerif Gören ve dönemin devrimci sinema anlayışıyla sıkı bir bağ kurar. Kendisini yalnızca bir oyuncu olarak değil, "halkın sanatçısı" olarak da konumlandırır.

Dönemin sol mitinglerine, işçi eylemlerine ve sanatçı yürüyüşlerine destek verir. Popüler kültürün onu hapsetmek istediği “magazin figürü” olmayı reddeder. 70’lerin sonunda rol aldığı filmler, belirgin biçimde toplumsal gerçekçi bir çizgiye sahiptir. Örneğin “Katırcılar” filminde sınırda kaçakçılık yapan yoksul köylülerin jandarmayla yaşadığı çatışmayı canlandırır, feodal düzenin ve sömürü ilişkilerinin köylü üzerindeki etkisini çarpıcı bir dille ortaya koyar. Bu dönemdeki tavrı, sınıfsal sömürüye karşı net, anti-emperyalist ve halkçı bir çizgide şekillenir.

‘BEN BU OYUNU BOZARIM’

12 Eylül 1980 Darbesi, Türkiye’deki sol-sosyalist hareketlerin üzerinden bir silindir gibi geçtiğinde; aydınlar, yazarlar ve sanatçılar tutuklanırken büyük bir sessizlik dalgası egemen olur. İşte Kadir İnanır’ın asıl büyük duruşu bu karanlıkta dönemde ortaya çıkar.

Siyasi partilerin kapatıldığı, derneklerin lağvedildiği bu süreçte İnanır, sinemayı bir tür muhalefet alanı olarak kullanır. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında canlandırdığı “Tatar Ramazan” karakteri, cezaevleri üzerinden 12 Eylül’ün baskıcı, işkenceci ve insanlık onurunu ayaklar altına alan rejimine karşı güçlü bir sinemasal itiraz niteliği taşır. “Ben bu oyunu bozarım” repliği, yalnızca adli mahkumlara değil, dönemin askeri cunta zihniyetine karşı toplumun içindeki isyan duygusuna da tercüman olur.

Filmlerinin sansür kurulları tarafından kesilmesine ve zaman zaman yasaklanmasına rağmen geri adım atmaz; toplumsal gerçekçi çizgide üretmeye devam ederek, bastırılmaya çalışılan sol hafızanın canlı kalmasına katkı sunar.

ESTETİKTEN POLİTİĞE KADİR İNANIR SİNEMASI

Kadir İnanır, 1960'ların sonunda adım attığı sinemada kısa sürede ana akım melodramların aranılan yüzü olsa da asıl kırılmasını toplumsal gerçekçi sinemayla yaşar. Onun sineması yalnızca bireysel aşkların veya salon entrikalarının anlatısı olmaz; aynı zamanda Anadolu ve Kürdistan’daki yoksulluğu, feodal düzenin kıskacındaki insanı, sömürüyü ve devlet-birey çelişkisini merkeze alır.

Kadir İnanır’ın sinema yolculuğu, “Selvi Boylum Al Yazmalım”daki emeği ve sevgiyi sorgulayan İlyas karakterinden, “Yılanların Öcü”ndeki toprağı ve onuru için direnen Kara Bayram’a; “Katırcılar”daki sınır hatlarında hayatta kalmaya çalışan insanların trajedisinden, “Tatar Ramazan” ve “Tatar Ramazan Sürgünde” filmlerindeki “Söz konusu adalet ise gerisi teferruattır” diyen sarsılmaz başkaldırıya kadar uzanır. “Kapı” filmi ise, Kadir İnanır’ın hem aktörlük kariyerinin son başyapıtlarından biri olması hem de onun demokrat ve siyasi kişiliği açısından hatırı sayılır bir yapıt idi. Geçmişle yüzleşme, kültürel aidiyet ve faili meçhul bir hikayeyi konu alan film, toplumsal hafıza temalı içeriği bakımından Türkiye ve Kürdistan’ın yakın tarihine mercek tutmuştu.

Bu rollerin her biri, aslında onun sinemasında sistem eleştirisinin farklı yüzlerini görünür kıldı. “Med Cezir Manzaraları” ve “Karılar Koğuşu” gibi baş yapıtlar ise, yalnızca oyunculuk kariyerinin değil, aynı zamanda entelektüel derinliğinin ve edebi-toplumsal metinlere olan duyarlılığının da birer göstergesi olarak öne çıktı.

Kadir İnanır, Antalya Altın Portakal Film Festivali başta olmak üzere ulusal ve uluslararası arenada aldığı sayısız “En İyi Erkek Oyuncu” ve “Yaşam Boyu Onur Ödülü” ile sanatsal kariyerini taçlandırdı. Ancak onun için en büyük ödül, halkın kalbinde edindiği sarsılmaz güven oldu. İnanır, hümanizmi sokaktan ve ezilenlerin yanında durarak öğrenmişti. İnsan hakları, çevre bilinci ve kadına yönelik şiddete karşı duruşu, onun evrensel bir demokrat ve hümanist olarak portresini tamamlayan vazgeçilmez unsurlar arasında yer alır.

Türkiye’de “Kürt” kelimesinin telaffuz edilmesinin dahi ağır siyasi ve hukuki bedeller getirdiği 1990’lı yılların karanlık ikliminde ve sonrasındaki milliyetçi histerilerde, Kadir İnanır ana akım medyanın ve devlet statükosunun çizdiği sınırların dışına taşmayı başarmış ender sanatçılardan biri oldu. Birçok meslektaşı sessizliği ya da devlet güdümlü söylemleri tercih ederken, Karadenizli bir aydın olarak Kürt halkının varlığını, acılarını ve kimlik taleplerini görünür kılmaya çalıştı.

KÜLTÜREL HAKLARIN VE KÜRT SİNEMASININ DA SAVUNUCUSUYDU

Kadir İnanır, bir halkın dilinin, kültürünün ve sanatının yasaklanamayacağını her platformda yüksek sesle haykırdı. Kürtçe üzerindeki asimilasyon politikalarına karşı çıktı, Kürt sanatçıların, yönetmenlerin ve sinemacıların uğradığı sansür ve baskılara karşı her zaman bir koruyucu kalkan oldu. Kürdistan’daki sinema salonlarının kapatılmasına, festivallerin yasaklanmasına karşı sesini yükseltirken,sinemanın evrensel dilinin halkları yakınlaştıracağına inandı.

Onun söylemleri, hiçbir zaman yukardan bakan bir "hoşgörü" ya da içi boşaltılmış bir "kardeşlik" güzellemesi olmadı. İnanır, meselenin bir "hak, hukuk ve adalet" meselesi olduğunu, Kürt halkının tarihsel olarak uğradığı haksızlıkların kabul edilmesi gerektiğini savundu. Verdiği ezber bozan röportajlarda, Kürdistan’da yaşanan köy boşaltmalarının, faili meçhullerin ve kültürel kırımın yarattığı travmaları anladığını belirterek, batıdaki kamuoyunu bu büyük acıyla yüzleşmeye çağırdı.

AKİL İNSANLAR HEYETİNDE YER ALDI

Kadir İnanır’ın Kürt meselesindeki dostane ve demokratik tutumu, sadece entelektüel bir beyan veya söylem düzeyinde kalmadı. Ülkenin en kritik dönemeçlerinden birinde, tarihsel bir sorumluluğa ve pratik bir eyleme de dönüştü. 2013-2015 yılları arasında yürütülen Çözüm Süreci’nde, tüm baskılara ve hedef göstermelere rağmen Akil İnsanlar Heyeti (Akdeniz Bölgesi) içinde yer almayı kabul etti.

TOPLUMSAL KREDİSİNİ BARIŞA YATIRDI

O dönem milliyetçi odakların ve medyanın hedefi haline gelen İnanır, Yeşilçam yaşamı boyunca biriktirdiği toplumsal saygınlığı ve krediyi, barışın inşası için hiç düşünmeden masaya sürdü. Akdeniz Bölgesi’nde kent kent, kasaba kasaba gezerek halk toplantıları düzenledi; milliyetçi önyargıların, şovenist reflekslerin karşısına, sinemasının o güven veren, babacan ve adil çehresiyle çıktı.

Akdeniz’i gezerken, "Bu ülkede analar ağlamayacaksa, barış bu topraklara kök salacaksa, ben canımı da ortaya koyarım, kariyerimi de. Yeter ki silahlardan çıkan sesler sussun, insanlar konuşarak anlaşsın" dedi.

‘SAVAŞ KOLAYDIR, ZOR OLAN BARIŞI İNŞA ETMEKTİR’

Kadir İnanır, heyet çalışmaları boyunca hazırladığı raporlarda, Kürt halkının taleplerinin anayasal güvenceye alınması gerektiğinin ve kalıcı barışın ancak adaletle mümkün olacağının altını çizdi. Sürecin sabote edilmesinden ve masanın devrilmesinden sonra bile İnanır, barış ısrarından hiç vazgeçmedi. "Savaş kolaydır, zor olan barışı inşa etmektir" diyerek tecrit politikalarına, operasyonlara ve şiddet sarmalına karşı diyalog zeminini, demokratik müzakereyi savunmaya devam etti.

‘ÖCALAN’IN MESAJLARI DOĞRU ANLAŞILMALI’

Kadir İnanır, Türkiye’deki egemen siyaset ile ana akım medyanın "kriminalizasyon" ve "terör" parantezine alarak tabulaştırdığı aktörler konusunda da bir aydın sorumluluğuyla hareket etti. Sorunun çözülmesini gerçekten isteyen bir öznenin, muhatapları doğru tanımlaması ve barışın aktörlerine hakkını teslim etmesi gerektiğine inandı. Bu bağlamda, Kürt halkının irade olarak gördüğü isimlerle ilgili çıkışları, onun demokratik olgunluğunun en somut göstergesi oldu.

“Çözüm Süreci” döneminde ve sonrasında İnanır, kalıcı bir barışın ancak meselenin tarihsel muhataplarıyla yürütülecek şeffaf bir diyalogla mümkün olacağını her fırsatta dile getirdi. Önder Apo’nun barış iradesine ve süreçteki kilit rolüne dair gerçekçi saptamalarda bulunmaktan da çekinmedi. Akil İnsanlar Heyeti döneminde katıldığı programlarda ve verdiği mülakatlarda, Önder Apo’nun İmralı’dan gönderdiği barış manifestolarının ve “Silahlı mücadele döneminden demokratik siyaset dönemine geçiş” vurgularının Türkiye toplumu için tarihi bir şans olduğunu savundu. Devletin bu mesajları manipüle etmek yerine toplumsal barışın inşasında kalıcı bir zemine oturtması gerektiğini belirtti ve “Öcalan’ın mesajları doğru anlaşılmalı” dedi.

TECRİT POLİTİKALARINI ELEŞTİRDİ

Sürecin ardından İmralı’da derinleştirilen tecrit politikalarının ülkeye sadece daha fazla kan ve gözyaşı getireceğini öngören İnanır, diyalog kanallarının kapatılmasının barış umutlarını baltaladığını ifade etti. Ona göre Önder Apo, bu topraklarda çatışmanın bitmesini sağlayabilecek en önemli iradelerden biriydi ve bu iradenin yok sayılması siyasi bir basiretsizlikti.

‘SANATIN VE BARIŞIN DİLİ ENGELLENEMEZ’

Kadir İnanır’ın Selahattin Demirtaş ile ilişkisi, hem siyasi bir vizyon ortaklığı hem de derin bir insani saygı üzerine kuruluydu. Demirtaş’ın 2016 yılından bu yana Edirne Cezaevi’nde rehin tutulması, İnanır’ın vicdanında ve söyleminde her zaman büyük bir yara ve isyan nedeni oldu. Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde kaleme aldığı kitaplara ve tiyatro oyunlarına açıkça destek veren İnanır, Demirtaş’ın “Devran” isimli kitabının okuma tiyatrosuna katılarak en ön sıralarda yer aldı. Dönemin iktidar ortakları ve milliyetçi basın tarafından bu katılımı nedeniyle ağır şekilde hedef gösterilmesine rağmen, “Sanatın ve barışın dili engellenemez” diyerek dik bir duruş sergiledi.

İnanır, Demirtaş’ın Türkiye siyaseti için büyük bir şans ve birleştirici bir figür olduğunu her röportajında vurguladı. Milyonlarca insanın iradesini temsil eden bir liderin parmaklıklar ardında tutulmasının adalete, hukuka ve toplumsal barışa sığmadığını belirterek, Demirtaş başta olmak üzere tüm Kürt siyasi tutsakların özgür kalması gerektiği yönündeki talebini en zor dönemlerde bile yüksek sesle dile getirdi. Demirtaş’ın bu ülkenin yetiştirdiği en barışçıl ve en zeki siyasetçilerden biri olduğunu, onun cezaevinde olmasının bu ülkenin bir demokrasi ayıbı olduğunu vurguladı. İnanır, sanatı ve duruşuyla hem Demirtaş’ın hem de barış isteyen herkesin yanında olduğunu ifade etti.

DEMOKRATİK SİYASETLE DAYANIŞTI

Kadir İnanır, Kürt siyasi hareketinin legal alandaki temsilcilerine yönelik tasfiye girişimlerine, kayyum politikalarına ve antidemokratik uygulamalara karşı da net bir dayanışma sergiledi. Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve ardılı olan demokratik siyaset çizgisine karşı baskı dönemlerinde, seçilmiş iradeye saygı duyulması gerektiğini açıkça ifade etti.

Eş genel başkanların, milletvekillerinin ve belediye başkanlarının tutuklandığı; Kürt halkının seçme ve seçilme hakkının gasp edildiği dönemlerde, bu adaletsizliklerin ülkeyi daha büyük bir karanlığa sürükleyeceğini belirtti. Kürt siyasetçilerin cezaevlerinde tutulmasına karşı çıkan aydın bildirilerine imza attı, demokratik siyaset kanallarının tıkanmasının barış umutlarına darbe vurduğunu ısrarla vurguladı.

CUMARTESİ VE BARIŞ ANNELERİ'NİN YANINDA

Kadir İnanır’ın insani duyarlılığının en somutlaştığı yerlerden biri de acılı annelerin yanı oldu. Galatasaray Meydanı’nda evlatlarının kemiklerini arayan Cumartesi Anneleri’nin ve beyaz tülbentleriyle meydanlara çıkan Barış Anneleri’nin çığlığı, onun kalbinde her zaman karşılık buldu. Annelerin acısının siyaset üstü, tamamen insani ve vicdani bir hakikat olduğunu belirterek devletin bu sese kulak tıkamasını en sert şekilde eleştirdi. Onun bu duruşu, Kürt halkının hafızasında onu yalnızca bir “sanatçı” değil, zor zamanların “vicdan çığlığı” haline getirdi.

Kadir İnanır, Kürdistan ve Türkiye’nin engebeli ve politik tarihinde, egemen siyasetin çizdiği sınırları korkusuzca aşabilen, halkların ortak yaşam iradesine can suyu veren bir sanatçıydı. Karadeniz’in hırçın dalgalarından çıkıp Kürdistan’ın acılarına ortak olan, bu acıları dindirmek için gövdesini taşın altına koyan İnanır, 2024 yılında beynine pıhtı atması sonucu hastaneye kaldırılmış, yoğun bakımda tedavi altına alındıktan sonra taburcu edilmişti. 14 Mayıs'ta rahatsızlanarak tekrar hastaneye kaldırılan 77 yaşındaki Kadir İnanır, tedaviye yanıt verememesi nedeniyle 26 Haziran 2026’nın akşam saatlerinde yaşamını yitirdi.