Mısır’lı tarihçi Mercûne: Abdullah Öcalan'ın barış çağrısı Ortadoğu için tarihi bir eşik

Mısır’ın önde gelen tarih profesörlerinden İbrahim Muhammed Ali Mercûne, Önder Apo'nun Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın yalnızca Kürt meselesi için değil, tüm Ortadoğu için tarihi bir dönüm noktası olduğunu belirtti.

Kürt sorununun tarihsel seyrinde ve bölgedeki dönüşümlerde yeni bir evreyi temsil eden Önder Apo'nun Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, yalnızca Türkiye ve Kürt halkı için değil, bütün Ortadoğu için önemli bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Çağrının çoğulculuk, ortak yaşam ve demokratikleşme temelinde yeni bir perspektif sunduğunu belirten Ortadoğulu akademisyenler, sürecin bölgesel geleceği açısından kritik olduğuna dikkat çekiyor.

Bu isimlerden biri olan, Mısır’ın önde gelen İslam tarihi ve medeniyeti uzmanlarından Prof. Dr. İbrahim Muhammed Ali Mercûne, ANF Arapça servisi ile yaptığı söyleyi de Önder Apo’nun felsefesi, barış sürecinin niteliği ve bölgesel etkileri üzerine kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.

İbrahim Muhammed Ali Mercûne, Mısır’ın önde gelen İslam tarihi ve medeniyeti uzmanlarından biridir. 25 yılı aşkın akademik birikime sahip olan Mercûne, İslamî Doğu’nun tarihine odaklanmakta; özellikle Abbasiler döneminde Kürt halkının konumu, Kürt kimliğinin oluşumu, Kürt kabile hareketleri, beyliklerin ortaya çıkışı ve Kürtlerin siyasi, askeri ve kültürel katkıları üzerine dersler vermekte ve kapsamlı araştırmalar yürütmektedir.

Profesör İbrahim Mercûne, barış sürecinin arka planını, karşılaştığı zorlukları ve bölgedeki geleceğini değerlendirirken; mevcut anın yalnızca Türkiye için değil, bütün bölge ülkeleri için kaçırılmaması gereken tarihî bir fırsat olduğunu vurguladı.

Söyleşi şu şekilde;

Meclis Komisyonu heyetiyle yapılan görüşmeden sonra Önder Apo’nun yaptığı ve süreci bozmaya çalışan güçlere dair uyarıları içeren açıklamayı nasıl okudunuz? Bu mesajı genel barış çağrısı bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Abdullah Öcalan, barış dosyasını ele aldığı ve ateşkes ile silahlı mücadeleyi durdurma çağrısını yaptığı ilk andan itibaren, barışın ancak çoğulculuğu kabul ederek ve her halkın kimliğini koruyarak mümkün olacağını vurguluyor. Mevcut tüm toplumsal renklerin ve yeteneklerin bundan yararlanması gerektiğini savunuyor. Dolayısıyla son mesajı, barış çağrısının bir yenilenmesi niteliğindedir. Herkese kapılarının açık olduğunu, herkese sevgi sunduğunu, “Ortak yaşamanın en doğru çözüm olduğunu” yeniden dile getiriyor. Farklılıklarımızı ve bireysel özelliklerimizi karşılıklı saygıyla kabul etmek gerektiğini ifade ediyor.

Önder Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı, ardından gelen somut adımları nasıl takip ettiniz?

Abdullah Öcalan bu fikri benimsediği ve ilan ettiği andan itibaren, PKK silahlı mücadeleyi durdurdu, ardından parti örgütlenmesini feshetti ve Süleymaniye’deki sembolik silah yakma töreniyle bunu pekiştirdi.

 Ben bunu barış ve demokratik siyaseti güçlendirmeye dönük tarihi bir adım olarak gördüm. Ardından barış sürecinin tüm ayrıntılarını takip edecek bir meclis komisyonu oluşturulması çağrısını yaptı. Bu, teoriden pratiğe geçişti. Öcalan’ın tutumu, sloganlar ya da sempati toplamaya dönük söylemler değil; fiili adımlarla samimiyetini gösteren bir irade ortaya koyduğunu kanıtladı. Süreci bizzat kendisi yönetti ve sözün ötesine geçip etkili pratik adımlar attı. Siyaset dünyasında genellikle bolca söz verilir ama iş icraata geldiğinde ortada pek bir şey olmaz. Öcalan’ın farkı burada görülür.

Siz tarih uzmanı birisiniz ve Önder Abdullah Öcalan'ın çağrısının etkisiyle ilgili olarak, Kürt sorununun tarihte iki dönem olarak kaydedileceğinin görüşünde: çağrı öncesi ve sonrası. Bu değerlendirmeye katılıyor musunuz?

Kesinlikle katılıyorum. Bu çağrı tarihi bir eşiktir. Tarihte yöntemin değiştiği, politikaların yenilendiği ve mevcut küresel-jeopolitik denklemin dikkatle okunduğu her dönem önemli bir kırılmadır. Önder Apo’nun barış çağrısıyla eski, silahlı mücadeleye dayalı dönem kapanmış; yeni bir dönem başlamıştır. Kürtlerin dört ülkeye bölünmüş yapısı düşünüldüğünde, her devlet kendi çıkarını öne koymak istemiştir. Öcalan’ın inisiyatifi ise “yeni bir sayfa” açmak anlamına gelir: Silahlı dönemin kapanması ve bölgesel-küresel dengeleri gözeten bir barışın başlangıcı. Etnik, mezhepsel ve kültürel farklılıklarımızla birlikte ortak bir devlet çatısı altında yaşayabileceğimizi, herkesin kimliğini koruyarak insanî ve medeniyet ölçekli bir işbirliği geliştirebileceğimizi ifade eder.

Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, Önder Apo’nun “demokratik ulus”, “demokratik entegrasyon” ve “ortak yaşam” gibi kavramlara ilişkin felsefesini nasıl yansıttı?

Barış ve demokratik toplum çağrısının dayandığı Abdullah Öcalan'ın felsefesinin özünde bölgedeki tüm halkların birlikte “güzel bir resim” oluşturabileceği düşüncesi vardır. Bu tablo, bir “puzzle” gibidir; her parça kendi yerinde olursa bütün görünür hâle gelir. Ortak yaşam, ortak noktaların güçlendirilmesi ve farklılıkların saygıyla korunması, devletlerin bütünlüğünün sağlanması bu düşüncenin temelidir.

Demokratik ulus düşüncesi, farklı kimlikleri yok etmek değil, onları bir arada yaşatmak üzerine kuruludur: “Ben sizdenim, siz bendensiniz” diyen ama kendi kimliği ve toplumsal rengiyle var olan bir yaklaşım…

Bu çerçevede, söz konusu felsefenin güzelliği, her bir bileşenin diğerine kollarını açarak adeta şöyle seslenmesinde görünür: “Ben senin bir parçanım, sen de benim. Fakat aynı zamanda, kendi ulusumu koruyor ve bağlılığımı sürdürüyorum. Ulusal çoğulculuğa inanıyorum; tek bir doğrultuya yönelmek yerine, tek bir çatı altında birlikte yürümeyi savunuyorum. Kimliğimi, ulusumu ve kişiliğimi inkar etmeden barış içinde bir arada yaşama ve ortak bir ulus birliktelik anlayışına inanıyorum.” Yani bu yaklaşım, “farklılık değil, çeşitlilik” ilkesine dayanır. Çeşitlilik talep eden, farklılığa saygı duyan bir felsefedir. “Evet, ben çeşitliliğin bir parçasıyım; fakat sizden kopuk değilim. Bu nedenle beni olduğum gibi kabul edin” düşüncesini yansıtır.

Öcalan ayrıca bölge halklarının düşmanının birbirleri olmadığını; asıl düşmanın kapitalist-emperyalist sistem olduğunu açıkça belirtir.

Teoriyle pratiği birleştirdiğini söylediniz. Barış ve demokratik toplum çağrısıyla birlikte attığı somut adımlar ne ifade ediyor?

Bu, Öcalan’ın sürecin baş mimarı olduğunu gösteriyor. Sadece fikri koymakla kalmamış, onu hayata geçirecek yol haritasını da çizmiştir. Tüm bölge halklarına bu inşada rol almaları çağrısı yapmıştır. Silahlı çatışmaların sonlandırılması, demokratik siyasetin güçlendirilmesi ve ulusal-uluslararası gözetimde bir müzakere süreci yürütülmesi bunun parçalarıdır. Parlamenter denetimin önemine de işaret etmiştir. Öcalan fikriyle birlikte çözümü de sunmuştur.

Bu sürece önce kendisiyle başlaması da dikkat çekiciydi…

Kesinlikle. Silahlı mücadeleyi sonlandırması, PKK’nin örgüt yapısını feshetmesi gibi adımlar, güç siyasetinin hâkim olduğu bir dünyada cesur ve nadir görülen tutumlardır. Bu çağrı, silahın değil barışın gücünü masaya koyan bir yaklaşımı temsil eder. Bu nedenle ben Öcalan’ı doğunun büyük bir tarihsel “asilzadesi” ve bu zor dönemin bir “süvari”si olarak görüyorum. Bölgenin Ortaçağ'ı andıran kanlı koşullarında, o tek başına barış ezgisi çalıyor; halkları bir masa etrafında toplamak, ortak çıkarlara yöneltmek ve dış tehditlere karşı birlikte durmak için mücadele ediyor.

Peki karşı taraf? Türk devleti? Şu an ne yapılmalı?

Ne yazık ki dış güçlerin çıkarı, çatışmanın sürmesinden yanadır. Çünkü barışın başarıya ulaşması, bölge halklarını güçlü bir birlik hâline getirecektir. Bu da kapitalist-emperyalist sisteme karşı büyük bir direnç oluşturur. Türkiye başta olmak üzere Kürtlerin yaşadığı tüm ülkeler, Kürtlerin haklarını tanımak ve bu projeyi desteklemek zorundadır. Türkiye’nin Kürtlerle tarihsel ortaklıkları ve karşılıklı katkıları vardır. Kürtler tarihte hiçbir zaman dış düşmanla işbirliği yapmamış, devletlerini zor duruma düşürmemiştir.

Bu nedenle Türk rejimi bu tarihsel gerçekleri dikkate almalı, Öcalan’ın mesajı ve felsefesinin önemini kavramalı ve sahada hayata geçirilmesi için alan açmalı. Abdullah Öcalan’ın tecrit koşullarına son vermeli, umut hakkının sağlanması gerekli. Kürt kimliğini çözümün bir parçası olarak tanımamak, sürecin başarısı için büyük bir engel teşkil eder. Türkiye bu süreci pratik adımlarla desteklemelidir. Bu, Türkiye’yi zayıflatmaz; aksine güçlendirir.

Bölge ülkeleri açısından ne söylenebilir?

Bu felsefeyle, Ortadoğu’nun tamamı için kaçırılmaması gereken bir fırsat ile karşı karşıya olduğumuzu söylemek isterim. Bölgedeki ülkeler, Batı’dan gelen öngörülemeyen ve bilinmeyen tehlikelerle yüzleşmek için Doğu’nun iç çatlaklarını iyileştirmesi gereken bir dönmede, bu fırsatı kaçırmamalıdır. Yoğun zorluklar yaşadığımız bir dönemde olduğumuz için, zamanında gelen bir çağrı ile karşı karşıyayız. Dış tehditlerin arttığı bir dönemde iç birliğin güçlendirilmesi zorunludur.

Tarihte topraklarını ve kaynaklarını işgal etmek isteyen ortak düşman karşısında birleştiğimizde başarı kazandık; Selahaddin Eyyubi’nin ordusunda Kürt, Türk, Arap yan yana savaştı ve Hıttin zaferi bu birliğin sonucuydu. Tarihten ders almalıyız. Dış dünyanın bizi beklediğini gördüğümüz bir dönemdeyiz ve acımasız güçlerin, acımasız ekonomileri ve acımasız silahlarıyla sizi psikolojik ve ahlaki olarak yenmeye ve ekonomik olarak yok etmeye çalıştığını gördüğünüzde, hayatta kalmaktan ve birlikte kalarak hayatta kalmaktan başka kaçış ve çözüm yoktur. Bugün de dış güçlerin ekonomik ve askerî baskısına karşı ancak birlikte durabiliriz. Öncülük hangi halkta olursa olsun, kimlik ve kültürlere saygı şarttır.

Tüm bunların ışığında, sürecin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Gözlemlerime göre bu sürecin zorlu geçeceği ve önümüzde uzun bir yol olduğu açıktır; özellikle de bölgedeki uluslararası faktörlerin ve çıkar ilişkilerinin etkisinin herkes tarafından bilindiği bir ortamda… Tüm gelişmelere rağmen hala emekleme aşamasında olan, sabır gerektiren bir süreçten söz ediyoruz. Çünkü herhangi bir bölgede ya da alanda pragmatizme ve mevcut çıkarlara ters düşen her adım -doğru yönü işaret etse bile- daima pek çok engelle, meydan okumayla karşılaşır; zorlu bir geçişten geçer ve görünür hale gelmeden önce ciddi bedeller öder.

Ancak tüm bunlara rağmen, Abdullah Öcalan’ın başlattığı çağrı, durgun suya atılan bir taş misali, Kürt halkı için küresel vicdanı harekete geçirmiştir. Bu çağrı fanatizmi ya da etnik farklılıkları bir slogan hâline getirmemiş; aksine, farklı halklarla iç içe olmayı, onları bir bütünün parçaları olarak görmeyi esas almıştır. Bugün barışı savunan, tüm halkların ve toplumsal bileşenlerin siyasi, kültürel ve medeniyet perspektifinde birleşmesini; bunu yaparken de her bir kimliğin korunmasını savunan yine bu anlayıştır. Yani Kürt halkı, yıkımın değil inşanın bir aracıdır; çeşitliliği yok etmek için değil, onu bir arada ve yaratıcı bir güç haline getirmek için çabalamaktadır.

Bu çerçevede özellikle vurgulamak isterim ki, Abdullah Öcalan’ın barış çağrısı bugün istenen düzeyde bir sonuç üretmemiş olsa da, gerçek bir siyasi ve toplumsal hareketi temsil ettiği için etkisini gecikmeli de olsa mutlaka gösterecektir.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Şunu özellikle belirtmek isterim ki, çoğu üst düzey politikacı ve hatta birçok devrimci hatip konuşmalar ve projeler üretir, ancak bunları hayata geçirecek mekanizmaları oluşturmazlar. Nitelikli bilim anlayışı bile şunu söyler ‘Bir iş için stratejik bir plan ve buna eşlik eden bir eylem planı gerekir’. Stratejik plan hazırlamak kolaydır, fakat asıl mesele uygulama mekanizmalarını kurabilmektir.

Abdullah Öcalan’ı diğerlerinden ayıran temel özellik ise, düşünsel düzeyde öncü olmasının yanı sıra, bu aşamanın bir filozofu olarak yalnızca plan ortaya koymakla yetinmemesi, aynı zamanda o planın uygulanmasını mümkün kılan mekanizmaları da geliştirmesidir. Üstelik bunu hayata geçirirken önce kendisiyle ilgili olan kısmı uygulamaya koymuştur. Bu uygulama mekanizmalarının bir parçası, Kürdistan İşçi Partisi’nin örgütsel yapısının feshedilmesiydi.

Abdullah Öcalan, Irak’taki zorlayıcı koşulları istismar ederek birçok hedefe ulaşma imkanına sahipken bunu tercih etmemiştir. Ne bir toprak parçası için ne de Irak’ın belirli bir bölgesi üzerinde egemenlik kurmak için zayıflıkları veya mevcut çatışmaları kullanmıştır. Çünkü onun inancına göre kamu yararı, kişisel ya da dar grup çıkarlarının çok daha üzerindedir.

Övgüye değer olan, birlik, ortak yaşam, barış ve sevgiye dayalı bir felsefeyi esas alması ve bu felsefeyi yalnızca teorik bir düzeyde bırakmayıp stratejik bir planla ve uygulanabilir bir programla desteklemesidir.