GÖRÜNTÜLÜ

Kamuran Reşîd: En büyük adaletsizlik cezaevlerinde yaşanıyor

Cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerinden dolayı siyasi tutsakların durumunun ciddi bir mesele olduğunu söyleyen Rojava Tutuklular Komitesi üyesi Kamuran Reşîd, en büyük adaletsizliklerin cezaevlerinde yaşandığına dikkat çekti.

KAMURAN REŞÎD

Kürt Özgürlük Hareketi tarafından Barış ve Demokratik Toplum Süreci kapsamında adımlar atılmasına rağmen, Türk hükümeti tarafından ise henüz ciddi bir hamle geliştirilmedi. Cezaevlerinde insan hakları ihlalleri, hukuksuzluklar ve keyfî uygulamalar artarak devam ediyor. İdare ve Gözlem Kurulları tarafından tutukluların tahliye edilmesi engellenirken, bu durumun gerekçesi de “zorla dayatılan pişmanlık” ve “topluma yeniden entegre olmaya hazır olmama” olarak gösteriliyor. Siyasi tutukluların tahliyelerine çok az bir süre kalmışken disiplin cezaları veya başka gerekçelerle cezaevinden çıkmalarına izin verilmiyor ve cezaevlerinde tutulmaya devam ediliyorlar.

Rojava Tutuklular Komitesi üyesi Kamuran Reşîd, cezaevlerinde yaşananları ANF’ye değerlendirdi.

 

Önder Apo’nun 27 Şubat 2025’te Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni başlattığını hatırlatarak konuşmasına başlayan Kamuran Reşîd, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, düşünsel açıdan, Önderliğin fikirleri temelinde önümüze yeni bir yaşam sunuyor. Bir ışık gibi, yeni bir yaşamın kapısını açıyor. Önderliğin bu çağrısı, dünyadaki mevcut sistemin yarattığı sorunları ve bu sistemin yol açtığı tıkanıklıkları gözler önüne seriyor. Bugün yaşanan tıkanma, kriz ve çöküş sürecine Önderlik bu çağrısıyla müdahale etti. Mevcut sistemin artık var olan durumu yönetemediğini gördü. Çünkü her gün bir kriz yaşanıyor. Kriz artık yaşamın bir parçası hâline gelmiş durumda.

Kapitalist sistem artık bu sorunlara yanıt veremiyor. Önderlik, zindanda olmasına rağmen bunları gördü ve müdahale etmenin gerekli olduğunu düşündü. Mevcut sistem, Kürt halkının ve Kürdistan’daki toplumun sorunlarına çözüm üretmek yerine, her seferinde farklı yollarla karşılık veriyor. Bazen zor kullanarak, bazen bölerek, bazen de yönetim biçimleri aracılığıyla Kürt halkını ve Kürt kimliğini farklı kimlikler altında egemenlik ve hegemonya kurarak yönetmeye çalışıyor” dedi.

DEVLETİN YAKLAŞIMI KABUL EDİLİR DEĞİL

Önder Apo’nun 27 Şubat 2025’te yaptığı çağrının ardından Önderliğin durumunda herhangi bir değişiklik yapılmadığına dikkat çeken Reşîd, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:

“Başkan Apo’nun fiziki özgürlüğü için tek bir adım bile atılmadı. Somut bir gelişme yaşanmadı, herhangi bir girişimde bulunulmadı. Devletin yaklaşımı kabul edilebilir değildir. Bu yaklaşım, sürece ve Önderliğe karşı bir tutumdur. Önderliğin ortaya koyduğu irade bizim için önemlidir. Önderlik düşüncelerini özgürce, özgür bir biçimde toplumla buluşturmak istiyor. Bu düşünceler topluma ulaştığında, Önderliğin başlangıçtaki amacı gerçekleşmiş olacaktır. Artık halkın bu düşüncelere sahip çıkması gerekiyor. Aydınların, mevcut sisteme karşı duranların Önderliğin fikirlerini sahiplenmesi gerekiyor. Bu şekilde bir mücadele yürütülmeli ve Önderliğin özgürlüğü sağlanmalıdır.

Bugün Başkan Apo’nun özgürleşmesi için bir yasanın çıkarılması ve sorumluluğun doğrudan üstlenilmesi gerekiyor. Bunun sorumlusu Türk devletidir. Önderliğin özgürlüğü bizim temel meselemizdir. Önderlik, pratik çalışmaların yürütülmesi için her gün düşünsel olarak devletle bir mücadele içerisindedir. Çok güçlü bir mücadele yürütüyor. Pratiği de yine Önderlik hayata geçiriyor. Devletin mevcut sistemi içerisinde engeller çıkarılıyor. Önderliğin çağrısının zamanında ve gerektiği gibi hayata geçirilmesini istemiyorlar. Herkesin gözü Önderliğin üzerinde. Herkes, ‘Önderlik ne söyleyecek?’ diye soruyor. Bu sürecin görüşmelerini ve müzakerelerini yürüten, sürece öncülük eden asıl kişi Önderliğin kendisidir. Önderlik, sürecin başladığı günden bugüne kadar gizli hiçbir şey yürütmedi. Mücadele açık ve şeffaftır. Kendi görüşlerini açıkça ifade ediyor. Devlet bizi her zaman inkâr etti, bizi yok saydı. Kürt halkını ve Kürdistan’ı kabul etmedi, inkâr etti. Bu koşullar altında mücadele yürütüldü. Birçok şey yokluktan var edildi.”

SİYASİ TUTSAKLARIN DURUMU CİDDİ BİR SORUN

Rojava Tutuklular Komitesi üyesi Kamuran Reşîd, cezaları sona ermesine rağmen Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki cezaevlerinden tahliye edilmeyen siyasi tutukluların durumuna ilişkin şunları söyledi:

“Kuzey Kürdistan ve Türkiye cezaevlerinde tutulan arkadaşlarımızın durumu sık sık gündeme geliyor ve üzerinde duruluyor. Sivil toplum kuruluşları da çeşitli eylemler gerçekleştiriyor. Ancak bugüne kadar hukuk alanında ve toplumsal düzeyde yürütülen girişimler, tutukluların tahliye edilmeleri gereken zamanda özgürlüklerine kavuşmalarını sağlayacak bir sonuca ulaşmadı. Bu durum, hem toplumsal alandaki sivil toplum kuruluşlarının hem de mevcut hukuk sisteminin temsil ettiği yapının ciddi sorunlar taşıdığını gösteriyor. Genel olarak tahliye edilmeyen arkadaşlarımızın önemli bir bölümü Türk devletinin cezaevlerinde ağırlaştırılmış ya da müebbet hapis cezalarına mahkûm edilmiş durumda.

Siyasi tutsakların tahliyeleri farklı yöntemlerle engelleniyor. Bazen de cezaları uzatılıyor. Müebbet hapis cezası, 1991 yılına kadar 16 yıllık bir ceza süresiyle karşılık buluyordu. Turgut Özal Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı görevine geldiğinde bize karşı büyük bir savaş yürüttü. Hukuk alanında bu cezayı 16 yıldan 30 yıla çıkardı. Türk devletinin amacı, bir insanın 30 yıl cezaevinde kalmasını ve yaşamını sürdürememesini sağlamaktı. Başka bir deyişle, ‘30 yıl boyunca cezaevinde kalacak ve ölecek’ deniliyordu. Türkiye devletinin politikasına göre kişi ya 30 yıl cezaevinde kalıp orada ölecek ya da PKK hareketini 30 yıl içerisinde ortadan kaldıracaklardı. Örgütümüze karşı yürütülen mücadelenin en önemli hedeflerinden biri de buydu. Bugün siyasi tutsaklar var; hasta arkadaşlarımız var, cezaları uzatılan arkadaşlarımız var. Türk devletinin yaklaşımı ve politikası uzun zamandır bu şekilde devam ediyor. Bu meseleleri birbirinden ayrı değerlendiremeyiz.

Türk devleti kendi yasalarını da ihlal ediyor. Başkan Apo’nun önderlik ettiği özgürlük hareketine karşı hukuk yok sayılıyor. Kanser hastası olan, cezaevinde yaşamlarını sürdüremeyecek durumda olan tutsaklar var. Savaş gazileri olan, bedenlerinin bir parçasını savaşta kaybetmiş, kendi başlarına yaşamlarını sürdüremeyen arkadaşlarımız hâlâ cezaevlerinde tutuluyor. Dışarıda yaşamaları ve tahliye edilmeleri gerekiyor. Türk devleti hem hukuku hem de ahlaki ilkeleri ihlal ediyor. Biz de cezaevinde kaldık. Birçok arkadaşımız yanımızda yaşamını yitirdi ve şehit düştü. Kimi cezaevinin içinde, kimi hastaneye götürülürken, kimi de hastaneye ulaştıktan sonra yaşamını kaybetti. Bazen tedavi amacıyla serbest bırakıldılar ama yaşamlarını yitirdiler. Farklı yöntemlerle birçok arkadaşımız şehit düştü.

Devlet, tutsaklara teslimiyet politikasını dayatıyor. Duran Kalkan’ın açıklamasında da belirtildiği üzere, cezaevinde bir arkadaşımız yaşamını yitirirse onu şehit ilan edeceğiz. Demek ki orada bir savaş var. Dağlarda özgürlük hareketinin, yani PKK’nin yürüttüğü mücadele, savaşı durdurmaya yönelikti. Özgürlük hareketi bu savaşın durdurulması için büyük çaba harcadı. Savaşın sona ermesi için özgürlük hareketi üzerine düşen her şeyi yaptı. Buna rağmen arkadaşlarımız hâlâ tutuklu. Türk devleti cezaevlerinde de savaş yürütüyor. Duran Kalkan’ın yaptığı açıklama yenidir; hem bize hem de Türk devletine yönelik bir uyarıdır.”

PİŞMANLIK DAYATMASI İNSANLIK ONURUNA YÖNELİK BİR SALDIRIDIR

Reşîd, konuşmasının devamında pişmanlık politikasının dayatılmasının insanlık onuruna yönelik bir saldırı olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

“Cezaevlerinde özgürlük mücadelesi veren tutsaklara yönelik pişmanlık politikası uygulanıyor ve pişmanlık dayatılıyor. Açıkça söyleyeyim; bir insan cezaevinde bu kadar yıl kalıyorsa, davası, onuru ve insanlığı için kalıyordur. Özgürlük mücadelesi veren tutsaklar bunun bilincindedir. Onlar orada kendi varlıkları için bulunmuyorlar. Siyasi tutsaklar bilinçli ve bilgili insanlardır, bir dava uğruna oradalar. Bu nedenle pişman değiller. Türk devleti de bunun pişmanlık olmadığını biliyor. Buna rağmen farklı yöntemlerle pişmanlık politikası dayatıyor. Davayı ve mücadeleyi değersizleştirmek istiyor.

Bazı arkadaşlarımızın cezaevlerinde tutulma süreleri 34-36 yılı buluyor. Pişmanlık politikasının dayatılması insanlık onuruna yönelik bir saldırıdır. Bugün cezaevlerindeki arkadaşlarımız onurlu bir yaşam sürdürüyorlar. Anlamlı bir yaşam yaşıyorlar. Çünkü bir amaçları var. Kendi sistemlerini kurmuşlar. Dört duvar arasında olmalarına rağmen en onurlu yaşamı sürdürüyorlar. Şimdi dışarıdaki topluma bakalım. Toplum, ruhsal ve düşünsel açıdan huzurlu değil. Mevcut sistem, toplumu duygusal, düşünsel ve ruhsal açıdan hasta hâle getirmiş durumda. Halkımızın, sivil toplum kuruluşlarının ve siyasi yapıların artık şunu bilmesi gerekiyor; sistemin topluma yüklediği sorunların çözülebilmesi ve toplumun anlamlı bir yaşam sürdürebilmesi için bir yönetime ve öncülüğe ihtiyaç var.

Buna öncülük edecek olanlar da Başkan Apo ve cezaevlerindeki arkadaşlarımızdır. Bu nedenle halkın hızla harekete geçmesi gerekiyor. Kendi çabaları ve eylemleriyle devlet üzerinde baskı oluşturmalıdır. Hukuk alanında ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi artık çaresiz kalmış durumda. Başvurularımız yapılıyor ancak bunlara yanıt verilemiyor. Hem cezaevinden hem dışarıdan hukuki başvurular yapılıyor fakat karşılık alınamıyor. Çünkü hukuki değişikliklere ihtiyaç var. Mevcut hukuk ve yasalar, gerekli değişikliklerin yapılması için yeterli değil. Başlatılan bu süreci sıradan bir süreç olarak görmemek gerekiyor. Önderlik çok sayıda kitap yazdı, birçok düşünce geliştirdi ve projeler ortaya koydu. Bir manifesto ortaya konuldu ve bizim de buna göre hareket etmemiz, bunu pratikte hayata geçirmemiz gerekiyor. Bir temel oluşturuldu.

Bunun nasıl daha da güçlendirileceği ve sonuçlarının pratikte nasıl ortaya çıkarılacağı üzerinde durulmalıdır. Önderlik, en kritik ve en zor dönemlerde değişimler gerçekleştirdi. Şimdi halk nerede olursa olsun, hangi alanda bulunursa bulunsun eylemlerini hayata geçirmelidir. İnsan hakları dernekleri ya da cezaevindeki tutsaklara destek veren kurumlar, cezaevi kapılarının önünde bir araya gelmelidir. Bununla da yetinilmemeli. Uzun yürüyüşler düzenlenmeli, halk birbirlerine destek olmalı ve dayanışma güçlendirilmeli. Bu, demokratik bir haktır. Cezaevinde bulunan tutsaklara yönelik ihlaller dile getirilmeli. En büyük adaletsizlik cezaevlerinde gerçekleştiriliyor.”

Kamuran Reşîd ayrıca ANF haber ajansının kuruluş yıl dönümü vesilesiyle gerçeğin peşinde yaşamını yitiren hakikat şehitlerini ve bu dava uğruna yaşamını yitiren tüm şehitleri andı.