Tişrîn’de yazılan direniş destanı: Em Ji Mirinê Mezintir in

Tişrîn Direnişi'ni anlatan ‘Em ji Mirinê Mezintir in’ kitabı, savaş koşullarında düşmanın karşısında dimdik duran savaşçıların, annelerin ve halkın tanıklıklarını tarihe taşıyor. Kitap, YPG-YPJ’li savaşçıların ve Rojava halkının iradesini anlatıyor.

TİŞRÎN DİRENİŞİ

Bazı sözler insanın hafızasında kalır ve hiç silinmez. Bir söz vardır ki içinde pek çok şeyi barındırır ve insanın zihninde birçok anlamı büyütür. Tıpkı Kobanêli direnişçi kadın ve Rojava Devrimi'nin tanığı Edlê'nin sözü gibi. Tişrîn Direnişi sırasında çetelerin saldırıları ve keşif uçaklarının bombardımanları altında kalan YPG ve YPJ savaşçılarının bulunduğu direniş ve savaş alanına yöneldiğinde şöyle der: “Em ji Mirinê Mezintir in” (Biz ölümden büyüğüz.)

Bu sözün gücü ve anlamı bize pek çok şey anlatır. Bu söz bir öyküye, tarihe ve varoluşa dönüşür. YPG ve YPJ savaşçılarının, kadınların, erkeklerin, gençlerin, yaşlıların, emekçilerin ve annelerin binlerce öyküsünü içinde barındıran yeni bir direniş destanı doğurur. Bu, Kürdistan'ın Rojava bölgesinde direnişçi halkın seferberlik ruhunun zulme ve zorbalığa karşı mücadelesinin öyküsüdür. Devrimci Halk Savaşı'nın canlı bir örneğini ortaya koyar.

“Tişrîn'in savunulması, büyük bir onur meselesi hâline gelmişti. Onlar için direniş, özgür bir yaşamın yoluydu. Saldırılara karşı durmak ve güçleri yettiğince direnmek onların kararıydı. Direnişleri de işte bu kararlılıkla başladı.” Tişrîn Direnişi'ne tanıklık eden Masîdar Masîro, bu direnişin ve taşıdığı ruhun kaybolmaması için verilen mücadeleyi, kolektif bir emekle kaleme alınan öyküleri ‘Em ji Mirinê Mezintir in’ adıyla kitaplaştırdı.

Masîdar Masîro, Tişrîn Direnişi'nin öyküsünü anlatan kitabın yazım sürecine ilişkin ANF'ye konuştu.

SAVAŞÇILAR VE HALK TIŞRÎN DİRENİŞİ’NİN KİTAPLAŞTIRILMASINI ÖNERDİ

Masîdar Masîro, direnişin öyküsünü kitaplaştırma kararının nasıl ortaya çıktığını şöyle anlattı: “Kitabımız Tişrîn Direnişi üzerine. Kitabın adı ‘Em ji Mirinê Mezintir in.’ Elbette bu ismin de bir öyküsü var. Kitabın yazımı, orada direnen arkadaşların tanıklıkları temelinde gerçekleştirildi. Özgürlük savaşçıları ve halkımız, direnişin ortasında Tişrîn Direnişi'nin kitaplaştırılması, belgelenmesi gerektiğini önerdiler. Bunun gelecek zaman, tarih ve bugünün kuşakları için yapılmasını istediler. Tişrîn'in nasıl direndiğini, nasıl başarıya ulaştığını ve direnişin ne düzeyde zorluklar içerdiğini bilmeleri gerekiyordu. Biz de bu öneri üzerine büyük bir moral, güç ve heyecanla çalışmaya başladık.

Kitabımızı ilk olarak Kürtçe, Kurmancî hazırladık. Daha sonra Türkçeye çevirdik. ‘Em ji Mirinê Mezintir in’ kitabı Arapça ve İngilizce olarak da yayımlanacak. Tişrîn Direnişi'nin başarıya ulaşmasını sağlayan şeyin; halkın gidiş gelişi, Kobanê halkının, Cizîrê halkının direnişe katılması ve özellikle direnişin başarıya ulaşması konusundaki kararlılık ve ısrar olduğunu gördük. YPG ve YPJ savaşçılarının direnişinin sıcaklığı ve zafer konusundaki ısrarı belirleyiciydi. Bütün bunlar Tişrîn destanının bir kitaba dönüşmesini sağladı. Yaklaşık 8 ay önce çalışmaya başladık. 2 bölüm oluşturduk: askeri bölüm ve halk bölümü. Tanıklıkları topladık. Kobanê halkıyla tek tek oturduk, annelerle konuştuk. Daha sonra Cizîrê bölgesine gittik. Direnişe katılmış kişilerle görüştük, onları evlerinde de ziyaret ettik.

Böylece 8 ay boyunca tanıklıkları topladık. Tanıklıkların toplanması uzun sürdü. Daha sonra bu anlatımları yazıya döktük, metinleri düzenledik ve kitabı hazırladık. Tarihimizde Kobanê Direnişi çok büyük bir yankı uyandırmıştı. Çünkü orada bulunan arkadaşlar direnişin zaferle sonuçlanması kararını vermişlerdi. Savaşın içinde savaşta kalmanın tek başına bir anlamı yok. Savaşın içinde savaşmak önemlidir, direnişin içinde direnmek önemlidir. Amaç, o savaşı ve direnişi zafere ulaştırmaktır. Direniş sırasında pasif kalınamaz. İnsan direnişte nasıl bir tutum sergilemelidir? İnsanların birbirlerine yaklaşımı, yoldaşlık, maddi ve manevi değerlere yaklaşım biçimi önemlidir. Yaralanan arkadaşlarının sahiplenilmesi, onlara destek olunması gerekir. Yoksa arkadaşlarını arkanda bırakmış olursun. Vicdan, duygu ve sorumluluk, yaralı arkadaşlarımıza yeniden dönüp sahip çıkmamızı sağlar.”

HALK ÖLÜMÜ GÖZE ALARAK TIŞRÎN’E GİDİYORDU

Masîro, konuşmasının devamında yaşadıklarının kendisinde bıraktığı etkiye dair şunları belirtti: “Gördüğümüz şey, savaşçıların zafere ulaşma konusundaki ısrarı ve vazgeçmemeleriydi. Şehadetler yaşanıyordu, her gün şehitler vardı, her gün yaralanmalar oluyordu. Su yoktu, uyku yoktu, lojistik destek ulaşmıyordu. Sîrîn'den Tişrîn'e ya da Tebqa'ya lojistik malzeme götürülüyordu. Keşif uçakları nedeniyle araçlardaki insanlar hedef alınıp katlediliyordu. Halkımız ölümü göze alarak Tişrîn'e gidiyordu. Bir lojistik şoförü vardı. ‘Biliyorum, beni vuracaklar. Ama lojistik götürmezsem arkadaşlar aç kalacak. Benim amacım arkadaşlarıma ulaşmak. Onlara ulaştırabilirsem bu bizim için bir zaferdir. Keşif uçağı bana saldırsa bile elimden geleni yapacağım’ diyordu.

Böyle olaylar insanın gözü önünde yaşandığında sessiz kalmak mümkün değil. Doğru, bazılarımız savaştı, bazılarımız direnişin içinde yer aldı. Ama bu öyküleri yazmak da gerekiyordu. Halkımızın, Kürt gençlerinin kendi toplumlarının direnişini tanıması gerekiyor. Kendi toplumlarının öncülerini ve kahramanlarını tanımaları gerekiyor. Bavê Teyar tiyatro alanında tanınıyordu. Aynı zamanda bizim için savaşan biriydi; on savaşçı bedelindeydi. Yadê Menîce bir anneydi. Onu nasıl tanıyacağız? Her şeyden önce direniş alanı Tişrîn'e yönelenlerden biriydi. Fedai eylemini gerçekleştiren şehit Nergîs'in öyküsünü de tanımamız gerekiyor. Bu da bizim görevimizdi. Biz de görevimizi yerine getirdik. O arkadaşlara borçluyuz.”

GİZLİ KALMIŞ BİRÇOK ÖYKÜ VARDI

“Bazı öyküler gizli kalmıştı” diyen Masîdar Masîro, annelerin taleplerini ve duygularını şöyle dile getirdi: “Yadê Edlê'ye, ‘Bize Tişrîn'i anlat. Oraya nasıl gittin, neler yaşadın?’ dedik. Anlatacaklarını bitirdiğinde bize on başka annenin daha adını verdi. ‘Bu anneler de bizimle birlikte olmuştu. Kim geldi, kim katıldı, hepsini size anlatayım’ dedi. Biz de gidip onlarla görüştük. Görüştüğümüz anneler de bize yirmi kişinin adını verdi. Biz onlarla da görüştük ve kitabı kolektif bir biçimde yazdık. Elimizde önceden hazırlanmış bir liste ya da isim listesi yoktu. Hangi anne müsaitse, hangisi bizi dinlemeye ve anlatmaya daha erken gelebiliyorsa onunla görüşüyorduk. Direnişe katılan insanlar kendi gözleriyle ölümleri ve şehadetleri görmüşlerdi. Çocukları cephedeydi.

Bazı genç arkadaşlarımızın sakalları yeni uzamıştı. Gözlerindeki o kıvılcım, devrimci duruşları ve annelerin taşıdığı duygular bizi etkiledi. Bu yüzden yaşananların bir öyküye, kitaba ya da tarih için bir belgeye dönüşmesini çok istiyorlardı. Bu duygular bize güç verdi. Araya bir boşluk girmesini istemedik. Ancak son savaşın başlamasıyla biz de çalışmalarımıza bir süre ara vermek zorunda kaldık. Rojava'da savaş başladığı için çalışmada bir kesinti yaşandı. Ama bu çalışmayı mümkün olduğunca çabuk bitirmek istedik. Zamanın geçip gitmesini istemiyorduk. Tişrîn Direnişi'nin tarihi ne kadar erken yazıya geçirilirse o kadar doğru yerini ve anlamını bulacaktı.

Savaşçıların duruşu ve halkın isteği, bu çalışmayı gerçekten büyük bir mutluluk ve moralle sürdürmemizi sağladı. Yeni öykülerle karşılaştık. Evet, arkadaşlar Tişrîn Direnişi'ni anlatıyordu ama gizli kalmış bazı öyküler de vardı. Bu gizli kalmış öyküleri anneler dile getirdi. Savaşçılar ve anneler, halk ve Rojava devrimcileri birbirlerini tamamladılar. Savaş alanında, manevi açıdan ve direniş içinde birbirlerini tamamladılar. Tişrîn Direnişi'nde onları birbirinden ayıramayız. Çünkü bu, tam anlamıyla Devrimci Halk Savaşı'nın bir örneğiydi. Hangisi savaş, hangisi direniş? İlki Kobanê Direnişi, diğeri ise Tişrîn Direnişi'dir.”

GÖREVİMİZ O ZOR GÜNLERİ YAŞAYIP ANLATAMAYANLARIN DUYGULARINA TERCÜMAN OLMAK

Masîdar Masîro, kitabın yazım sürecinin nasıl ilerlediğini ise şöyle anlattı: “Başlangıçta iki arkadaştık, ben ve heval Lezgîn. O, tanıklıkları topluyordu. Kaydedilen sesleri bana getiriyordu. Kürtçe konuşanların yanı sıra Türkçe konuşan bazı arkadaşlarımız da vardı. Arapça anlatımları arkadaş Lezgîn kendisi yazdı. Kürtçe ve Türkçe olanları ise ben yazdım. Böylece bir ekip olarak çalışıyorduk. Ses kayıtları bize ulaştığında onları yazıya döküyorduk. Görüşmenin sıcaklığının ve taşıdığı anlamın metinde kaybolmamasını istiyorduk. Daha sonra yazdıklarımızı düzenliyorduk. Durmuyorduk; gece gündüz çalışıyorduk. Çünkü arkadaşlarımız ve halk, kitabı bir an önce bitirmemizi istiyordu.

Örneğin dinlediğim her öyküde; kadın arkadaşların, genç arkadaşların, yaralı arkadaşların ve halktan insanların anlatımlarını dinledim. Bacağı kopmuş, eli olmayan, gözünden yaralanmış insanlar vardı. Onları büyük bir duygusallıkla dinledim. Bir insanın görevi savaşçı olmaksa savaşır. Savaş varsa savaşır, direniş varsa direnir, nöbet varsa nöbetini tutar, yürüyüş varsa yürüyüşünü yapar. Onun görevi ve misyonu budur. Ancak bazı annelerimiz ve halkımız vardı ki hayatlarında daha önce silah sesi duymamış, kan görmemişlerdi. Barut kokusunu, roketin bir araca isabet ettiğinde ortaya çıkan yanık kokusunu, insanların şehit düşmesini daha önce yaşamamışlardı. Bazıları bütün bunları ilk kez görüyordu. Hepsi gençti. Annelerin arasında çocuklarıyla birlikte gidenler de vardı.

Öykülerini anlattıklarında insan bundan çok etkileniyor. Neler yaşadıklarını hissediyorsun. Çünkü biz de o savaşların içinden geçtik. İnsan hissediyor ama onlar yaşadıklarını bütünüyle dile getiremiyordu. Bizim görevimiz, o günleri ve zor günleri yaşayıp anlatamayan insanların duygularına tercüman olmaktı. Onların anlatmalarına vesile olmaktı. Gözlerine bakıyorduk; ne anlatacaklarını, neler yaşadıklarını, hangi zorluklarla ve sıkıntılarla karşı karşıya kaldıklarını anlayabiliyorduk. Bazen ara vermek zorunda kalıyorduk. Çünkü biz de anlatılanlardan etkileniyorduk. Bu kolay bir şey değil. Bu kadar çok insanın şehadetine tanıklık etmiş olmak kolay değil.”

KADIN SAVAŞÇILARIN DİRENİŞTEKİ ROLÜ ÇOK BELİRLEYİCİYDİ

Kadın savaşçılarının direnişteki rolünün çok belirleyici olduğuna dikkat çeken Masîdar Masîro, “Örneğin bazı arkadaşlarımız vardı. Özellikle kadın arkadaşların bu direnişteki rolü, halkla ve savaşçı arkadaşlarla birlikte üstlendikleri görevler bakımından çok belirleyiciydi. Şehit Viyan alayı başlı başına özgün bir güçtü. Çeteler ilk saldırdığında arkadaşlar bir adım bile geri çekilmediler. Hepsi gençti. Direnişleri çok güçlüydü. Öykülerini bana anlattıklarında insan, sanki bu olaylar daha dün yaşanmış gibi hissediyordu. Büyük bir heyecanla, rahatlıkla ve sakinlikle, deneyimli bir devrimci gibi anlatıyorlardı. Bu insanlar bizi çok etkiledi.

‘Ne kadar güzel, ne kadar onurlu bir şey; o halk ve o arkadaşlar için böyle bir hizmette bulunmak’ diyorduk. Gerçekten de bunu hak ediyorlardı. Orada kalan, şehadet, direniş ve zafer kararını veren ve başarıya ulaşan insanlardı. Biz buna inanıyorduk. Bu inanç bizi çok etkiledi. Bir hafta boyunca bir paragrafı yazmakla uğraştığım oldu ama metin tam olarak yerine oturmuyordu. Bavê Teyar'ın şehadetini yazarken, onun şehadetine layık bir anlatım ortaya koymamız gerektiğini düşündük. Öyküsünü defalarca tamamladık ve okuduk ama içimize sinmedi. Anlamını tam olarak veremediğimizi düşünüyorduk.

Girê Siryetêl Direnişi'nde çok uzun, çok ağır ve başarılı bir direniş yaşandı. Yirmi dört saat boyunca obüsler ateş ediyordu. Uçaklar ve keşif uçakları saldırıyordu. Şehadetler yaşanıyordu ama arkadaşlar mevzilerini terk etmiyordu. Çeteler yaklaşamıyordu bile; arkadaşlar buna izin vermiyordu. Bunları bize anlattıklarında çok etkileniyorduk. Kendi kendimize, ‘Acaba o arkadaşlara nasıl layık olabiliriz? Onların öykülerini nasıl yazmalıyız ki onlara layık olsun? Anlatımı gereksiz yere uzatmadan, konudan uzaklaşmadan, yaşadıklarını bütünüyle dile getirip hak ettikleri yeri bulmalarını nasıl sağlayabiliriz?’ diye soruyorduk. Bu konuda çok zorlandık” diye konuştu.

‘EM JI MIRINÊ MEZINTIR IN’ SÖZÜNÜN GÜCÜ VE ANLAMI: YADÊ EDLÊ

Kitabın adı olan ‘Em ji Mirinê Mezintir in’ sözünün Yadê Edlê'ye ait olduğunu hatırlatan Masîdar Masîro, “Yadê Edlê Kobanêlidir. Herkes onu tanır. Emek denildiğinde aklıma Yadê Edlê gelir. Ona ‘Emekçi Anne’ derdik. Onun bütün yaşamı emekten ibarettir. Kobanê savaşı başladığında yaralı savaşçıların başını yıkıyor, elbiselerini yıkıyor, onlara yemek götürüyor, yaralarını sarıyor, şehitleri kaldırıyor ve yemek hazırlıyordu. Yirmi dört saat boyunca kendisini devrimin hizmetine adamıştı. Kobanê'den Tişrîn'e doğru yola çıktıklarında, Sîrîn yakınlarında keşif uçakları onlara saldırıyordu.

Yadê Edlê o günü şöyle anlatıyor: ‘Önümüzde ölüm olduğunu biliyorduk. Bunu düşünerek yola çıkmıştık. İki, üç şehit verilmişti. Belki sıradaki şehit ben olacaktım. Peki, bu ölümün üstesinden nasıl gelecektik? İrademizi ve inancımızı bir araya getirerek Tişrîn'e ulaştık. YPG ve YPJ savaşçılarını gördük. Onlara sarıldım ve Amacıma ulaştım. Biz ölümden daha büyüğüz! dedim. Ölümü geride bırakmıştık.’ Kitabın adı Yadê Edlê'nin bu sözünden geliyor. Tişrîn'i ayakta tutan, onun varlığını, halkın iradesini, ayakta tutarak yaşamasını sağlayan insanlar ölümden daha büyüktür” dedi.

BU KİTAP HER ŞEYE RAĞMEN AYAKTA KALMIŞ İNSANLARIN ÖYKÜSÜDÜR

Kitabın içeriğinin, Tişrîn Direnişi'nin öyküsünden oluştuğunu ve bu öykünün birçok savaşçının şehadetiyle yazıldığına vurgu yapan Masîdar Masîro, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü: “Yaşanan bir olayın içinde bulunmuş, halkla birlikte yürümüş, savaşçıları görmüş, şehitlere tanıklık etmiş, lojistik araçlarını, barut kokusunu, tünelleri ve yaralı arkadaşları görmüş, bütün bunları yaşamış ve yine de ayakta kalmış insanların öyküsüdür. Onların neler yaşadıklarını anlatmak önemlidir. Biz kendimizi Yadê Edlê'nin yerine koyduk. Böylece onun öyküsünü yazabildik. Onun da ayrı bir öyküsü var. Şehit Nazım Daştan ve Şehit Jiyan'ın öyküleri de var. İkisi de basın alanında çalışan arkadaşlarımızdı. Gerçekten çok emek verdiler. Şehit düşmeden önce birbirimizi görmüştük. Şehit olacaklarını hiç tahmin etmemiştik.

Amaçları, projeleri ve hayalleri vardı. ‘Gideceğiz. Tişrîn'e, ilk tünele kadar ilerleyeceğiz. Ebû Qelqel köyüne, Mesakin’e kadar gideceğiz. Çünkü orada insanlar var, arkadaşlarımız var ve direniyorlar. Oradaki insanların nasıl yaşadıklarını dünyaya göstermemiz gerekiyor’ diyorlardı. İnsanlar orada her şeye rağmen yaşamlarını sürdürüyordu. Soğuğa, saldırılara, toplara, obüslere, çetelere ve keşif uçaklarına karşı direniyorlardı. Oradaki insanların hepsi gençti. Savaşıyor ve direniyorlardı. Nazim ve Jiyan'ın şehadeti gerçekten çok çarpıcıdır. Bavê Teyar'ın öyküsü de öyle. Onun şehit düşeceğini kim tahmin edebilirdi? Halkı büyük bir coşkuyla, büyük bir kalabalıkla, halaylarla ve zılgıtlarla uğurladı. Yadê Menîce'nin de bir öyküsü var. O, bir gerilla şehidinin annesiydi. Onu tanımıyordum ama öyküsünü dinledik ve okuduk. Çok etkilendik.”

TIŞRÎN’DEKİ SAVAŞÇILAR KÜRDİSTAN DAĞLARINDAKİ DİRENİŞTEN ETKİLENİYORLARDI

Kürdistan dağlarındaki direniş ile Tişrîn Direnişi’nin birbirini nasıl etkilediğine dikkat çeken Masîdar Masîro, “ArkadaşlarınGirê Siryetêl'deki direnişi çok çarpıcıydı. Çok ağır bir direnişti. Aralarında kadın arkadaşlar da vardı. İnsan kendisini onların yerine koymalı. Arkadaşlarımız koordinasyon görevindeydi. Savaşı nasıl koordine ettiklerini, her gün gelen şehadet haberlerini ve her gün yaralıların getirilişini anlatıyorlardı. Bütün bunlar gözlerinin önünde yaşanıyordu. İnsanların onları dinlemesi ve okumaları gerekiyor. Doktor Devrîm kadın bir doktordu. Şehit Viyan alayında direniş olduğunu duyduğunda sağlık çantasını aldı ve iki hemşireyle birlikte direniş alanına gitti. İlk başta yaralı arkadaşların bulunduğu yerlere gidiyordu. Kısa süreliğine bile olsa orada kalıyordu. Nerede yaralı varsa, nerede uçak saldırısı olmuşsa Doktor Devrîm oraya gidiyordu.

Doktor Jiyan ise enternasyonalist bir arkadaştı. Çantasını sırtına alarak koordinasyonun bulunduğu yere gidiyordu. Arkadaşlar yaralanmıştı. Birkaç arkadaşın hayatını kurtarmıştı. Kobanêli bir kadın arkadaşımız, Siyajîn vardı. Tek başına arazide kalmıştı. Gözlerinin önünde arkadaşları şehit düşüyordu. Buna rağmen iradesini teslim etmiyordu. Çeteler onu arıyordu ama bulamıyordu. Profesyonel bir biçimde tek başına arazide kalmayı sürdürüyordu. Çeteler çevresindeydi. Buna rağmen sesini çıkarmıyordu. Çünkü bir amacı vardı; çeteler arkadaşlarına ulaşmadan önce kendisi arkadaşlarına ulaşmalıydı. Ancak Siyajîn daha sonra, günlerce birlikte direndiği arkadaşlarının şehit düştüğünü öğreniyor. Biz savaşı ön plana çıkarmadık. Tişrîn'deki bir devrimcinin düşmana karşı, kendi kişisel yaşamında da nasıl kendisine güvendiğini ve nasıl mücadele ettiğini yazdık. Onların yaşamlarını kaleme aldık. Her iki direniş de birlikte yürüdü. Dağlardaki direniş de böyleydi. Bu arkadaşlar Kürdistan dağlarından moral alıyorlardı.

Örneğin bazı arkadaşlar, ‘Tünellerin içinde bunu sürdüremeyiz’ diyordu. Hemen başka bir arkadaş soruyordu: ‘Evet heval bunu başarabiliriz. Peki, dağlardaki arkadaşlarımız susuz ve uykusuz kalmıyor mu? Onlar da bizim gibi insan. Onlar da devrimci, biz de devrimciyiz.’ Bu direnişler başarıya ulaştı. ‘Biz de direneceğiz ve kazanacağız’ düşüncesi onlara moral veriyordu. Keşif uçaklarının gözetimi altında kalan arkadaşlar vardı. Onların da anlatacakları var. Beş dakika bile sabredemiyorduk; ya sigara içmek ya da hareket etmek istiyorduk. O sırada dağlardaki arkadaşlar gözümüzün önüne geliyordu. ‘Onlar yapabiliyorsa biz neden yapamayalım?’ diyorduk. O direnişin ruhunu birleştirmemiz gerekiyordu. Kazanıp kazanamayacağımızı bilmiyorduk ama sonunda zaferin geleceğini söylüyorduk. Bu düşünce bizi etkiliyordu. Dağlardaki arkadaşların hepsi gençti. Onlar da bu ülkenin gençleriydi. Direniş ruhu birbirini etkiler. Nerede onurlu bir direniş varsa insanlar birbirini etkiler ve birbirlerine enerji verir. Çünkü bu enerji de zafere ulaşır” diye konuştu.

NEREDE BİR DİRENİŞ NEREDE BİR ŞEHİT VARSA YAŞAMLARINI YAZMAMIZ GEREKİR

Tişrîn Direnişi'nin öyküsünü anlatan kitabı kaleme alan Masîdar Masîro, kitabın yazım sürecinden ve edindiği deneyimlerden bahsetti. Daha önce basın alanında birçok öykü, anı ve şehit günlükleri hazırladığını ancak ilk kez kitap yazdığını söyleyen Masîdar Masîro, konuşmasını şu sözlerle sonlandırdı:  “Heval Nazım, ‘Senin için çok ilgi çekici öyküler getireceğim. Arkadaşların Minbic'de nasıl direndiğini anlatacağım. Sana heval Nergîs'i anlatacağım. Kitap için mutlaka yardımcı olacağım’ demişti. Heval Jiyan da aynı şekilde kadın arkadaşların öykülerini benim için topladığını söylemişti. Ancak heval Nazım ve Jiyan şehit düştü. Bu durum bende büyük bir merak uyandırdı. Sürekli kendi kendime, ‘Acaba heval Nazım neler anlatacaktı?’ diye soruyordum.

Nerede bir direniş varsa, nerede bir şehit varsa onların yaşamlarını yazmamız gerektiğini düşündük. Arkadaşlarımız da bizim bu işe yürekten ve gönülden bağlı olduğumuzu gördüler. Ben okumayı çok severim. Devrimcilerin yaşamı benim için daha evdeyken bile çok kutsal bir yere sahipti. Birçok arkadaşın emeği var. Hem halk hem YPG ve YPJ savaşçıları hem de Rojava kurumları her türlü desteği sundu. Kitabın tasarımını hazırladık. Heval Hîwda Havva bize çok yardımcı oldu; kendisine buradan teşekkür ediyorum. Heval Lezgîn de çok yardımcı oldu. Tanıklıkları topladı, Arapça anlatımları ve Arapça röportajları kendisi yazdı. Böylece kolektif bir çalışma ortaya çıktı. Ben kendimi yazar olarak görmüyorum. Çünkü buna layık olmadığımızı düşünüyoruz. Onlar kutsal bir şey yaptılar.

Bizim elimizden gelen, orada direnen arkadaşların sözcüsü olmaya çalışmaktı. Bizim rolümüz buydu. Ama yine de yapılanlar yetersiz. Biri bana bu kitap yeterli mi diye sorsa, ‘Hayır’ derim. Tişrîn Direnişi üzerine on kitap daha yazsak bile yine de yetersiz kalır. Birçok öyküyü yarım bıraktık. Bu arkadaşlar şehit düştü ve zamanımız olmadı. Son savaş da araya girdi. Bu yüzden çalışmamızı tamamlayamadık. İleride fırsat bulursak bunu gerçekleştirebileceğimize inanıyorum.  İnsan Tişrîn üzerine bölüm bölüm yazabilir. Girê Siryetêl Direnişi bile başlı başına bir kitap konusudur. Eğer eksik kaldığımız, hata yaptığımız ya da bu direnişin hakkını vermekte yetersiz kaldığımız bir nokta varsa kitabın okuyucularından ve arkadaşlarımızdan özür diliyoruz. Çünkü hiçbir direniş bütünüyle yazıya dökülemez. Direniş, yaşayan bir ruhtur.”