İngiltere’nin başkenti Londra’daki Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı’nın ikinci gününde Kürt meselesinin geleceği, mücadele ve çözüm süreçlerini doğrudan deneyimleyen isimler tarafından tartışıldı. İmralı Sekretaryası üyeleri Veysi Aktaş 1999’daki silah bırakma deneyimini, Çetin Arkaş ise 33,5 yıllık cezaevi yaşamı ile İmralı’da geçirdiği dönemi anlattı. Panelde silahsızlanmanın hukuki güvenceleri, demokratik siyaset alanının açılması ve kadınların barış sürecindeki rolü öne çıktı.
İkinci günün ilk oturumu olan “Post Conflict Kurdish Democratic Politics” (Çatışma Sonrası Kürt Demokratik Siyaseti) başlıklı panelde İmralı Sekretaryası üyeleri Veysi Aktaş, Çetin Arkaş, Kürt Kadın Hareketi adına Nesrin Akgül ve Birinci Barış Grubu Üyesi Yüksel Genç gibi isimler yer aldı. Gazeteci Tuğçe Tatari’nin moderatörlüğünü yaptığı oturumda, silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş, geçmiş süreçlerin deneyimleri, hukuki güvenceler, İmralı’daki koşullar ve kadınların yeni dönemdeki rolü ele alındı.
İkinci günün açılışında konuşan siyasetçi Serpil Kemalbay ise Kürt siyasi hareketinin yeni ve farklı bir mücadele yolunun önünü açmaya başladığını söyledi. Barışın yalnızca silahların susması olmadığını belirten Serpil Kemalbay, ortak yaşamın siyasi irade ve güçlü hukuki güvenceler üzerine kurulması gerektiğini vurguladı.
AKTAŞ: DEMOKRATİK SİYASET YOLLARI AÇIKSA ŞİDDETİN YERİ YOKTUR
İmralı Sekretaryası Üyesi Veysi Aktaş, mevcut süreci geçmiş deneyimler üzerinden değerlendirirken, 1999’daki silahsızlanma ve siyasal alana geçiş arayışına dikkat çekti. O dönemin savaş koşullarında atılacak adımların ciddi riskler taşıdığını belirten Aktaş, buna rağmen barış ihtimalinin güçlendirilmesi için bir adım atılması gerektiğini düşündüklerini anlattı.
Önder Apo’nun yaklaşımına ilişkin daha açık mesajlar veren Aktaş, Kürt sorununun Kürtlerin yaşadığı dört parçada demokratik yöntemlerle çözülebilmesi halinde bunun destekleneceğini söyledi. Önder Apo’nun sorunun şiddet temelinde ele alınmasını istemediğini aktaran Aktaş, “Eğer demokratik siyaset yolları açıksa şiddetin yeri yoktur. Kesinlikle şiddet terk edilmelidir. Başkan Abdullah Öcalan’ın görüşü bu” dedi.
Aktaş, bunun gerçekleşebilmesi için demokratik siyasetin zemin kazanması gerektiğini belirterek, mevcut yasaların demokratik siyasetin önünü açmakta yetersiz kaldığını savundu. Kürtlerin yaşadığı ülkelerde demokratikleşmenin ve demokratik siyasetin güçlendirilmesi gerektiğini söyleyen Aktaş, Kürtlerin hak ve kimliklerinin hukuki güvenceye alınması halinde silaha başvurmak için bir neden kalmayacağını ifade etti.
Aktaş, konuşmasının devamında, “Eğer demokratik siyaset yolları açıksa şiddetin yeri yoktur. Kesinlikle şiddet terk edilmelidir. Başkan Abdullah Öcalan’ın görüşü bu” diye kaydetti.
GENÇ: SİLAH BIRAKAN İNSANIN ERTESİ GÜNÜ NE OLACAK?
Yüksel Genç ise 2009 deneyimi üzerinden silahsızlanmanın hukuki güvencelerden ayrı düşünülemeyeceğini söyledi. Yüksel Genç, 2009’da 34 kişinin Türkiye’ye geldiğini, ilk aşamada 29 kişinin serbest bırakıldığını, 5 kişinin mahkemeye sevk edildiğini ve günün sonunda herkesin serbest kaldığını; ancak daha sonra 34 kişiden 30’u hakkında farklı yargılama ve tutuklama kararlarının gündeme geldiğini anlattı.
Yüksel Genç, bu deneyimden çıkardığı sonucu, “Bütün bunlar hukuki güvenceye konulmadığı sürece süreç kırılgandır. 2009 bize bunu gösterdi” sözleriyle ifade etti.
Geçmişten bugüne gelen temel sorulardan birinin, silah bırakan insanların ertesi gün neyle karşılaşacağının belirlenmesi olduğunu ifade eden Yüksel Genç, “Nerede yaşayacak? Nasıl çalışacak? Eğitimi nasıl devam edecek? Sosyal hayata nasıl dönecek?” sorularını sıraladı. Demokratik siyasete katılmak isteyenlerin hangi koşullarda siyaset yapacağının da açık biçimde ortaya konulması gerektiğini söyledi.
Silah bırakan insanların hangi koşullarda ve hangi hukuki statüyle yaşayacaklarının daha sürecin başında bilinmesi gerektiğini belirten Yüksel Genç, silahsızlanmanın her aşamasının hukuki bir karşılığının bulunması gerektiğini ifade etti. Sürecin yalnızca güvenlik boyutuyla ele alınamayacağını vurgulayan Yüksel Genç, hukuki ve toplumsal boyutların da izlenmesi gerektiğini söyledi.
Barışın yalnızca geçmişte silahlı mücadelede yer alan insanların geleceğinin düzenlenmesinden ibaret olmadığını belirten Yüksel Genç; ifade özgürlüğü, siyasi temsil, yerelde söz hakkı, kültürel hakların kullanılması ve sivil toplumun özgürce çalışabilmesi gibi alanların da sürecin parçası olması gerektiğini dile getirdi.
Yüksel Genç, geçmiş deneyimlerden çıkarılması gereken sonucu ise şu sözlerle özetledi: “Barış yalnızca silahların susmasıyla tamamlanmıyor.”
Silahların susmasının yeni bir dönemin başlangıcı olduğuna işaret eden Yüksel Genç, bu kez yalnızca insanların cesaretinin yeterli olmayacağını; hukuk, Meclis, siyaset, sivil toplum ve toplumun sürece dahil olması gerektiğini vurguladı. Kalıcı toplumsal uzlaşının ancak bu alanların birlikte işlemesiyle kurulabileceğini belirtti.
ARKAŞ: 33,5 YIL CEZAEVİNDE KALDIM
İmralı Sekretarya Üyesi Çetin Arkaş ise cezaevi yaşamı ve İmralı’daki deneyimlerini anlattı. Yaşamının beşte üçünden fazlasını cezaevinde geçirdiğini belirten Arkaş, kendisinin bu konuda istisna olmadığını söyledi.
Önder Apo’nun 1999’da İmralı’ya götürülmesini kendisinin de cezaevindeyken öğrendiğini anlatan Arkaş, 2015 yılında çözüm arayışlarının sürdüğü bir dönemde İmralı’ya gönderilen beş siyasi tutukludan biri olduğunu belirtti.
İmralı’ya götürüldüklerinde süreç nedeniyle koşulların değişmiş olabileceğini düşündüklerini ancak adadaki yaşam koşullarında önemli bir değişiklik görmediklerini anlatan Arkaş şöyle konuştu: “16 metrekarelik hücrelerimizde günün 23 saati bir başımızdaydık. Güya bize sekreter yardımcısı deniyordu.”
Önder Apo ile günün yalnızca bir saatinde bir araya gelebildiklerini belirten Arkaş, bu görüşmeler sırasında yanlarına kâğıt ve kalem almalarına izin verildiğini söyledi.
Toplam 33,5 yıllık cezaevi yaşamının 9 ay 10 gününü İmralı’da geçirdiğini söyleyen Arkaş, adadaki koşulları şöyle anlattı: “Tek bir gün ailemle telefonla görüşme imkânım olmadı. Tek bir gün avukatlarımla görüşme imkânım olmadı. Tek bir sefer ailemin beni ziyarete gelme koşulları söz konusu olmadı.”
Diğer cezaevlerinde sınırlı da olsa telefon, aile ziyareti, mektuplaşma, avukatla görüşme ve diğer tutsaklarla bir araya gelme imkânlarının bulunduğunu belirten Arkaş, İmralı’da bunların uygulanmadığını söyledi.
Yeni bir siyasi süreçten söz edildiği bir dönemde İmralı koşullarının da değiştirilmesi gerektiğini savunan Arkaş, Önder Apo’nun müzakere yürütebilmesi için gerekli iletişim imkânlarına sahip olması gerektiğini ifade etti.
BOŞ HAVUZUN DOLMASI LAZIM
Arkaş, Önder Apo’nun içinde bulunduğu koşulları kendilerine şu benzetmeyle anlattığını aktardı: “Boş havuzda yüzmem isteniyor. Boş havuzda yüzülemiyor. Havuzun suyla dolması lazım.”
Arkaş, “Nasıl doldurulacak bu havuz?” diye sorarak, Önder Apo’nun istediği kişilerle görüşebilmesi, siyasi hareketiyle temas kurabilmesi ve yüz yüze konuşabilmesi için gerekli koşulların yaratılması gerektiğini söyledi.
Önder Apo’nun sıradan bir hükümlü olarak ele alınamayacağını savunan Arkaş, Türkiye’nin yanı sıra Suriye, Irak ve İran’daki Kürt siyasal alanı üzerindeki etkisine işaret etti.
Ortadoğu’da büyük değişimlerin yaşandığı bir dönemde Önder Apo’nun mevcut koşullar altında kapsamlı bir süreç yürütmesinin beklenmesini eleştiren Arkaş, “Bu şartlarda süreci yürütmesini beklemek çok ahlaki de değil, sonuç alıcı da değil” dedi.
Arkaş, İmralı’daki müzakere koşullarının düzeltilmesi ve Önder Apo’nun gerekli görüşmeleri gerçekleştirebilmesinin önünün açılması gerektiğini söyledi.
‘42 NUMARA AYAĞA 35 NUMARA AYAKKABI GİYDİRİLEMEZ’
Arkaş, soru-cevap bölümünde Suriye’deki gelişmeler ve Önder Apo’nun QSD-Şam görüşmelerindeki rolüne ilişkin soruyu da yanıtladı. Bildiği kadarıyla Önder Apo’nun çatışmaların daha fazla derinleşmesini önlemeye yönelik girişimlerde bulunduğunu belirten Arkaş, Suriye’nin çok kültürlü, çok kimlikli ve farklı inançlardan toplulukların yaşadığı bir ülke olduğunu söyledi.
Bu gerçekliğin tekçi bir modele zorlanamayacağını belirten Arkaş, durumu şu benzetmeyle anlattı: “42 numara büyüklüğündeki bir ayağa 35 numara bir ayakkabıyı zorla giydirmeye çalışırsanız, önce bu ayak müthiş bir sancı çeker. Sonra bu ayakta başlayan sancı tüm vücuda yayılır.”
Arkaş, farklı kimlikleri tek bir potada eritmeye çalışmanın geçmişten ders çıkarmamak anlamına geldiğini söyledi.
Entegrasyonun kimliklerden vazgeçmek olmadığını vurgulayan Arkaş şöyle devam etti:
“Entegrasyondan kastedilen bu değil. Entegrasyon demokratik devlet modeli. Demokratik yapı.”
Arkaş ardından, “Kendini inkâr ederek, kendi varlığını yok sayarak neden bir yapıya evriliyoruz?” diye sordu.
Kadın özgürlüğünü de Önder Apo’nun temel yaklaşımının bir parçası olarak değerlendiren Arkaş, kadınları yaşamın dışına iten ya da kültürleri, inançları ve kimlikleri yok sayan tekçi bir modelin çözüm oluşturamayacağını savundu.
ÇÖZÜM ARIYORUZ!
Kürt Kadın Hareketi adına Nesrin Akgül ise Kürt kadın hareketinin tarihsel ve siyasal deneyimini anlattı. Kürt kadın hareketinin güçlü bir tarihsel ve toplumsal hafızaya sahip olduğunu belirten Nesrin Akgül, hareketin Kürt özgürlük mücadelesi içerisinde kendi ideolojik ve politik hattını geliştirdiğini söyledi.
Hareketin zaman içerisinde yalnızca Kürt coğrafyasıyla sınırlı kalmayan evrensel bir karakter kazandığını ifade eden Nesrin Akgül, kendilerini aynı zamanda “Özgür Kadın Hareketi” olarak tanımladıklarını belirtti.
Kadın sorununu yalnızca devletle ilişkili bir mesele olarak ele almadıklarını söyleyen Nesrin Akgül, erkek egemen sisteme karşı mücadeleyi, özgür ve eşit yaşam arayışını ve kadınların kendi özerk örgütlenmelerini temel mücadele alanları arasında sıraladı.
Kadınların siyasal alandaki örgütlenmesine ve eş başkanlık sistemine de değinen Nesrin Akgül, kadınların kendi kimlikleri ve örgütlülükleriyle siyasal mücadelede yer almalarının önemini vurguladı.
Nesrin Akgül, gelinen aşamada kadın hareketinin barış yaklaşımını şu sözlerle dile getirdi: “Artık barışa ihtiyacımız var diyoruz. Savaşın en fazla bedelini ödeyen olarak çözüm arıyoruz.”
Nesrin Akgül, barış ve müzakere süreçlerinde kadınların kendi kimlikleri, bakış açıları ve ihtiyaçlarıyla özne olarak yer almaları gerektiğini söyledi.
DİCLE: DEVLET BİR KARAR VERMELİ
Gazeteci Amed Dicle ise Kürtlerden silahların devre dışı bırakılmasının istenmesi ile demokratik siyaset alanındaki sınırlamalar arasındaki çelişkiye dikkat çekti. Kürtlerin siyaset yapmasının istendiğini ancak siyasal olarak güçlenmelerinin de sınırlandırıldığını belirten Dicle, “Devlet aklı şu anda gerçekten Kürtlerin silahlı mücadele yürütmesini mi istiyor, yoksa siyasi mücadele etmesini mi istiyor?” diye sordu.
Bu konuda verilecek kararın sürecin seyrini de belirleyeceğini ifade eden Dicle, silahın tümden devre dışı kalmasının demokratik siyaset alanında atılacak adımlarla bağlantılı olduğunu söyledi.
AL: ASIL SÜREÇ ŞİMDİ BAŞLIYOR
Doç. Dr. Serhun Al ise mevcut süreci bölgesel ve küresel gelişmeler çerçevesinde değerlendirdi. Dünyanın birçok bölgesinde savaşların sürdüğü bir dönemde Türkiye’de barışın konuşulmasını önemli bulan Al, eleştiri ve eksikliklerine rağmen mevcut süreci “değerli, önemli ve tarihsel” olarak nitelendirdi.
2013-2015 döneminde Akil İnsanlar Heyeti aracılığıyla toplumun farklı kesimlerinin sürece dâhil edildiğini hatırlatan Al, mevcut sürecin ise şimdiye kadar daha çok devlet yetkilileri ile Önder Apo arasında üst düzey bir zeminde ilerlediğine dikkat çekti.
“Neden şimdi?” sorusunun önemli olduğunu belirten Al, jeopolitik dengelerin yanı sıra ekonomik ve iç siyasi faktörlerin de sürecin ortaya çıkışında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Mevcut aşamanın bir sonuç değil başlangıç olduğunu vurgulayan Al, bundan sonraki dönemde Kürt demokratik siyasetinde diplomasi ve müzakerenin daha fazla önem kazanacağını ifade etti.
Al, “Bu başlangıç. Bu sürecin sonucu değil. Kesinlikle başlangıç. Asıl mesele, asıl mücadele şimdi başlıyor” değerlendirmesinde bulundu.