AKP savaşsız yapamıyor

Artık savaşsız yaşayamaz hale gelmiş olan AKP, Önder Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği barış ve demokratikleşme süreci karşısında bir çıkmazı ve çözümsüzlüğü yaşamaktadır.

Her geçen gün daha iyi anlaşılıyor ki; Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile geliştirdiği süreç, bir anlamda “oyunbozanlık” gibi bir şeydir. Kürdistan’ı dört parçaya bölen ve Kürtlere soykırım dayatan, Kürt sorunundan ve bunun yol açtığı çelişki ve çatışmadan beslenen iç ve dış güçlere yönelik adeta “Sizin istediğiniz ve dayattığınız oyunu oynamıyorum, ben kendi oyunumu oynayacağım” denilmiştir. Böylece savaş siyasetine karşı çıkılarak, barış siyasetini esas almaya yönelmiştir.

Önder Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği bu yeni strateji ve politika, kuşkusuz Kürt sorununun yol açtığı çatışma stratejisine bağlanmış ve ondan beslenen güçleri adeta şoke etmiş, şaşkına çevirmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, en çok şaşkınlık yaşayan güçlerden biri de AKP'dir. Nitekim Türkiye’nin çıkarlarının ve demokratik geleceğinin barış siyasetinde olduğu günümüz koşullarında, kodlanmış savaş siyasetinden ve silahlanmaktan kopamamaktadır. Önder Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği ‘Barış Süreci'ne gereken olumlu cevabı verememektedir. Kürdistan ve Türkiye’de yaşamın her alanında sürekli artan şiddet, hukuk ve polis baskısı bunu ifade etmektedir. Yemen’deki Husilere karşı Suudi Arabistan’a askeri malzeme göndererek ve de asker göndermeye hazırlanarak, bölgede yeni askeri ittifaklar geliştirerek savaşsız yapamadığını ve savaş siyasetinden kopamadığını ortaya koymaktadır.

29 Ekim itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti 103. kuruluş yılını tamamlayıp 104. kuruluş yılına girmektedir. Eğer 12 Eylül 1980 faşist-askeri darbesiyle başlayan süreç ‘İkinci Cumhuriyet’ olarak tanımlanacaksa hiç kuşkusuz çeyrek asırlık AKP yönetimi de bu sürecin temel iktidarı olmaktadır. Şöyle de denebilir: Kenan Evren başkanlığındaki askeri cuntanın başlattığı ‘İkinci Cumhuriyet’ süreci gerçek iktidarına Tayyip Erdoğan yönetimiyle kavuşmuştur. Yani 'İkinci Cumhuriyet'i Kenan Evren ve Tayyip Erdoğan zihniyeti oluşturmuştur. Bunun da Birinci Cumhuriyet döneminden tek farkı, “İrtica” denerek devlet dışında tutulan siyasi İslam’ın devlet içine alınmasıdır. Böylece ‘İkinci Cumhuriyet’in Kürt ve komünizm düşmanlığı derinleşerek sürmüştür.

Geriye dönüp söz konusu yakın tarihi hatırlayalım. 12 Eylül devletinin temellerini atan Evren-Özal ittifakı, Cumhuriyet'teki söz konusu değişimi başlatan güç olmuştur. Bunu da esas olarak Menderes ve Demirel’den devraldığı çizgiyi korkulu adımlarla da olsa geliştiren Turgut Özal yapmıştır. Aynı Turgut Özal, benzer bir şeyi Kürtler için de yapmak isteyince, söz konusu niyet yaşamına mal olmuştur. Evren-Özal ittifakının başlattığı süreci Necmettin Erbakan ilerletmek istemiş, ancak onun da Kürt yaklaşımı sakıncalı bulunarak saf dışı edilmiştir. Tüm bunlardan gereken dersleri çıkartan Tayyip Erdoğan, 12 Eylül zihniyet ve siyasetinin en usta ve tam uygulayıcısı olmuştur.

Çeyrek asra yaklaşan Tayyip Erdoğan yönetimini de iki dönemli olarak ele almak gerekir. Henüz Cumhuriyet’in laikçi güçleriyle sert iktidar savaşı yürüttüğü ilk dönemde güç toplayabilmek için gizli-açık ittifaklar yapmak zorunda kalmış, bu savaşta başarılı olabilmek için genel anlamda “Barış yanlısı” görünme siyaseti izlemiştir. Nitekim bu dönemde her seçim yaklaştığında PKK’den ateşkes talebinde bulunmuş ve seçimlerin ateşkes ortamında yapılmasını sağlayarak kazanmıştır. Cumhuriyet içindeki laikçi güçleri etkisiz kıldığı ikinci dönemde ise Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt karşıtı ve savaşçı kodlarıyla tam örtüşmüş ve Tayyip Erdoğan askeri elbise giyerek başkomutanlık görevini yerine getirmeye çalışmıştır. Kuşkusuz bu dönemdeki seçimlerde ise iç ve dış savaşı tırmandırarak kazanma siyasetini esas almıştır.

Mevcut haliyle devlet ile AKP iktidarı birleşmiş ve bütünleşmiş durumdadır. Bazı aydın ve siyasetçiler bu durumu “AKP Devleti” olarak da tanımlamaktadır ki, aslında söz konusu tanımlama çok da hatalı değildir. Sonuçta siyasi İslam’ı içselleştiren AKP Devleti, sosyalist hareketin de etkisizleşmiş olduğu ortamda tüm savaş kodlarını “Kürt savaşı” üzerinde somutlaştırmıştır. Öyle ki, Türkiye’nin gidişatından bağımsız olarak söz konusu savaştan beslenen ve ömrünü bu savaşa bağlayan bir AKP siyaseti şekillenmiştir. Artık Kürt savaşına dayanarak yaşayan ve varlığını kolayca sürdüren bir AKP yönetim gerçeği ortaya çıkmıştır.

İşte söz konusu bu rahvan gidişe çomak sokan iki gelişme son yıllarda yaşanmıştır:

* ABD-İsrail’in yeni bir Ortadoğu hegemonyası oluşturma doğrultusundaki savaş planı ve pratiğinin Türkiye’nin geleceğini tehdit eder hale gelmesi,

* Türkiye’yi söz konusu tehditten korumayı ve kurtarmayı hedefleyen Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin ilan edilmesidir.

Artık savaşsız yaşayamaz hale gelmiş olan AKP, Önder Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği barış ve demokratikleşme süreci karşısında bir çıkmazı ve çözümsüzlüğü yaşamaktadır.

Bu durumda oluşan yeni AKP siyaseti ilginçtir ve mutlaka doğru anlaşılmayı gerektirir. Dikkat edilirse, hiç barıştan ve demokrasiden söz etmemektedir. Her şeyi, bazı akıl hocalarının bulduğu “Terörsüz Türkiye” tanımı içinde eritip yok eden hileli bir yöntem kullanmaktadır. Yine 'Meclis Komisyonu' ve 'çerçeve yasa' adımları, Barış ve Demokratik Toplum Süreci karşısında AKP’yi koruyan iki sihirli değnek durumundadır. Bunlara dayanarak süreç karşısında her şeyi yaptığı izlenimi yaratmakta, esasen barışa karşı ve savaştan yana olan siyasi gerçeğini bu temelde gizlemeye çalışmaktadır. Öncelikle bu hileli durumun iyi görülmesi ve teşhir edilmesi gerekir.

Öyle anlaşılıyor ki; AKP yönetimi, Kürt tarafının geliştirdiği Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ni ABD ve İsrail’e karşı bir koz olarak kullanıp, sonuçta onlarla uzlaşmaya, daha doğrusu onlara teslim olmaya çalışmıştır. Nitekim Temmuz'da Ankara’da yapılan NATO toplantısıyla bu teslimiyet durumu gerçekleşmiştir. “Mekke Antlaşması” ile artık Türkiye, İbrahimi Anlaşma'ya örtülü tarzda dahil olmuş, ABD-İsrail savaş blokuna katılarak kendini yaşatmayı esas almıştır. Böylece içte olmasa da dışta savaşlara katılarak oluşturduğu savaş makinasını yaşatmaya ve işletmeye çalışacaktır.

Aslında Türkiye içinde savaşı durduğu da söylenemez. Evet, 1 Mart 2025'te PKK’nin ilan ettiği ateşkes temelinde bugüne kadar Kürt cephesinde bir silahlı çatışma olmamaktadır. Buna karşın AKP Yönetimi, Kürtler ve Türkiye toplumu üzerinde ekonomik, siyasi, hukuki ve polisiye şiddeti o kadar yoğunlaştırmaktadır ki, yapılanlar silahlı savaştan çok daha tahripkâr olmaktadır. Yani 2009'da İlker Başbuğ’un tanımladığı yedi boyutlu özel savaşı geliştirerek sürdürmektedir. Kayyum atamalarıyla neredeyse tüm belediyeleri ele geçirmeye çalışmaktadır. Basın üzerinde Abdülhamit dönemine benzer bir baskı uygulamaktadır. Kürdistan’da uyuşturucu yaşının 5'e düştüğü söylenmektedir. Zindanlar dolup taşmakta, mahkemelerin verdiği zamanları yatanlar bile çıkamamaktadır. Fuhuş, kadın katliamları ve benzeri biçimlerde toplum üzerindeki baskı ve şiddet olağanüstü düzeye ulaşmıştır.

DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli’nin açıklamasına göre, “Savunma” adı altındaki savaş harcamaları yüzde 60 oranında artmış durumdadır. AKP Yönetimi, kendini bu düzeyde silahlandırırken, bir de Kürtlerden tamamen silahsızlanmayı istemekte ve de beklemektedir. Kendini silahlandıran ama Kürtlerden silahsızlanma isteyen çelişkili yaklaşım, bugün Türkiye’de yaşayan herkesin beynini kemirmektedir.

Çok açık ki; AKP, savaşsız yapamamakta ve yönetememektedir. Geliştirdiği savaş makinası, çevreye kan ve ölüm kusmaktadır. İçte toplum ve muhalefet üzerinde artan şiddet, dışta ise ABD-İsrail cephesinde savaşlara katılım, günümüz AKP politikasının esası olmaktadır. Bu konuda asla yanılmamak gerekir. AKP, barış ve demokratikleşmeyle Türkiye’yi alternatif yaşam ve dünya yapma politikasını çoktan terk etmiş, ABD-İsrail hegemonyasının toplum ve doğa katleden dünyasına katılmıştır. Besbelli ki mevcut AKP ile Türkiye’nin herhangi bir geleceği olamaz. Oysa AKP’siz Türkiye çok daha güzel olabilir.

Kaynak: Yeni Özgür Politika