Alexis de Tocqueville, Eski Rejim ve Devrim adlı eserinde Fransız Devrimi'nin temel çelişkilerinden birini ortaya koyar: Monarşi yıkılmış, eski rejimin kurumları kaldırılmıştır, fakat merkeziyetçi devletin toplumu yönetme alışkanlığı yeni düzenin içinde yaşamaya devam etmiştir. Rejim değişmiş, iktidarın toplum üzerindeki belirleme yetkisi büyük ölçüde korunmuştur.
Ve tehlike şudur diye ifade eder: Değişim, eski iktidar ilişkilerini ortadan kaldırmak yerine onların sürekliliğini sağlayabilir.
Türkiye'de Kürt meselesi etrafında yürütülen süreci bugün bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. Asıl soru yalnızca silahlı çatışmanın sona erip ermeyeceği değil, çatışmayı doğuran tarihsel ilişkinin değişip değişmeyeceğidir.
Kürdistan Özgürlük Hareketi, yarım yüzyılı aşkın mücadelenin ardından silahlı stratejisini ve örgütsel varlığını değiştiren tarihsel kararlar aldı. Bu, Türkiye'nin siyasal gerçekliğini tanımayan bir hareketin saflığıyla açıklanamaz. Kürt hareketi devletin merkeziyetçi karakterini, güvenlikçi reflekslerini ve demokratikleşme direncini uzun bir mücadele içinde tanıdı. Demokratik çözümde ısrar, bu gerçekliği bilmemekten değil, değiştirme iradesinden doğuyor.
Fakat bir hareketin dönüşme iradesi, karşısındaki iktidarın da dönüşeceğinin güvencesi değildir. Bugün yalnızca devletin geçmişten devraldığı alışkanlıklarla değil, mevcut rejimin kendi geleceğini kurma stratejisiyle de karşı karşıyayız. Kürt meselesi bu stratejinin dışında duran bir sorun değil, rejimin kendi siyasal ve bölgesel hedefleri doğrultusunda yeniden düzenlemeye çalıştığı temel meselelerden biridir.
Bu yaklaşımın sınırları, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'un 17 Ekim tarihli açıklamasında belirginleşiyor. Uçum süreci kesin bir ifadeyle tanımlıyor: "Çözüm süreci değil geçiş sürecidir."
Bu yalnızca bir isimlendirme değildir. Çözüm, bir sorunun tarihsel nedenleriyle, tarafların siyasal talepleriyle ve eşitlik meselesiyle yüzleşmeyi gerektirir. Uçum'un tarif ettiği geçiş ise örgütün varlığının sona ermesi, silahsızlanmanın tamamlanması ve bunun devlet tarafından tespit ve teyit edilmesi üzerine kurulu. Demokratikleşme ve yeni anayasa ayrı bir müzakerenin konusu sayılıyor, bunların geçişin koşulu yapılması ise açıkça reddediliyor.
Böylece Kürt hareketinin dönüşümü bugünün somut yükümlülüğü olurken, rejimin demokratik dönüşümü belirsiz bir geleceğe bırakılıyor.
Silahsızlanmanın takvimi var; siyasal eşitliğin takvimi yok.
Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş da silahsızlanma devlet tarafından tespit ve tescil edilmeden, yasa çıkarılmış olsa bile adım atılmayacağını söylüyor ve ardından "ayrılıkçı dil" kullanılmaması çağrısı yapıyor. Silahsızlanmanın doğrulanması, müzakere sürecinin anlaşılabilir bir gereğidir. Fakat doğrulama yetkisini elinde tutan iktidarın hangi siyasal fikirlerin dile getirilmemesi gerektiğini de söylemesi, güvenlik denetiminin ötesine geçiyor.
Uçum ise Kürt siyasetindeki aktörlerin iradesini derecelendiriyor; kimlerin esas muhatap, kimlerin süreci aksatan unsur sayılacağını tarif ediyor. Yalnızca geçişin koşullarını değil, Kürtlerin siyasal temsil alanını belirleme yetkisini de kendinde gören bir yaklaşım bu.
En çarpıcısı, gelecekteki anayasal tartışmaya ilişkin sözleri: "Hiç kimse yeni anayasanın etnik ve kimlik siyasetleri üzerinden müzakere edileceği beklentisine girmesin."
Uçum, bu sorunların yalnızca pratikte değil, "zihinlerde de bitmesi" gerektiğini savunuyor. Artık yalnızca silahlı çatışmanın sona erdirilmesinden söz edilmiyor; Kürtlerin hangi taleplerle yeni döneme katılabileceğine, hangi gelecek seçeneklerini tartışabileceğine de sınır çiziliyor. Oysa bağımsızlık, federasyon, özerklik veya demokratik ortak yaşam üzerine barışçıl biçimde düşünmek ve siyaset yapmak, silahlı çatışmayı sürdürmek anlamına gelmez.
Silahlı mücadeleden vazgeçmek, kendi kaderini tayin hakkından vazgeçmek değildir.
Uçum'un açıklamaları kesinleşmiş bir devlet kararı sayılamaz. Ancak ortaya koyduğu yaklaşım yeterince açık: Rejimin önceliği, çatışmanın sona ermesini sağlarken yeni dönemin siyasal sınırlarını da kendisinin belirlemesi.
Tocqueville'in merkeziyetçilik eleştirisi tam burada anlam kazanıyor. Merkeziyetçi iktidar değişime her zaman karşı çıkmaz; bazen değişimi yönetir, hatta öncüsü olduğunu ilan eder. Fakat değişimin kendi egemenlik ilişkilerine dokunmasına direnir. Bir rejimin Kürt meselesini kendi geleceği açısından yönetilebilir kılması, onu çözmesi demek değildir.
Silahlı mücadelenin sona ermesi, Kürtlerin kolektif bir siyasal özne olarak tanındığı anlamına gelmez. Kürtler bu varlıklarını sürecin başlamasıyla kazanmadılar, bir asrı aşan direnişin ve ağır bedellerin içinden geçerek kendi siyasal iradelerini oluşturdular. Devletin önündeki mesele bu iradeyi yaratmak değil, onun varlığını ve haklarını inkâr etmekten vazgeçmektir. Dolayısıyla çözümün ölçüsü silahların susması olamaz; ölçü, Kürtlerin kendi gelecekleri hakkında söz ve karar sahibi olarak tanınmasıdır.
Devlet barışın tarafı olmakla yetinmiyor; barışın hakemi, takviminin sahibi ve meşru siyasal dilinin ölçüsü olmak istiyor.
Bunun adı eşitler arasında demokratik çözüm değildir.
Kürtler müzakereye ve barışın gerektirdiği ağır sorumlulukları üstlenmeye hazır olduklarını tarihsel kararlarla gösterdiler. Fakat barış, bir tarafın somut ve geri dönülmez adımlar attığı, diğer tarafın sorumluluklarını belirsiz bir geleceğe bıraktığı bir düzenleme olamaz. Barışın bedeli, tarihsel sorumluluk ve siyasal eşitlik gözetilerek paylaşılmalıdır. Devletin inkârla yüzleşmesi, Kürtlerin kolektif varlığını tanıması ve bunu hukuki güvencelere kavuşturması, silahsızlanmanın karşılığında sunulacak bir lütuf değil, adil çözümün gereğidir.
Temel sorun da burada: Müzakerenin eşit siyasal özneler arasında yürütülmesi yerine, geçişin koşullarının tek taraflı tarif edilmesi. Bir halkın rızası, ona hangi siyasal taleplerden vazgeçmesi gerektiği bildirilerek kazanılamaz.
İmralı'dan yazan Ömer Hayri Konar'ın, eski politikanın inceltilmiş biçimlerde sürdürüldüğüne ilişkin uyarısı bu noktada önem kazanıyor. Mücadelenin yöntem değiştirmesi, onu doğuran tarihsel nedenlerin ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Çatışmanın sona ermesi Türkiye'ye güvenlikten bölgesel ilişkilere, iç siyasetten uluslararası konuma kadar önemli kazanımlar sağlayabilir. Fakat rejim bu kazanımları elde ederken Kürtlerin kolektif haklarını ve siyasal eşitliğini belirsiz bırakıyorsa, şu soru kaçınılmazdır: Barışın bedelini kim ödüyor, kazanımlarını kim topluyor?
Kabaca söylemek gerekirse, işi ucuza kapatmak tam da budur: Çatışmanın sona ermesinden doğan kazanımları elde ederken, çatışmayı doğuran tarihsel inkâr ve tahakküm ilişkisini değiştirmemek
Kürt meselesinin demokratik çözümü ile Türkiye'nin demokratikleşmesi birbirinden koparılamaz. Fakat bu ilişki, Kürtlerin haklarının tanınmasını belirsiz bir demokratikleşme takvimine ertelemeyi de haklı çıkarmaz. Bu yüzden müzakere masasını savunmakla rejimin yaklaşımını eleştirmek arasında çelişki yoktur. Barışı savunmak, demokratik muhalefeti askıya almak değildir.
Kürtler özgürlüklerinin devlet tarafından bahşedilmesini beklemiyor; bir asırlık mücadele tarihi bunu zaten gösteriyor. Devletten beklenen, kendi tarihsel sorumluluğunu üstlenmesidir: İnkârı, katliamları, zorla asimilasyonu ve bunları mümkün kılan siyasal düzeni tanıması; bu yüzleşmenin gerektirdiği hukuki ve demokratik adımları atması.
Karşısında ise yarım yüzyılı aşkın bir irade sınavından geçmiş Kürdistan Özgürlük Mücadelesi duruyor. Bu irade, devletin tanımasıyla doğmadı; inkârın, yasakların ve ağır bedellerin içinden geçerek kendisini var etti. Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin, yarım yüzyılı aşkın mücadelenin ardından rejimin çizdiği siyasal sınırlara teslim olacağını düşünmek, bu mücadelenin tarihini de varlık nedenini de anlamamaktır.
Tocqueville, aynı eserde Devrim'i gerçekleştirenlerin kendi güçlerine duydukları güveni şöyle anlatır:
"Kendi güçlerine öylesine gururlu bir güven duyuyorlardı ki bu güven onları zaman zaman yanılgıya sürükleyebilirdi. Ama böyle bir güven olmadan bir halk, başkalarına hizmet etmekten öteye gidemezdi."
Bu, bir halkın her zaman doğru karar vereceğine inanması değildir, yanılabileceğini bilse bile kendi geleceğini belirleyebilecek güce sahip olduğuna inanmasıdır. İnkâr ve asimilasyon yalnızca bir halkın dilini, kimliğini ve haklarını hedef almaz, o halkın kendine duyduğu güveni de kırmaya çalışır. Onu, kendi geleceğini belirleyemeyeceğine, ancak iktidarın uygun gördüğü sınırlar içinde yaşayabileceğine inandırmak ister. Uçum'un taleplerin "zihinlerde de bitmesi" gerektiğini söylemesi bu yüzden özellikle önemlidir: Belirlenmek istenen artık yalnızca siyasal davranış değil, bir halkın kendi geleceğine ilişkin düşüncesinin sınırlarıdır.
En son tahlilde Kürtler barışın koşullarını, yöntemlerini ve güvencelerini müzakere edebilir. Mücadele biçimleri ve siyasal programlar değişebilir. Ancak hiçbir müzakere, Kürtlerin kendi geleceklerini belirleme iradesinden vazgeçmeleri şartına bağlanamaz. Yarım yüzyılı aşkın mücadele tarihi, bu iradenin devletin çizdiği sınırları kabullenerek değil, onlara karşı çıkarak varlığını koruduğunu gösteriyor. Tarih boyunca halkların iradesini bastırmak için kurulan siyasal düzenler değişmiş, birçoğu tarihe karışmıştır. Kalıcı barışın ölçüsü de bir halkın iradesinin ne kadar sınırlandırılabildiği değil, o iradenin özgürce var olabileceği siyasal koşulların kurulmasıdır.
Kürtlerin sabrı, Türkiye’nin bir asırdır ertelenmiş demokrasisinin teminatı olamaz. Barış, Kürtlerin devletin çizdiği sınırlara sığdırılması değil; o sınırları bir asırdır dayatan inkâr ve tahakküm düzeninin sona ermesidir.