Yönetmen ve akademisyen Can Candan, akademinin ve sanatın da kalıcı barışın inşasında çok önemli sorumlulukları olduğunu belirterek, “Üniversiteler, akademisyenler ve sanatçılar, ürettikleri ve söyledikleriyle toplumdaki kör noktaları aydınlatmak, zor konuları tartışmaya açmak, ön yargıları kırmak, tabuları yıkmak, yeni yollar açmak, yeni bakışlar ve fikirler üretip bunları ifade etmek, barışın inşasına katkıda bulunmak ve toplumu daha iyiye ve ileriye taşımak gibi önemli bir işleve sahip. Bu süreç sadece siyasetçilere bırakılmamalı; akademisyenler ve sanatçılar da ellerini taşın altına koymalı” dedi.
Yönetmen ve akademisyen Can Candan, Boğaziçi Üniversitesi’ne yönelik baskılar, Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile akademi ve sanat çevrelerinin barışa dair sorumluluklarına ilişkin ANF’nin sorularını yanıtladı.
‘İLKELERİMİZDEN VE MÜCADELEMİZDEN VAZGEÇMEYECEĞİZ’
Kayyım tarafından Boğaziçi’ndeki görevinize son verildi. Kişisel hikayenizden yola çıkarak hem kayyım zihniyeti hem de akademi üzerindeki baskı için ne söylemek istersiniz?
Boğaziçi Üniversitesi, siyasi iktidar tarafından Ocak 2021'de başlatılan ve beş buçuk yıldır devam etmekte olan bir ele geçirme ve dönüştürme operasyonunun ve buna karşı üniversite bileşenlerinin (akademisyenler, öğrenciler, mezunlar ve çalışanlar) amaçta ortak, yöntemlerde birbirlerinden bağımsız ve çeşitli şekillerde sürdürdükleri bir direniş sürecinin içinden geçiyor. Bu, şimdiye kadar Boğaziçi Üniversitesi tarihinde ve Türkiye'de üniversiteler tarihinde görülmemiş bir direniş. Savunduğumuz değerler; üniversitenin kurumsal özerkliği (Anayasa'da yer aldığı gibi), akademik özgürlükler ve demokratik işleyişler. Bunları, her daim yaptığımız gibi, hem Boğaziçi Üniversitesi için hem de Türkiye'deki tüm üniversiteler için talep ediyoruz.
Direnişin başından bu yana, direnişin görünür ve duyulur olmasını ifade özgürlüğü ve halkın bilme hakkı çerçevesinde çok önemsiyorum. Özellikle de basının özgürce üniversiteye girip de işini yapamadığı bu baskıcı dönemde... Bir belgesel sinemacı ve akademisyen olarak en etkili katkımın, direnişin görüntülerini, sesini ve sözünü herkese duyurmak olabileceğine inandım. Bu amaçla da Ocak 2021'den bu yana çektiğim ya da kampüse girişimin engellendiği zamanlarda başkalarının çektiği fotoğraf ile videoları her gün basın ve sosyal medya yoluyla herkese iletmeye çalıştım. Ayrıca bana konuşma fırsatı veren, mikrofon uzatan, sesimize ses olmaya çalışan herkese de derdimizi, yaşadıklarımızı anlatmaya çalıştım. Bunu tabii sadece ben yapmadım; hepimiz elimizden geldiğince yapmaya çalıştık ve yapmaya devam ediyoruz.
Kayyım yönetimi de arkasındaki iktidar güçlerinin ona bahşettiği gücü kullanarak ve yetkilerini suistimal ederek, direnişi kırmak, sesimizi kısmak, kabul etmeyenleri korkutmak, cezalandırmak ve biat etmeye zorlamak için beş buçuk yıldır elinden gelen her şeyi yaptı. Bu yönetimsel şiddet silsilesi içinde, örneğin protesto eden öğrenciler kolluk marifetiyle işkenceyle gözaltına alındı, tutuklandı, uzun süre yargılandı, yurt dışına çıkış yasağı gibi adli tedbirlerle seyahat özgürlüklerinden mahrum bırakıldı, üniversiteden uzaklaştırıldı, yüksek lisans kabulleri iptal edildi ve kampüse girişleri yasaklandı.
Akademisyenlere de üniversite içinde onlarca soruşturma açıldı. İdari görevlerinden uzaklaştırılanlar, kadro süreleri yenilenmeyenler, atamaları ve yükseltmeleri yapılmayanlar, istifaya ya da emekli olmaya zorlananlar, emekli olup da ders vermeye devam eden ancak ders vermeleri ve kampüse girmeleri engellenenler oldu. En vahimi belki, kısa bir süre önce Tuna Tuğcu hocamızın devlet memurluğundan çıkarılması oldu. Ben ve Tuna Hoca gibi, görevlerine son verilerek Boğaziçi'nden uzaklaştırılan akademisyenler arasında Mohan Ravichandran, Tolga Sütlü, Yıldız Silier, Seda Altuğ ve Volkan Çıdam hocalarımız da var.
Bu bağlamda, baskılar yüzünden erken emekliliğe veya istifaya zorlanan hocalarımızdan da bahsetmek lazım tabii. Yani çok ciddi bir akademik hasar söz konusu burada.
Benim yaşadıklarıma dönersek; Temmuz 2021'de Cumhurbaşkanı tarafından ilk atanan kayyım Melih Bulu'nun görevden alınıp da yardımcısı Naci İnci vekaleten rektör atanır atanmaz ilk yaptığı iş, kadro süremi uzatmayarak 14 yıldır çalıştığım Boğaziçi Üniversitesi'ndeki görevime son vermek ve sonra da kampüse girişimi engellemek oldu. O zaman bir senatör hocamıza ifade ettiği kadarıyla, benim üniversiteye girişimi engellemezse üniversiteyi yönetemezmiş.
Açtığım davada mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı sonucu sekiz ay sonra üniversitedeki görevime döndüm. Ancak Temmuz 2022'de yine aynı şekilde görevime son verildi. Bu sefer de 11 ay sonra ikinci kez mahkeme kararıyla görevime döndüm, ama daha bir ay geçmeden Temmuz 2023'te yine aynı şekilde üçüncü kez görevime son verildi. Maalesef bundan sonra mahkemeler lehime kararlar vermekten vazgeçti.
Şimdi ilk görevden alınmama karşı açtığım dava Danıştay'da. İkinci ve üçüncü görevden alınmalarıma karşı açtığım davalar ise Danıştay'ın aleyhime kararları sonrası Anayasa Mahkemesi’ne intikal etmiş durumda. Sonuçta son beş yıldır Boğaziçi'nde çalışmam, ders vermem ve hatta kampüse özgürce girişim dahi engellenmiş durumda. Yargı bağımsızlığının sürekli ihlal edildiği bu dönemde ben de hak arayışıma devam ediyorum.
Kayyım yönetim tarafından bana ve diğer benzer durumda olan meslektaşlarıma yapılan haksızlık sadece bize yapılmış olmuyor, aynı zamanda öğrencilerimize ve topluma karşı da yapılmış oluyor.
Uğradığınız hak ihlali sırasında karşılaştığınız dayanışma size ne hissettirdi ya da düşündürdü?
2007 yılında beni Boğaziçi'ne akademisyen olarak kabul edenler; Naci İnci, kayyım yönetim ya da arkalarında siyasi iktidar değil, liyakatli meslektaşlarım, seçilmişlerden oluşmuş kurullar, seçilmiş bir bölüm başkanı, seçilmiş bir dekan ve seçilmiş bir rektördü. Görevime son verilmesine de anca onlar karar verebilirdi. Dolayısıyla görevime son verilmesi işlemi benim açımdan yok hükmündeydi. Çünkü liyakat bazlı ve meşru değildi.
Bana yapılan haksızlığın, başta meslektaşlarım olmak üzere tüm direnen bileşenlerimiz tarafından kabul edilmemesi, hissiyat olarak hem güçlü hissettirdi hem de Boğaziçi ve direnişle kurduğum bağlarımın hiçbir zaman kopmayacak şekilde örülmesi anlamına geldi. Bu süreçte sendikam Eğitim Sen'in de yanımda olması ve bana desek vermesi de bana hep güç verdi. Günün birinde, devran dönünce Boğaziçi'ndeki görevime döneceğimi de biliyorum. Çünkü haklıyız. Hiçbir şekilde yapılan bu hukuksuzlukları ve haksızlıkları kabul etmiyoruz; ilkelerimizden ve mücadelemizden de vazgeçmiyoruz.
‘AKADEMİ VE SANAT BARIŞ İÇİN ÜRETMELİ’
Türkiye, yarım asırlık çatışmalı dönemin ardından bir çatışmasızlık sürecinde. Akademinin ve sanatın barışın inşasında işlevleri olabilir mi ve eğer öyleyse, nasıl sorumluluklar düşüyor bu iki alana?
Çatışmasızlık, tabii ki kalıcı barışa giden demokratik bir dönüşümün çok önemli bir adımı. Ancak bu süreçte yapılması gereken çok şey var. Akademinin ve sanatın da kalıcı barışın inşasında çok önemli sorumlulukları ve yeri olduğunu düşünüyorum.
Üniversiteler, akademisyenler ve sanatçılar, ürettikleri ve söyledikleriyle toplumdaki kör noktaları aydınlatmak, zor konuları tartışmaya açmak, ön yargıları kırmak, tabuları yıkmak, yeni yollar açmak, yeni bakışlar ve fikirler üretip bunları ifade etmek, barışın inşasına katkıda bulunmak ve toplumu daha iyiye ve ileriye taşımak gibi önemli bir işleve sahip. Bu işlevin yerine getirilebilmesi için akademik özgürlüklerin ve ifade özgürlüğünün önünde hiçbir engel olmaması gerekiyor. Aksi takdirde bu önemli katkı sekteye uğruyor.
Malum, Türkiye'de tarihsel olarak bunun çokça örneğini yaşadık ve yaşamaktayız. İçinde bulunduğumuz siyasi ve toplumsal bataklık ile çözümsüzlük de bunun bir sonucu. Barış Akademisyenlerinin başına gelenler ile üniversitelerimizin durumu ve sanat alanındaki baskılar, kısıtlamalar, sansür, yargı yollu uygulanan şiddet ve cezaevlerindeki siyasi tutukluların (siyasetçiler, hak savunucuları, gazeteciler) durumu ortada. Akademisyen ve sanatçı özgürce kendini ifade edip de barışın nasıl inşa edilebileceğini konuşamaz, tartışamaz, bunun olası yollarını sergileyemezse nasıl ilerleyecek bu süreç? Demokrasi, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, hak ve özgürlüklerin korunması olmadan barışa giden yolda ilerlemek mümkün mü?
Ön yargıları kırmaktan söz ettiniz. Sinema, insanların birbirine dair ön yargılarını kırabilecek bir araç olabilir mi? Bunun örneklerini gördünüz mü?
Kesinlikle olabilir. Sinema, tarihinin başından beri bir grup insanın bir araya gelerek, bir sinema salonunda olduğu gibi, kolektif olarak aynı mekan ve zaman içinde aynı şeyi izleyip, birlikte görebilmesi için bir alan açmıştır. Birbirimizin deneyimlerini, hikayelerini duymamız, hissetmemiz ve empati kurmamız için müthiş fırsatlar sunmuştur. Evrensel değerlerin ve ortak hislerin görünür, hissedilir, paylaşılır ve özgürce tartışılabilir olmasını sağlamıştır. Sinema, tam da barış inşa süreci için gereken ve kullanabileceğimiz sanatsal ifade alanlarından ve önemli araçlardan biri yani.
Bugünkü süreçle bağlantısını kurmak gerekirse, sanat ve yüzleşme ilişkisini nasıl anlamalıyız?
Sanat ve yüzleşme ilişkisi hem genel olarak sanata hem de özel olarak sinemaya ve özellikle de belgesel sinemaya içkin bir ilişki. Sinemanın; görünmeyeni görünür kılmak, duyulmayanı duyulur yapmak, baskılananı açığa çıkarmak, tarihsel gerçeklere ve yaşananlara ayna tutmak, bellek oluşturmak ve belleğe sahip çıkmak gibi işlevleri olabiliyor.
Türkiye'de ana meselesi yüzleşme olan bir sürü belgesel film aklıma geliyor. Çayan Demirel'in 'Dersim 38' ve '5Nolu Cezaevi', Berke Baş'ın ‘Nahide'nin Türküsü’ ve 'Dargeçit', Nejla Demirci'nin 'Kanun Hükmü' belgeselleri ilk aklıma gelen örnekler. Bugünkü süreçte de birbirimizi anlamak ve gerçeklerle yüzleşmek çok önemli bir yere sahip. Bize dayatılan ve bizi körleştiren anlatıları sürekli tekrarlamak ve yaşatmak yerine, yüzümüzü gerçeklere dönmek ve bu coğrafyada neler yaşandığını öğrenmek ve bunları özgürce konuşabilmek gerekiyor.
‘AKTİF DAYANIŞMA GEREKİYOR’
İfade özgürlüğü alanındaki baskıları yakından yaşadınız ve gözlemlediniz. Bu baskı, sanat üretimini nasıl etkiliyor?
Zaten oldukça zor ve meşakkatli olan yaratıcı üretim süreçleri daha da zorlaşıyor. Kendini özgürce ifade etmeye çalışan sanatçılara verilen her türlü destek azalıyor, sanatın üretildiği ve insanlara ulaşabildiği alanlar gittikçe daralıyor, sanat üretimi sekteye uğruyor. Baskılar, sanatçıları yoruyor, bıktırıyor; zaman ve enerjilerini çalıyor. Özgürce yaratıcı sular içinde yüzecekken, en temel haklarını savunmak için mücadele verirken buluyorlar kendilerini. Bazen de çöp bir gazetenin manşetinde ya da sosyal medyada bir karalama kampanyasının hedefi, kimi zaman bir mahkeme salonunda, hatta cezaevinde bir hücrede...
Bu yüzden bazı sanatçıların -bazı akademisyenler gibi- Türkiye dışında bir hayat kurma çabası içine girdiğini de görüyoruz. Her şeye rağmen burada kalıp farklı şekilde mücadele etmeye devam eden ve direnen sanatçıların varlığı da çok önemli.
Baskının ve sansürün neticesinde otosansür de yaygınlaşıyor mu?
Otosansür kesinlikle yaygınlaşıyor. Bu da tabii ki beni endişelendiriyor. Çünkü sanata ve akademiye sızan bir zehir bu. Tabii korku çok insani ve temel bir duygu. Bu korkunun karşısında yapılabilecek şey, insanları güçlendirmek. Bu nasıl olabilir? En basitinden, özgür ifade alanları yaratmak, ifade özgürlüğüne hep beraber sahip çıkmak ve baskı altında olanlarla, tehdit altında olan ya da bedel ödetilmek istenenlerle aktif dayanışma içinde olmak gerekiyor.
‘GENÇLER VE HAYAL GÜCÜ ÖN PLANDA OLMALI’
Memleket meseleleri açısından bugünün gençleri için gözlemleriniz neler?
Bugünün gençleri maalesef çatışmalar ve siyasi rejimin türlü baskıları altında büyüdü ve büyüyor. Belki de başka bir dünyanın mümkün olduğunu ve olabileceğini hayal edebilmeleri güç olabilir. Sanatın ise tam da belleği taze tutarak hem geçmişte hem de gelecekte başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermesi ve geçmişte verilen mücadelelerden güç alınması için fırsatlar sunan bir potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum.
Bir yandan da bu internet çağında büyüyen gençlerin dünyayla daha bağlantılı ve farkında halleri, onları sınırlandırmaya, özgürlüklerini kısıtlamaya, haklarını çiğnemeye yeltenenlere karşı itaatkar olmamalarını sağlıyor. Kısacası, otoriter ve baskıcı siyasi iktidarların ya da her türlü cinsiyetçi, erkek egemen, homofobik ve benzeri baskının karşısında isyan bayrağını kaldırdıklarını görüyoruz. Yani onlara takılmak istenen prangalar onlara çok dar geliyor; bir işe yaramıyor. Bunu çok umut verici buluyorum.
Geleceğin belirlenmeye çalışıldığı süreçlere gençlerin dahil edilmesi, sorumluluk alması ve katkı sunmasının elzem olduğunu düşünüyorum. Hayal gücünün ve gençlerin ön planda olması gerekiyor.
Barışın konuşulduğu bir dönemde ifade özgürlüğü alanında nasıl adımların atılması gerekir?
Çok basit, yargı bağımsızlığının ve hukuk devleti ilkelerinin eksiksiz uygulanarak, ifade özgürlüğünü de içine alan tüm özgürlüklerin önündeki engellerin kalkması gerekir ki özgürce her şeyi, farklı açılardan tartışabilelim. Bu sağlandıktan sonra gerisi gelecektir diye düşünüyorum. Şu anda tamamen takılmış kalmış durumdayız, su bir türlü akmıyor...
‘KALICI BARIŞ, SANAT VE KÜLTÜR ALANINI YEŞERTİR’
Türkiye gerçekten kalıcı bir barış sürecine girebilirse, bunun sinemaya ve kültür hayatına ilk yansımaları neler olur?
Çok sevdim bu soruyu. Çünkü somut olarak bir gelecek hayali kurmak için bir fırsat. Gerçekten kalıcı bir barış sürecine girilmesi, aynı zamanda temel hak ve özgürlüklerin önündeki tüm engellerin kalkması demek. Çünkü bunlar birbirinden ayrılabilecek süreçler değil.
Mesela bunun ilk yansımalarını düşünürsem, belki şöyle bir güne uyanmak mümkün olabilir: Sinema ve kültür hayatının üzerindeki tüm sansürlerin kalktığı, artık sinemacıların ve filmlerinin yargılanmadığı, “yasaklı” belgesellerin artık yasaklı olmadığı ve özgürce gösterilebildiği, sanat ve kültür alanında kendilerini ifade edenlerin, ‘Aman şunu söylersem başıma bir iş açılır’ diye düşünmeden özgürce kendini ifade edebildiği, kısacası sanat ve kültür alanının tüm çeşitliliğiyle tekrar yeşermeye başladığı bir gün.
‘ELİMİZİ TAŞIN ALTINA KOYMALIYIZ’
Sanatçılar ve akademisyenler bu dönemde barışın toplumsallaşmasına katkı sunan aktif özneler olabilir mi?
Kesinlikle olabilirler ve olmalılar. Çünkü sanatçı ve akademisyenler, tanımları gereği ifade eden, sesini çıkaranlardır. Tüm karalamalara, itibarsızlaştırma çabalarına ve tüm baskılara rağmen toplumda öncü durumundadır. Bu ayrıcalıklı konum, aynı zamanda aktif olarak barışın dilini kurmak ve bununla beraber çeşitli ifade biçimlerini geliştirmek gibi bir sorumluluk da yüklüyor.
Kısacası bu süreç sadece siyasetçilere bırakılabilecek bir süreç değil. Akademisyenlerin ve sanatçıların da ellerini taşın altına koyarak aktif özneler olarak bu sürece katkı sunmaları gerekiyor. Bunun için de dediğim gibi, baskıların ve korku ortamının acilen ortadan kalkması ve siyasi yargı kararlarının düzeltilmesi ve ifade özgürlüğünün gerçek anlamda korunması gerekiyor.
Çok teşekkür ediyorum. Bana düşünme, ifade etme ve paylaşma fırsatını verdiğiniz için. Barış herkese iyi gelecek.