KCK Yürütme Konseyi Üyesi Xebat Andok, ANF’ye verdiği röportajda, 11 Temmuz 2025’te Silêmanî’deki Şikefta Casenê’de KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat öncülüğündeki 30 kişilik Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun silahlarını imha etmesini, Kürt Özgürlük Hareketi açısından stratejik değişimin sembolü olarak değerlendirdi.
Önder Apo’nun 27 Şubat 2025 tarihli çağrısı ve PKK’nin 12. Kongresi’nde alınan fesih ile silahlı mücadeleyi sonlandırma kararlarının ardından atılan bu adımın, mücadelenin demokratik siyaset zemininde sürdürülmesi iradesini ortaya koyduğunu belirten Andok, buna karşılık Türk devletinin aradan geçen bir yılda Meclis’te komisyon kurmak dışında somut bir adım atmadığını söyledi. Hareketin Bakûr ve Türkiye’deki güçlerini geri çekmesi dahil birçok adımla çözüm iradesini gösterdiğini ifade eden Andok, sürecin tek taraflı dayatmalarla değil, karşılıklı adımlar, müzakere, yasal güvence ve Önder Apo’nun özgür çalışma koşullarının sağlanmasıyla ilerleyebileceğini vurguladı.
11 Temmuz 2025 yılında KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat öncülüğünde 30 kişilik Barış ve Demokratik Toplum Grubu silahlarını imha etti. Besê Hozat o gün yaptığı konuşmada, ‘Silahları yaktık, şimdi top karşı tarafta’ demişti. Silah yakma sürecinin üzerinden tam 1 yıl geçti ancak karşı tarafın yani devletin somut bir adım atmadığını görüyoruz. Devlet neden adım atmıyor?
11 Temmuz 2025 yılındaki silah yakma töreninin mücadele tarihimizde çok önemli bir rolü var. Böyle benzer süreçler çok azdır. Çünkü doğrudan strateji değişimiyle alakalıdır. Amacımız varlık sorununu, Kürt halkının özgürlük sorununu çözmekti. Hareketimizin çıkış yaptığı süreçte o dönem konjonktüre göre, Türk devletinin durumuna göre ulusal kurtuluş savaşı esas alınmıştı. Yöntemi de gerilla savaşıydı. Bu yol ve yöntemlerle amacımıza ulaşmak istiyorduk. Fakat zamanla değişim dönüşümler gerçekleşti ve bunun sonucunda da stratejimizi değiştirdik, 11 Temmuz 2025 yılında gerçekleşen silah yakma de stratejik değişimin sembolik eylemiydi. Şüphesiz bu eylem öyle aniden ortaya çıkmadı. Rêber Apo’nun 27 Şubat 2025 yılında yaptığı çağrıyla oldu.
Çağrının ardından 27 Mayıs 2025 yılında PKK’nin 12. Kongresi gerçekleştirildi, kongrede önemli kararlar alında ve bu kongrede alınan kararlar sonucu PKK kendisini feshetti, stratejisini değiştirdi, demokratik siyaset stratejini esas aldı. Yine Temmuz ayında Önderliğimiz silahlara ilişkin bir çağrı yaptı. Bizler de 27 Şubat çağrısını, PKK kongresinde alınan kararları ve Rêber Apo’nun çağrılarını esas alarak 11 Temmuz 2025 yılında silah yakma töreni gerçekleştirdik. Bu eylemle değişim-dönüşüm stratejisinde ne kadar iddialı ve ısrarlı olduğumuzu ortaya koyduk. Stratejik bir karar aldık ve bundan sonra demokratik siyaset yoluyla mücadelemizi yürütmek, sorunlarımızı, Kürt halkının özgürlük sorununu çözmek istiyoruz dedik. Böyle bir irade ortaya koyduk. Bu yüzden mücadele tarihimizde 11 Temmuz silah yakma töreni tarihi bir eylemdir.
TÜRK DEVLETİ MECLİSTE KOMİSYON KURMA DIŞINDA HİÇBİR ADIM ATMADI
Şüphesiz bu eylemle de sınırlı kalmadık. Bilindiği gibi 2025 yılının sonbahar ayında yine tarihi bir karar vererek Bakûr ve Türkiye’deki güçlerimizi geri çektik, bunu da bir açıklamayla tüm kamuoyuyla paylaştık. Yine süreci olumsuz etkilememesi için Bakûr ve Başûr sınırlarında çatışmaların çıkmasına sebep olacak bazı mevzilerimizden çekilerek farklı alanlara gittik. Bütün bunları ele aldığımızda Türkiye’de Kürt sorununun ve demokrasi sorunlarının çözülmesi için adım atılması için hareket olarak üzerimize düşen her şeyi yaptık. Türk devletinin değişim dönüşüm gerçekleştirmemek için, Kürt sorununu çözmemek için kendisine yarattığı tüm bahaneleri elinden alındı. Silah yakma eylemiyle şu da ortaya çıktı; bilindiği gibi çok yoğun bir özel savaş yürütülüyordu, hükümete, devlete bağlı medya hareketimizin Rêber Apo’nun çağrısını esas alacak mı, almayacak mı, hareket üzerinde etkisi var mı, yok mu şeklinde çok fazla kara propaganda yapıyordu.
Bu eylemle bir kez daha Rêber Apo’nun baş müzakereci olduğu ortaya koyduk. Rêber Apo zaten attığı adımları hareketle birlikte tasarlıyor, halka olan güvenini zaten dile getiriyor, halk da Önder Apo’ya çok güveniyor. Çünkü birliyor ki Rêber Apo her şeyi Kürt halkının özgürlük sorunlarını çözmek için yapıyor. Hem Rêber Apo’nun, hareketin ve halkın birlik olduğu bir kez daha netleşti, hem de özel savaş hamleleri boşa düştü. Silah yakma eylemi birçok oyunu boşa çıkardı ve ortada devletin bahaneleri kalmadı. Şüphesiz o dönemden günümüze kadar sürecin ilerlemesi için yapmamız gereken her şeyi yaptık, peki buna karşı Türk devleti ne yaptı, hangi değişimleri gerçekleştirdi? 11 Temmuz eyleminden sonra mecliste bir komisyon kuruldu, ırkçı bir, iki parti dışında tüm partiler katıldı, herkes önerilerini, değerlendirmelerini yaptı. Bu tartışmaların sonucunda bir rapor hazırlandı ve 3 kişi İmralı’ya giderek Önderliğimizi gördü. O günden bugüne kadar herkes de bunu dile getiriyor; Türk devleti bunun dışında hiçbir adım atmadı.
O günlerde hem Erdoğan ve AKP’li yetkililer, hem de Meclis Başkanı Kurtulmuş ve MHP lideri Devlet Bahçeli bu adımı takdir etmişti. Hatta Bahçeli bu grubun Türkiye’ye gitmiş olması gerektiğini vurgulamıştı. Ancak bunu sağlayacak yasaların da çıkmadığını görüyoruz. Gerekli yasaların çıkması neden bu kadar zaman aldı? Hükümetin farklı hesapları, ajandası mı var?
Sadece 11 Temmuz eylemi değil daha sonra atılan adımları da olumlu ele aldılar. Bu temelde de farklı, farklı açıklamalar, süreci yürüteceğiz vb. konuşmalar yaptılar. Sizin de belirttiğiniz gibi açıklama yapanlardan biri devlet Bahçeli idi, kendisini sürecin sahibi olarak görüyor. Diğerleri de biri kanunların çıkarılacağı meclisin başkanıydı, biri de hem Türkiye Cumhurbaşkanı, hem de AKP genel başkanı. Bu açıdan sonuç olarak rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Önlerinde duran, onları engelleyen kimse yoktur. Madem bu süreci sonuçlandırmak istiyorlar, madem sorunu çözmek istiyorlar; aslında bütün imkânlar onların elindeydi. Ancak sonuçta görüyoruz ki hâlâ hiçbir adım atılmış değil. Adım atılabilmesi için öncelikle istekli olmaları gerekir. Gerçekten bunlar sorunu ne kadar çözmek istiyorlar? Ne kadar adım atmak istiyorlar? Bu meseleyi tartışan herkesin Türk devletinin isteği konusunda çok büyük şüpheleri ve tereddütleri var. Çünkü mesele sadece hükümet meselesi değildir. İfade ettiğim gibi onlar da diyorlar ki; ‘Biz devlet olarak bu süreci yürütmek, sahiplenmek istiyoruz.’ Fakat adım atmak için gereken isteğin ne kadar olduğunu görmek mümkün değil. Çünkü ortada bir isteksizlik görülüyor.
Bunun dışında irade gerekir. Bir isteğin olsa bile, o isteğini pratiğe dökebilmen, o isteğe göre hareket edebilmen için irade gerekir. İrade meselesine gelince; zaten kendilerini dünyanın en iradeli insanları olarak görenler, ‘bizim irade sorunumuz yok’ gibi şeyler söylüyorlar. O zaman mesele bir irade sorunu değildir; esas sorun bir istek sorunudur. Çok açık biçimde başlangıçtaki o isteğin mevcut durumda onlarda olmadığı görülüyor. İstek olmayınca da doğal olarak eylem de gerçekleşmez. Zaten şu an eylemsizlikten söz ediyoruz; yani sorunun çözümü için herhangi bir faaliyet yok, herhangi bir adım atılmış değil. Demek ki görünen o ki insanın biraz da Türk devletinin isteğinin ne kadar var olup olmadığı üzerinde durması gerekiyor. Peki neden böyle? Görünen o ki Türk devleti biraz konjonktürü hesaba katıyor. Bu süreci başlattığında da zaten Erdoğan ve Bahçeli’nin birlikte istişare ettiği, bunun bir devlet projesi olarak ortaya konduğu söylendi. Demek ki Türk devleti o dönemin konjonktürünü kendisi açısından bir tehdit olarak gördü ve buna göre bazı adımlar attı, bazı çağrılar yaptı. Önderliğimiz de bu çağrılara cevap verdi.
Ama görünen o ki artık o konjonktürü eskisi gibi değerlendirmiyorlar. Üçüncü Dünya Savaşı’nın mevcut durumda Türk devleti açısından eskisi gibi tehditler barındırmadığını düşünüyorlar. Eğer böyleyse gerçekten bu çok yanlış bir okumadır, bunu ifade etmek mümkündür. Üçüncü Dünya Savaşı bazen sıcak, bazen soğuk hâle gelen bir savaştır. Zaten onlarca yıldır devam eden bir savaştır. Kendi amaçlarına ulaşana kadar da devam edecektir. Kimse bundan şüphe etmemelidir. Bu savaşın en temel amacı nedir? En azından bizim bölgemiz açısından söyleyecek olursak, İsrail hegemonyasını kurmaktır. Bugün sözde Trump ile Netanyahu arasında bazı sorunlar varmış gibi gösteriliyor ve benzeri şeyler söyleniyor. Bunlar kişiler arasındaki sorunlardır. Bunların yaşanması ayrı bir konudur. Ama esas olarak ne kadar sorun olduğu ya da olmadığı başka bir meseledir. Esas strateji, büyük Ortadoğu projesi çerçevesinde İsrail hegemonyasını Ortadoğu’da kapitalist modernite adına inşa etmektir. Bölgesel savaşın temel amacı budur.
BÖLGE HENÜZ İSTİKRARA KAVUŞMUŞ DEĞİL
Geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki bu plan adım adım ilerliyorlar. 2024 konjonktürünün bugünkü durumumuza göre, şu anda 2026 yılındayız, çok fazla değişmediğini söyleyebiliriz. Biraz daha yakından bakılırsa aslında 2024’ten 2026’ya kadar İsrail hegemonyasının inşası çerçevesinde daha temel bazı adımların atıldığını görmek mümkündür. İsrail, mevcut durumda Arap dünyasıyla olan sorununu belli bir düzeye kadar çözmektedir. Yani İbrahim Anlaşması, İsrail hegemonyasının inşasının anlaşmasıdır. İsrail bunu dünyadaki hegemonik güçler adına, kapitalist modernite sistemi adına hayata geçirecektir. Bu nedenle her biçimde İsrail’i destekliyorlar. Eleştiriyorlar, üzerinde baskı oluşturuyorlar gibi görünen bütün bu şeyler, aslında dünya kamuoyu önünde kendi kötü görüntülerini gizlemek içindir. Esas amaç bizim söylediğimiz şeydir.
Bunun Suriye üzerindeki etkisi nasıl oldu? Örneğin Filistin üzerindeki etkisi nasıl oldu? Lübnan üzerindeki etkisi nedir? Körfez güçleri üzerindeki etkisi nedir? Irak üzerindeki etkisi nedir? İran üzerindeki etkisi nedir? Bu coğrafya henüz hiçbir şekilde tam olarak oturmuş değildir. Türk devleti o dönemde şöyle hesap yaptı; Suriye’de etkisinin zayıf olduğunu, orada Kürtlerin güçlü olduğunu, Suriye’nin de İsrail’e yakın bir konumda bulunduğunu bu yüzden İsrail projelerinin başarıya ulaşabileceğini düşündü. Suriye’yi de esas olarak Kürtlerden kaynaklanan bir tehdit olarak değerlendirdi ve bu adımları bu şekilde attı. Ama Suriye’nin ne kadar istikrara kavuştuğu tartışmalı bir konudur. Şam’da her gün bombaların patlaması buna örnektir. Bundan sonra ne olacağı hâlâ belli değildir. Irak ise oturmuş bir devlet değildir. Dikkat edelim; hükümetler değişip geliyor, seçimler yapılıyor ama hâlâ bir hükümet oluşmuş değil. Yani Irak’ın nereye gideceğini hiç kimse bilmiyor. Nasıl bir egemenlik ortaya çıkacak? Irak’ı ne yapacaklar? Bu da ayrı bir örnektir.
İran’a bakalım; şimdi yeniden savaş başladı örneğin. Bütün bunlar ne anlama geliyor? Bunların hepsi İsrail hegemonyasının inşası çerçevesindedir. Gündemde olan İbrahim Anlaşması çerçevesindedir. Ve Türkiye açısından en önemli şeyi söylemek gerekirse; Türkiye nasıl olacak acaba? Bu Üçüncü Dünya Savaşı Türk devletini nasıl etkileyecek? Türk devleti bugünkü hâliyle mi kalacak, yoksa kendi kendisini tanımladığı gibi, kendisini övdüğü gibi, sadece bölgesel bir güç değil, giderek kendisini küresel bir güç olarak gösterdiği biçimde gerçekten böyle midir? Herkes bunun böyle olmadığını biliyor. Türk devleti bu bölgede ya bizim bahsettiğimiz bu projeyle birlikte bir savaşın içerisine girecek ya da boyun eğmek zorunda kalacaktır. Eğer bölgesel hegemonya iddiası varsa, yani savaş da bunun içinde olacaksa, bütün bunlar Türk devletinin önüne gelecektir. Bu yüzden bölge henüz istikrara kavuşmuş değildir. 2024 konjonktürü geride kalmış değildir. Üçüncü Dünya Savaşı’nın şartları hâlâ yürürlüktedir.
KÜRT DAVASININ YENİLGİYLE SONUÇLANMASI ARTIK MÜMKÜN DEĞİL
Türk devleti açısından temel ve çeşitli tehditler bulunmaktadır. Eğer Türk devleti Barış ve Demokratik Toplum sürecinde bu kadar isteksiz davranır, adım atmazsa; bunun temelinde bir konjonktür okuması varsa, bu tarihsel bir yanılgıdır. İnsan bunu rahatlıkla söyleyebilir. İkinci olarak da şöyle görünüyor; Türk devleti içerisinde bazı kesimler kendilerini bu şekilde değerlendiriyorlar. Yani şöyle düşünüyorlar, diyorlar ki; Kürt sorunu konusunda, özgürlük hareketi konusunda biz biraz başarı elde ettik, biraz üstünlük sağladık. Zaten çeşitli silahlarımız da ve benzeri şeyler var. Biz neden barışalım? Eğer düşünce bu yönde olursa, elbette adım atmazlar, isteksiz davranırlar. Türk devletinin bu isteksizliğinin temelinde böyle bir zihniyet varsa, bu da tarihsel bir yanılgıdır. Çünkü artık Kürt halkı vardır. Kürt halkı artık varlığını kanıtlamıştır. Kürt halkının bir davası vardır, Kürt halkının bir bilinci vardır. Kürt aklı giderek Önder Apo’nun şahsında kendisini daha fazla ortaya koymaktadır. Bu artık kökleşmiştir; kök salmış, toprağa tutunmuştur. Bu nedenle artık Kürt davasının ortadan kaldırılması kesinlikle mümkün değildir. Hiçbir şekilde mümkün değildir. bu yüzden ‘madem biz başarılıyız, o zaman neden şimdi adım atalım?’ yaklaşımı da aslında kısa vadeli bir yanılgıdır; bunu böyle ifade etmek mümkündür.
Onların isteksizliğinin altında muhtemelen şu da vardır; süreci uzatmak ve süreci uzatarak özgürlük hareketini yıpratmak, bekleyiş içerisinde bırakmak. Bu de oldukça ucuz bir hesaptır. Çünkü özgürlük hareketi geçmiş süreçlerden yeterince sonuç çıkarmıştır, yeterince deneyimlidir. Kiminle mücadele ettiğini bilmektedir. Okumaktadır, değerlendirmektedir. Bu oyunlar nedir? Bu duruş ne anlama geliyor? Çünkü biz tarihsel bir sorunla uğraşıyoruz. Biz kendimizi çözümleyici bir güç olarak görüyoruz. Tarih bize böyle bir rol ve misyon yüklemiştir. Halkımız da bizi bu şekilde görüyor. Biz de sorumluluk ruhuyla, bilgi ve bilinçle bu gelişmeleri değerlendiriyoruz. İktidar, eğer süreci uzatmaya çalışırsak, bunun hareket üzerinde, kadrolar üzerinde, halk üzerinde etkileri olacaktır ve çeşitli biçimlerde yayılacaktır. Eğer böyle bir bakış açısı, böyle bir düşünce varsa ve sürecin isteksiz yürütülmesinde bunun da bir rolü bulunuyorsa, Türk devletinin bu zihniyetten vazgeçmesi gerekir. Gerçekten de bu ucuz bir yöntemdir. Bu nedenle bu tür şeylerin tercih edilmemesi gerekir. Mevcut durumda genel olarak toparlarsak; Görünen o ki bir isteksizlik vardır.
Örneğin bir beklenti oluşturup insanları bekleme hâlinde bırakma durumu vardır. Zaman içerisinde uzatma durumu vardır. Ama herkesin söylediği gibi, süreç ne kadar uzarsa, Türk devletinin sözde çok korktuğu tehditler de giderek daha büyük hâle gelir ve bu durum Türk devleti açısından daha büyük sorunları beraberinde getirir. Bu nedenle bu yöntemlerden vazgeçilmesi gerekir. Eğer gerçekten Üçüncü Dünya Savaşı içerisinde daha büyük tehlikelerle karşı karşıya kalmak istemiyorsa, Türk devletinin kendi iç demokrasisi konusunda adım atması gerekir. İç demokrasiyi kurmanın yolu ise Kürt halkını kabul etmekten, Kürt halkının haklarını kabul etmekten ve Kürt sorununu çözmek için kendisini açmaktan geçer. Bu sorunun çözülmesi için kendisini açması gerekir. Mevcut durumda kendisini çok fazla kapatmış, çok fazla sıkıştırmış. Her şeye çok dar bir perspektiften bakıyor ve büyük bir yanılgının içinde bulunuyor.
Devlet cephesinden somut bir gelişme yaşanmadı ve bu adımların sizin tarafınızdan da devamı gelmedi. Bunu deklare de ettiniz. Bu sürecin nasıl ilerlemesini ön görüyordunuz? Karşılık ilkesi mi, fermuar yöntemi mi, doğru olan mekanizma, yöntem nedir?
Elbette bu süreç Önder Apo tarafından yürütülmektedir, Kürt halkı adına, özgürlük hareketi adına. Önderliğimizin yürüttüğü görüşmeler doğrultusunda esas olan, tarafların karşılıklı adımlar atmasıdır. Yani karşılıklılık olmalıdır; ancak bu şekilde ilerleme sağlanabilir. Başka türlü zaten mümkün değildir. Çünkü sorun tek taraflı bir sorun değildir. Sorunun bir kaynağı vardır ve bu sorunun doğurduğu sonuçlar vardır. Bir halk kendi varlığını ve kimliğini talep etmektedir; buna karşılık bu hakları kabul etmeyen bir güç vardır ve arada savaş yaşanmaktadır. Kısacası ortaya karmaşık bir durum çıkmıştır. Bunun çözümü için kuşkusuz her iki tarafın müzakere etmesi ve müzakerelerin sonucunda karşılıklı adımlar atılması gerekir. Biz bugüne kadar da defalarca ifade ettiğimiz gibi birçok adım attık; ancak Türk devleti tarafından çok az adım atıldı. Yani karşılıklılık sağlanmadı. Oysa yapılan görüşmelerin ve müzakerelerin gereği karşılıklı adımların atılmasıdır. Mevcut durumda böyle bir şey yoktur.
Nitekim Devlet Bahçeli de "Bu işler tek ayakla olmaz, kuş tek kanatla uçamaz." demişti. Bu örneklerin tamamı sizin de ifade ettiğiniz durumu anlatmaktadır. Eğer süreci bir kuşa benzetirsek; biz bir kanatsak ve Türk devleti de diğer kanatsa, bugün kuş yalnızca tek kanatla kalmıştır. Çünkü süreç sadece bizim niyetimiz, talebimiz, irademiz ve attığımız adımlarla yürümektedir. Türk devleti tarafındaki diğer kanat ise oluşturulmamış, bu sürecin gerektirdiği adımlar atılmamıştır. Bu nedenle sizin de belirttiğiniz gibi kuş uçamamaktadır. Bunun anlamı da sürecin ilerlemediğidir. Nitekim bugün herkesin de tespit ettiği gibi süreç fiilen durmuş, donmuş durumdadır. Türk devleti ne süreci tamamen bitiriyor ne de tamamen vazgeçiyor; fakat sürecin gereklerine göre de hareket etmiyor. Çünkü genel sürecin, Ortadoğu'daki gelişmelerin ve genel konjonktürün nasıl şekilleneceğini hesaplıyor. Süreci uzatmasının harekete nasıl etki edeceğini, yürüttüğü özel savaşın sonuçlarının ne olacağını değerlendiriyor. Kendi hesaplarını yaptığı için de kuşu tek kanatla bırakmış durumdadır.
PKK’nin 12. Kongresinde 3 temel karar aldınız, fesih, silahlı mücadeleyi sonlandırma kararlarının yanı sıra uygulamanın bizzat Önder Apo tarafından hayata geçirileceğini de üçüncü bir karar olarak açıkladınız. Ancak Önder Apo’nun koşullarında hala bir düzeltilme yapılmamış olması ne anlama geliyor?
Mevcut durumda zaten tecrit devam ediyor. Yaklaşık iki aydır Önder Apo ile görüşme dahi yapılamıyor. Biz ise bütün tutumumuzu açık bir şekilde ortaya koyuyoruz. Kongremizi gerçekleştirdik, aldığımız kararların hangi temele dayandığını ve hangi kararları aldığımızı kamuoyuyla paylaştık. Bu kararların en temel olanlarından biri, baş müzakerecinin Önder Apo olduğu ve Önder Apo dışında hiç kimsenin bu süreci yürütemeyeceği yönündeydi. Bu süreci başarıyla yürütebilecek kişi Önder Apo'dur. Bu bizim kararımızdır; halkımızın kararıdır ve mücadelemizin taleplerine de uygundur. Çünkü hareketimiz Apocu bir harekettir; hareketimizin temelinde Önder Apo vardır. Her konuda belirleyici olan Önder Apo'dur. Kürt sorununun çözümünü hedefleyen bu süreçte de Önder Apo'nun rolü belirleyicidir. Biz de buna göre hareket ediyoruz. Pratikte de Önder Apo dışında hiç kimse bu süreci yönetemez. Bunu defalarca kamuoyuna açıkladık. Bu yalnızca propaganda değildir; bir gerçektir.
Merak eden herkes hareketimizin yapısını inceleyebilir ve görecektir ki Önder Apo dışında hiç kimse bu süreci başarıyla yürütemez. Bu bizim kararımızdır, kongremizin kararıdır. Sonuna kadar bu kararlara bağlıyız ve bunları esas alıyoruz. Halkımız da bunu esas almaktadır. Aslında Türk devleti de bunu biliyor. Zaten bunu bildiği için Önder Apo'ya yönelik girişimlerde bulundu. Türk halkı nezdinde, özgürlük hareketi içinde ve Kürt ile Kürdistan davasında Önder Apo'nun ne ifade ettiğini çok iyi biliyorlar. Bazıları zaman, zaman özel savaş kapsamında "Acaba Önder Apo'nun etkisi kalmadı mı?" gibi söylemler ortaya atıyorlar. Oysa kendileri de bunun doğru olmadığını biliyor; bunlar yalnızca psikolojik savaşın bir parçasıdır. Kuşkusuz Önder Apo gerekli gördüğünde, kendi örgütüyle ve çeşitli yöntemlerle gerekli adımları atar. Bu konuda tam bir birlik vardır. Ancak bugün söylediğimiz gibi, Önder Apo'nun bu süreci başarıyla yürütebilmesi için çalışma koşullarının uygun hale getirilmesi gerekir. Oysa halen tecrit devam etmektedir.
Bir yandan Önder Apo'dan yüz yıllık bir sorunu çözmesi bekleniyor, ona bu kadar belirleyici bir sorumluluk yükleniyor; diğer yandan da bu rolünü yerine getirebilmesi için gerekli hiçbir imkân sağlanmıyor. Tecrit altında olan bir kişi nasıl çalışabilir? Dolayısıyla Türk devletinin mevcut tutumu mantıklı değildir. Eğer gerçekten bu sorunun çözülmesi isteniyorsa tecrit derhal kaldırılmalıdır. Türk devletinin birçok sorunu, çıkmazı ve projesi vardır. Bu sorunlardan kurtulmak istiyorsa Kürt sorununu çözmesi gerekir. Bu sürecin ilerleyebilmesi için de Önderliğimizin çalışabilmesi şarttır. Bunun için de Önder Apo'nun çalışma ve yaşam koşullarının uygun hale getirilmesi gerekir. Şu anda böyle bir durum yoktur. Kendi örgütüyle dahi yeterli temas kuramamaktadır. Yalnızca çalışma koşullarının iyileştirilmesi değil, Önder Apo'nun fiziki özgürlüğü de bu sürecin temel şartlarından biridir. Önder Apo neden tarih sahnesine çıktı, neden bu süreci yürüttü? Çünkü ortada çözülmemiş bir Kürt sorunu var. Eğer bugün bu sorunun çözüleceği, Kürtlerle Türkler arasındaki tarihsel ilişkinin güçlendirileceği, Kürtlerin artık bir tehdit olarak görülmeyeceği ve kendilerini bu ülkenin ve devletin bir parçası olarak hissedeceği söyleniyorsa, o zaman Kürt halkının lideri de özgür olmalı, halkının içinde bulunmalıdır.
Sorun gerçekten çözülecekse Önderliğimize yönelik yaklaşım da değişmelidir. Bu nedenle Önder Apo'nun fiziki özgürlüğüne kavuşması gerekir. Biz bu sürecin doğal gereğinin bu olduğunu düşünüyoruz. Kürt halkı da bunu istiyor; biz de hareket olarak bunun için mücadele ediyoruz.
11 Temmuz 2025 yılında attığınız adımın yıldönümünde kök yasa, çerçeve yasa tartışmaları yoğunlaşmış durumda. Cumhurbaşkanı Erdoğan süreç konusunda bir yasa üzerinde çalıştıklarını söyledi, yasanın meclise geleceğini belirtti. Ancak açıklamalara, kulislere ve medyaya yansıyan boyutlarına yönelik Kürt tarafının kaygısı ve tepkisi var. Kürtlerdeki genel kanaat pişman değiliz, kimse bize pişmanlık yasalarıyla gelmesin şeklindedir. Erdoğan’ın bahsettiği yasal düzenlemenin hakkında bilginiz var mı? Böyle bir yasa taslağı size geldi mi?
Daha önce de hareketimizin yönetimi tarafından yapılan açıklamalarda belirttiğimiz gibi, bu şekilde hazırlanmış herhangi bir yasa ya da çerçeve metin bize ulaşmış değildir. Yani şu anda ne düşündüklerini, nasıl bir taslak hazırladıklarını, hangi aşamaya geldiklerini kendi aralarında tartışıyorlar. Açıkçası bunları kamuoyuyla da pek paylaşmıyorlar. Bizim tam tersimize hareket ediyorlar. Biz her şeyi olabildiğince açık yürütüyoruz; onlar ise büyük ölçüde gizli tutuyorlar. Bu nedenle AKP'nin düşündüğü yasa ya da hazırlamayı planladığı çerçeve hakkında bugüne kadar bize ulaşmış herhangi bir bilgi yoktur. Bu konuda elimizde herhangi bir veri bulunmuyor. Ancak kamuoyunda ve medyada tartışılanlar doğruysa; örneğin "pişmanlık yasası" benzeri bir düzenleme düşünülüyorsa, bunun hiçbir anlamı olmaz.
Böyle bir yaklaşım daha doğmadan ölüdür. Bu tür niyetler, girişimler ve yasalar işlevsizdir. Bir adım atılıyorsa bunun sonuç vermesi gerekir ve geçmiş deneyimlerden ders çıkarılmalıdır. Onlarca yıldır buna benzer çok sayıda yasa çıkarıldı. Eğer bugün sözü edilen de böyle bir şeyse, bunların ne kadar etkisiz olduğu herkes tarafından görüldü. Aynı başarısız yöntemleri yeniden uygulamanın bir anlamı yoktur. Eğer gerçekten Kürt sorununun çözümünden ve süreç kapsamında adım atmaktan söz ediliyorsa, bunun müzakere yoluyla yapılması gerekir. Taraflar birbirini dinlemeli, karşılıklı bir anlayış geliştirmelidir. Bunlar bu sürecin temel koşullarıdır. Bugüne kadar bizimle paylaşılmış böyle bir taslak bulunmamaktadır.
Devletin veya hükümetin tek taraflı olarak hazırlayıp Meclis'e sunacağı bir yasaya tepkiniz ne olur?
Biz böyle tek taraflı bir adımın atılmamasını umuyoruz. Bunca yaşanandan sonra yine tek taraflı bir yaklaşım benimsenirse, daha önce de söylediğimiz gibi bunun hiçbir değeri olmaz. Tepkiler dışında hiçbir karşılık bulmaz ve bizim açımızdan yok hükmünde sayılır. Aslında resmi olarak "müzakere yürütüyoruz" demeseler de, İmralı'da devlet heyetleri Önderliğimizle müzakereler yapmaktadır. Bu görüşmeler çerçevesinde de belirli bir mutabakata varılmıştı. Önder Apo bu süreç için büyük bir ciddiyet ve titizlikle kendi önerisini hazırlayarak devlete sundu. Amaç, sürecin önünü açacak gerekli adımların atılmasıydı. Bundan sonra siyasi alanın, AKP'nin ve devlet kurumlarının bu öneri üzerinde çalışması; ortaya çıkan sonucun tekrar Önder Apo'ya götürülmesi ve onun da bunu örgütüyle paylaşması gerekiyordu. Böylece ortak bir sonuca ulaşılabilirdi.
Şimdi ise bizim hiçbir aşamasında yer almadığımız, hazırlanmasına katılmadığımız, tartışmalarında bulunmadığımız ve uygun bulmadığımız bir düzenlemenin doğrudan uygulamaya konulması söz konusu oluyor. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Türk devleti böyle tek taraflı bir düzenlemeyle istediği sonucu alabileceğini düşünüyorsa büyük bir yanılgı içindedir. Zaten Kürt sorununun özü de budur. Kürtleri muhatap almadan, tek taraflı iradeyle hareket ederek "Kürt Türk birdir", "Kürdistan diye bir yer yoktur", "Kürtlerin böyle hakları yoktur" denildiğinde ve bunlar dayatıldığında, karşı taraf da varlığını korumak için mücadele etmek zorunda kalır. Yüz yıldır Kürt sorununun sürmesinin nedeni budur. PKK de bu zihniyetin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Bu mücadele de, bu savaş da bu nedenle başlamıştır. Eğer bugün de aynı zihniyet "çözüm" adı altında sürdürülmek istenirse, bunun sonu yine başarısızlık olacaktır. Bu yalnızca yüz yıllık inkâr ve imha siyasetinin devamı anlamına gelir. Türk devleti bu zihniyetini değiştirmediği sürece, Kürt halkı ve özgürlük hareketi de bu anlayışa ve bu politikalara karşı mücadele etmek zorunda kalacaktır. Bu nedenle böyle tartışmaların yürütülmesi bile ciddi bir risk taşımaktadır. Bu tür tek taraflı yaklaşımlar süreci kolaylıkla sabote edebilir, hatta tamamen ortadan kaldırabilir. Tek taraflı dayatmalar hiçbir şekilde, asla kabul edilemez. Böyle bir adım atılırsa, bunun karşısında gerekli tutum da alınacaktır.
Hareket olarak yaptığınız birçok açıklamada demokratik siyasete geçişe hazır olduğunuzu belirtiyorsunuz ancak bunun yasal düzenlemeler gerektirdiğini vurguluyorsunuz. Hareket üyelerinin demokratik siyasete katılması için gerekli olan yasal ve siyasi düzenlemeler nelerdir?
Doğrudur, stratejimizi değiştirdik. Zaten sözünü ettiğimiz 11 Temmuz hamlesi de bunun göstergesi olarak ortaya konulmuştur. Bundan sonra demokratik siyaset yöntemiyle, demokratik siyaset stratejisiyle mücadele etmek, toplumsal mücadele yürütmek ve benzeri çalışmalar yapmak istiyoruz. Ancak sizin de sorduğunuz gibi engeller vardır. Bu engellerin temelinde ne vardır? Mevcut durumda hareketin tamamı, Türk devletinin tanımlamalarına göre "terör" olarak adlandırılmakta ve kriminalize edilmektedir. Örneğin Kürt ve Kürdistan meselesinden bahsetmek; bunu Türk devletinin istediği çerçevede değil de Kürt halkının varlık ve hakları çerçevesinde ele almak, bu dava için mücadele eden kişi olmak bile kriminalize edilmektedir. Bu nedenle kriminalize durumu yalnızca bizim hareketimize yönelik değildir; genel olarak Kürt ve Kürdistan davası kriminalize edilmektedir. Öncelikle bu noktada bir düzeltme yapılması gerekir.
Bugün Kürt sorununun çözümünden yeterince söz edemiyoruz. Kürt sorununun çözümü uzun bir zaman, temel değişimler ve dönüşümler, zihniyette köklü bir değişim gerektirir. Hâlâ hangi zihniyetle karşı karşıya olduğumuz ise ortadadır. Gerçekte Kürt halkı hâlâ tam olarak tanınmamaktadır. Biz bazen şöyle diyoruz: Kürt halkının varlık sorunu artık eskisi gibi değildir. Bu, Türk devletinin kendisini değiştirdiği, dönüşüm gerçekleştirdiği, artık Kürt halkını tüm özellikleriyle tanıdığı ve Kürt halkının varlık sorununun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Hayır. Kürt halkı örgütlüdür, bilinçlenmiştir, kendi taleplerini dile getirmektedir. Kürt halkı ayağa kalkmıştır ve artık görmezden gelinemez. Bu nedenle Kürt halkının varlık sorunu belli bir düzeyde aşılmıştır. Ama gerçek anlamda hâlâ yasalar içerisinde varlık sorunlarımız bulunmaktadır. Türk devletinin hiçbir yasasında Kürt halkının varlığına ilişkin bir işaret dahi yoktur.
Bu nedenle Kürt sorununun esas çözümü zaman içinde gerçekleşecektir. Ancak mevcut durumda bir hareket olarak, önümüze koyduğumuz strateji doğrultusunda ve Türk devletinin de olumlu gördüğünü söylediği demokratik siyaset temelinde faaliyet yürütebilmemiz için, hareketimiz ve Kürt-Kürdistan davası üzerindeki kriminalize durumunun kaldırılması gerekir. Bugün gündemde olan yasanın esas anlamı da budur. Nasıl bir yasa olmalıdır? Örneğin bu yasa, insanların yasa dışı konuma düşürülmesine son vermelidir. Çünkü insanlar kendi varlıklarını, kendi kimliklerini talep ettiler; mücadele ettiler ve siz bu şekilde herkesi illegal, kriminal bir konuma soktunuz. Şimdi bunun önünün açılması gerekir. Bunun sonucunda öyle bir yasa ortaya çıkmalıdır ki temel bir yasa, kök yasa niteliğinde olsun. Biz buna Kürt sorununun çözümünün önünü açacak bir düzenleme diyoruz.
KÜRT HALKI DA HERKES GİBİ DEMOKRATİK SİYASET ÇERÇEVESİNDE YAŞAYABİLMELİDİR
Önderliğimizin de ifade ettiği gibi, kök yasa denilen şey; zaman içinde daha kapsamlı düzenlemelerin önünü açacak, Kürt ve Kürdistan meselesiyle ilgili hukuki sorunların ortadan kalkmasını sağlayacak bir yol olmalıdır. Kürtler de herkes gibi demokratik siyaset çerçevesinde yaşayabilmelidir. Kendilerini ifade edebilmeli, örgütlenebilmeli ve kimlikleriyle var olabilmelidir. Kürtler Türk devletine şu garantiyi vermek istemektedir; Kürtlerin yapacağı siyasal ve toplumsal çalışmalar, örneğin Türk devletinin birliğine yönelik bir tehdit oluşturmayacaktır. Devletin parçalanması anlamına gelmeyecektir. Sınırlarla ilgili bir talep anlamına gelmeyecektir. Ancak Kürt halkının da kendi varlık ve özgürlük sorunlarını çözebilmesi gerekir. Bunun için Kürt halkı kendisini ifade edebilmelidir. Peki kendini ifade etmek Kürt halkı açısından ne demektir? Örneğin ben Kürdüm. Benim kimliğim neden Türk olmak zorunda olsun? Örneğin ben Kürdüm; neden bir Türk gibi tanımlanmalıyım? Kürtler bunu kabul etmiyor. Kendini ifade etmek budur.
Benim dilim örneğin Kürtçedir. Kürtçe üzerinde sayısız engel vardır. Kürtlüğü, Kürt olmayı ve Kürt dilini ortadan kaldırmak için her şeyi yapıyorlar. Artık bu tür şeylerden vazgeçilmelidir. Kürtlerin örgütlenmesi, kendilerini ifade etmesi, Kürtlük ve Kürt kimliği konusundaki bütün bu engeller ortadan kaldırılmalıdır. Bu nedenle bahsedilen yasa, bu alanların önünü açacak, bunları mümkün kılacak bir yasa olmalıdır. Peki, bu aynı zamanda nedir? Bu aynı zamanda Türkiye'nin demokratikleşmesi, demokrasisinin gelişmesidir. Türkiye, Kürt korkusu nedeniyle ve esas olarak Kürt halkını yok edebilmek için kendi haklarını ifade etme ve örgütlenme hakkını vermediği için son derece antidemokratik bir durumdadır. Türkiye'de demokrasi yoktur; her gün kim konuşursa onu cezaevine koyuyorlar. Bu rejimin geleceği yoktur. Bu zihniyetin geleceği yoktur.
Herkes de biliyor ki Türkiye'deki demokrasi sorunlarının temelinde Kürt sorunu vardır. Eğer Kürtler, Kürdistan ve Kürt sorunu konusundaki zihniyetlerini değiştirirlerse; artık soykırım politikalarından, inkâr politikalarından, imha politikalarından ve genel olarak asimilasyon politikalarından vazgeçerlerse; Kürt halkını bir varlık olarak kabul ederlerse ve bu varlığın birlikte yaşayabilecek bir varlık olduğunu görürlerse, birbirlerini tamamlar ve güçlendirirlerse, bu şekilde demokrasi sorunlarının da her açıdan çözüleceği görülecektir. Türkiye'nin potansiyeli de bu şekilde ortaya çıkacaktır. Ancak mevcut durumda durum böyle değildir. Bu nedenle Kürt sorununun temel çözümü yalnızca doğrudan Türk devletiyle bağlantılı bir mesele değildir. Bu aynı zamanda Kürtlerin kendi sorumluluğunda olan bir iştir. Kürtler de bunu yapmalıdır. Ancak Kürtler kendilerini ifade etmeye, örgütlenmeye çalıştığında Türk devleti bunların önüne engeller çıkarmamalıdır. Bunları kendisi için bir tehdit olarak görmemelidir. Bu nedenle Kürt sorununun çözümü biraz uzun bir zaman alacaktır. Ancak biz henüz o aşamada değiliz. Biz şu anda hareket olarak demokratik siyaset yoluna girip giremeyeceğimiz bir aşamadayız.
Türk devleti bizim demokratik siyaset stratejimize göre hareket etmemize hazır mı, değil mi? Hazır değildir. Yani objektif olarak bakıldığında Türk devleti bizim stratejimizi değiştirmemizi istemiyor. Evet, biz stratejimizi değiştirdik. Silahın dışında, silah kullanmanın dışında demokratik siyaset yöntemiyle mücadele etmek istiyoruz. Kendimizi değiştirmek, dönüştürmek istiyoruz. Türk devleti de sözlü olarak bunu çok doğru, iyi ve modern bir yaklaşım olarak gördüğünü söylüyor. Ama bizim bir hareket ve Kürt halkı olarak; illegal konuma düşmüş olan insanların ve silah dışında başka bir yol bırakılmamış olanların bu durumdan çıkabilmesi, gerçekten özgürlük, eşitlik ve kendi kimliğiyle var olma talebinde bulunan insanlar olarak siyasal alana geçebilmesi için Türk devleti hiçbir adım atmıyor. Bu nedenle şu soru soruluyor; Türk devleti gerçekten bir özgürlük hareketinin strateji değiştirmesine hazır mı? Bizim demokratik siyaset yöntemiyle mücadele etmek için stratejimizi değiştirmemize gerçekten hazır mı? Bütün uygulamaları ve mevcut tutumu bize bunun böyle olmadığını gösteriyor. Bizim çabamız da işte bu stratejiyi geliştirmeye yöneliktir.
Hükümet çevrelerinde ve Türkiye medyasında sanki temel sorun gerillanın ve hareketin varlığıymış, bu varlık sona ererse sorunun çözüleceği yönünde bir yaklaşım söz konusu. Devletin atması gereken adımlar neredeyse hiç konuşulmuyor ya da bu bir şarta bağlanarak sonraya bırakılıyor. Böyle bir zihniyet ve yaklaşımla yol almak mümkün mü?
Aslında biz biliyoruz ki hareket olarak onlar tarafından bir sorun olarak görülüyoruz. Evet, aslında böyle değerlendiriyorlar; bu da zaten meselenin nereden kaynaklandığını gösteriyor. Çünkü onların bakış açısına göre Kürtler bastırılmıştı, Kürtler soykırıma uğratılmıştı, artık kimse Kürt ve Kürdistan davasını dile getirmiyordu. Bu hareket ortaya çıktı ve onlar da kendi bakış açılarına göre bunu bir bela olarak gördüler. Bugün de hâlâ "Eğer bundan kurtulursak her şey hal olur" diyorlar. Aslında bu doğru bir zihniyet değildir. Biraz olsun olayların gerçekliğine ve doğasına uygun hareket etmek gerekir. Bir varlık vardır ve yok sayılamaz. Bu varlık, Kürt halkının varlığıdır. Sen bunu yok sayarsan buna karşı bir refleks ortaya çıkar. Kürt halkının refleksi PKK oldu, Kürt halkının tepkisi özgürlük mücadelesi oldu. Eğer hâlâ bu anlayışla yaklaşırsan, bu tepki var olmaya devam edecektir. Bugünün koşullarında, özellikle dünyadaki mevcut şartlarda, bunun devam etmesi için çok fazla imkân oluşmuştur.
Bu nedenle Türk devletinin zihniyetinin temeline yerleşmiş olan bu anlayışın Türkiye'yi ne hale getirdiği açıkça görülmektedir. Bir anlamda her yeri mezarlığa çevirdiler; Anadolu'yu genel anlamda bir mezarlık haline getirdiler. Her şeyi yok ettiler ve bunu da kendileri için övünülecek bir şey gibi ele alıyorlar. Kürt halkı mezara girmiyor, Kürt halkı yaşamak istiyor. Hem de kendi olarak yaşamak, kendi kimliğiyle yaşamak istiyor. Kürt olarak yaşamak istiyor. Kendi diliyle, kendi kültürüyle, kendi tarihiyle ve bütün özellikleriyle yaşamak istiyor. Kürt halkı bu konuda kararlıdır ve esas olarak bunun için mücadele etmektedir. Şimdi Türk devletinin medyasından söz ediliyor. Gerçekten de bu, Türk devletinin medyasıdır. Örneğin bağımsız olan, hakikati arayan, gerçekleri anlatan, zalimin veya zorbanın yanında değil de gerçeğin yanında duran bir medya anlayışı mevcut değildir.
Şüphesiz içlerinde iyi insanlar vardır. Az da olsa bu şekilde davranan gazeteciler de vardır. Ancak genel olarak kendisini devlete, hükümete ve iktidar güçlerine bağlayan medyanın durumu böyledir. Türk devletinin ölçüsü neyse, Türk hükümetinin ve iktidar güçlerinin Kürtler ve Kürdistan konusundaki yaklaşımı neyse medyanın da aynıdır. Devlet onlara, "Konuşun" der, konuşurlar. "Saldırın" der, saldırırlar, “Sağır, dilsiz olun" der, sağır, dilsiz olurlar. Örneğin geçen yıl bu dönemde Türk devleti hangi aşamadaydı, şimdi hangi aşamadadır? Buna bağlı olarak devlete ve hükümete bağlı medya o zaman ne anlatıyordu, şimdi ne anlatıyor? Geçen yıl bu zamanlarda Güney Kürdistan'daydılar. Hepsi 11 Temmuz hamlesinin etkilerini konuşuyordu. "Kürt ve Türk birliği", "hareket içinde temel değişimler yaşandı" gibi konular gündemdeydi. Bir düşünelim; geçen yıl nasıllardı, şimdi nasıllar?
TÜRK MEDYASI EFENDİLERİNE GÖRE HAREKET EDİYOR
Şimdi ise sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlar. 11 Temmuz hamlesinin öneminden, sürecin öneminden hiç söz etmiyorlar. Neden? Çünkü sahipleri onlara "Sağır, dilsiz olun" diyor. Evet, bazı şeyleri yayınlıyorlar ama yalan yayınlıyorlar, kötülük yayınlıyorlar. Kendi zihniyetlerine ve efendilerinin anlayışına göre hareket ediyorlar. Bu nedenle gerçek değerleri yoktur; esas olarak ağırlıkları yoktur. Şimdi örneğin neyi konuşuyorlar? NATO zirvesinin Türkiye'de yapılmış olmasından söz ediyorlar. Peki, ne olmuş? Türk halkının zihninde şöyle bir algı oluşturmak istiyorlar; "Biz bu kadar başarılıyız." Sabah akşam yaptıkları tek şey kendi silahlarının ve güçlerinin propagandasını yapıyorlar. Biz ise dikkat edelim, barış sürecinden ve demokratik çözümden bahsediyoruz. Biz barıştan söz ediyoruz. Ama Türk devleti ve Türk medyası neden bahsediyor? Kendilerini neyle övüyor, neyi başarı olarak gösteriyorlar? İşte hegemonik güçlere nasıl hizmet ettiklerinden, onlarla nasıl silah anlaşmaları ve savaş anlaşmaları yaptıklarından, silahlarının ne kadar geliştiğinden söz ediyorlar.
Örneğin Erdoğan'ın başka ülkelerin cumhurbaşkanlarına silah hediye etmesinden övgüyle bahsediyorlar. İnsan silahı nasıl hediye olarak verir? Silah ne içindir? Onların dünyasında silah öldürmek içindir. Çünkü onların temel sorunu kendilerini savunma değildir; onlar sürekli saldırı konumundadır. Başka halklara ve başka ülkelere karşı saldırganlık içindedirler. Bu nedenle silah onların elinde farklı bir rol kazanır. İnsanlar silahı savunma amacıyla kullanmak zorunda kalır; ama onlar birbirlerine silah verirler. Kim kime veriyor? Sabah akşam çeşitli coğrafyalarda, çeşitli toplumlar içinde savaşların sebebi olan, ardından bütün toplumsal yapıları sürükleyen ve kendi yalanlarını gizlemek için her şeyi örtbas eden devlet anlayışı, kendi yaptığı şeyleri övüyor.
Oysa Erdoğan, örneğin 11 Temmuz hamlesinin yıl dönümünde silahı bir ödül gibi dağıtmak yerine şöyle diyebilirdi; "Artık bu işlerden vazgeçelim. Biz de çok yanlış yaptık. Çok fazla inkâr ettik. Çok fazla imha etmeye çalıştık. Sizin desteğinizle ve bize verdiğiniz silahlarla bu davayı ortadan kaldırmak, gerillayı yok etmek için çok uğraştık. Ancak başarılı olamadık. Artık doğru yola geldik. Kendi tarihimiz çerçevesinde, Kürtler ve Türkler arasındaki ilişkiler temelinde barışı geliştirelim. İnsanlığa verebileceğimiz en büyük ödül budur.” Böyle bir yaklaşım zarar verir miydi? Acaba bu daha iyi bir şey değil midir? Yoksa silah geliştirme yarışına girmek mi daha doğrudur? Dikkat edelim, burada zihniyetler çok farklıdır. Onların zihniyeti hâlâ inkâr üzerindedir. Hâlâ yok etme hesapları üzerindedir. Hâlâ silahlanmayı esas almaktadır. Hâlâ gücü silahlarda görmektedir. Bunun sonu yoktur. Onların dünyasında, silahı daha güçlü olan diğerini yener, başını ezer, onu yere serer ve her şeyin hâkimi olur.
Bu nedenle Türk devleti ve Türk iktidarıyla bağlantılı medya da iyi bir sınav vermemektedir. Onların dünyasında bu olumlu bir şey gibi görünebilir ama insanlık açısından, hakikat açısından, haklar, özgürlük ve demokrasi açısından bakıldığında bu adeta bir ihlal durumudur. Bu nedenle NATO zirvesine karşı protesto gerçekleştirenlerin hepsini tutukladılar. Bütün bunların bağlantısı kuşkusuz doğrudan Kürt sorunuyla ilgilidir. Türk devleti Kürt sorununa yaklaşımını düzeltmediği, zihniyetinde temel bir değişiklik yapmadığı sürece bu sorunların içinde kalmaya devam edecektir. Sürekli gerileyecektir. Geriledikçe hem kendi zarar görecek hem de üzerinde durduğu zemin daha fazla çökecek ve içinden çıkamaz hale gelecektir. Biz bunun bu şekilde devam etmemesini umuyoruz.
Silah yakma pratiği o günlerde sadece bölgede değil, dünyada da büyük yankı buldu. Yoğun destek açıklamaları yapıldı. Ancak bu konuda ne uluslararası güçlerin ne de Batılı devletlerin çözüm konusunda sorumluluk alan Türkiye'yi teşvik eden ya da olumsuz uygulamalarını eleştiren bir yaklaşımını görüyoruz. Sizce üçüncü bir göze ihtiyaç var mı? Bahsettiğiniz güçler süreç konusunda nasıl bir rol oynayabilir?
Doğrudur. Sözlü olarak bile olsa birçok güç kendi memnuniyetini dile getirdi. Bu durum hem 27 Şubat sürecinde hem de 11 Temmuz hamlesinde görüldü. Özellikle 11 Temmuz hamlesi oldukça olumlu karşılandı. Elbette hiç kimse açıkça "savaşın" demez. Her iki taraf da bunu açık şekilde söylemez. Kimse açıkça "Kürtlerin savaşması iyidir" demez. Böyle görünmez. Destek verdikleri şey strateji değişikliğidir. Ama temelinde elbette savaşta kendi çıkarını gören, Kürt halkının hâlâ savaşmasını isteyen güçler de vardır. Bunlar çeşitli şekillerde medyada da yer almaktadır. Ancak bundan sonra bu kadar açıklama yapan güçler sürece ne kadar dahil oldular? Sizin de belirttiğiniz gibi olmadılar. Bunu iki nedenle açıklamak mümkündür; birincisi, Türk devleti bunu fazla istemedi. Yani sizin söylediğiniz gibi "Üçüncü bir göz gerekli mi, nasıl bir rol oynayabilir?" meselesine olumlu yaklaşmadı. Oysa kuşkusuz bu tür sorunlarda dünyada her zaman üçüncü bir göz olmuştur. Bu güçlerin de bir rolü olmuştur.
Uluslararası kurumlar da bu süreçte üçüncü bir göz rolü oynamak istedi. Biz de bunu esas olarak uygun görüyorduk. Yani üçüncü bir gözün rol oynaması uygun olurdu. Fakat Türk devleti buna yaklaşmadı. Neden? Çünkü Türk devleti ne kadar haksız olduğunu biliyor. Biliyor ki eğer üçüncü bir göz sürecin içinde esaslı bir rol oynarsa, Türk devletinin bugüne kadar yaptığı haksızlıklar, uyguladığı baskılar ve mevcut durum ortaya çıkacaktır. Bu üçüncü güç ister istemez Kürtler açısından daha olumlu bir pozisyon alacaktır. Bu nedenle özellikle devlet dışındaki güçlerin sürece dahil olmasını istemediler. Şöyle bir yaklaşım geliştirdiler; "Kimse araya girmesin. Biz kendi tarihsel ilişkilerimize dayanarak bu sorunu kendi iç gücümüzle çözeceğiz." Bu nedenle üçüncü güçlerin sürece dahil olmasına izin vermediler. Özellikle devlet dışındaki güçlerden söz ediyorum.
Diğer taraftan uluslararası güçler, büyük güçler, dünyayı yönlendiren güçler; Türk devleti istemese bile acaba kendilerini bu sürecin içine dahil edemezler miydi? Elbette edebilirlerdi. Aslında süreçte yer alıyorlar; ancak sizin sorunuzda da geçtiği gibi olumlu bir rol oynamıyorlar, oynamak da istemiyorlar. Çünkü esas olarak böyle bir sorunun çözülmesini çok fazla istemiyorlar. Örneğin Ortadoğu'nun ne kadar karmaşa içinde olması onlar açısından iyidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Türkiye de dahil olmak üzere bütün Ortadoğu ülkeleri ve devletleri üzerinde hesapları vardır. Kürdistan üzerinde de hesapları vardır. Birçok güç, Kürtlerin yaşadıkları ülkelerde kendi devletleriyle sorunlarını barışçıl yollarla çözmesini istemiyor. Çünkü Kürt meselesi üzerinden, Kürt sorunu üzerinden gerekli gördükleri müdahaleleri yapmak istiyorlar.
KÜRTLER SORUNU BARIŞÇIL YOLLA ÇÖZMEYE HAZIRDIR
Zaten Kürt sorununu bu hale getiren de bu uluslararası güçlerdir. Bilindiği gibi Kürt sorununun ortaya çıkması esas olarak Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İngiltere ve Fransa'nın politikalarıyla bağlantılıdır. Devamı ve sürdürülmesi ise özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika, İngiltere ve benzeri güçlerin politikalarıyla devam ettirilmiştir. Peki, bunlar Kürt sorununun barışçıl yollarla çözülmesini gerçekten istiyorlar mı? Bu aşamada, bu süreçte gerçekten rol almak istiyorlar mı? Hayır. Onlar sorunun çözülmesini istemiyorlar. Bu nedenle süreçte bulunmalarının amacı da sorunun çözülmesi değildir. Bu yüzden Kürt sorununun ortaya çıkışında olduğu gibi, devamında da bugün hâlâ hegemonik güçler olumsuz bir rol oynamaktadır. Çünkü bütün bunlar kendi çıkarlarıyla bağlantılıdır.
Türk devleti üzerinden, Kürtleri kullanarak Türk devletini korkutmak, terbiye etmek istiyorlar. Kürtleri kendi çıkarları doğrultusunda, kendi politikaları çerçevesinde bir rol ve misyon içine sokmak istiyorlar. Kısacası Kürt sorununun doğru çözüm yolu şudur; Kürtler, birlikte yaşadıkları devletlerle kendi sorunlarını kendileri barışçıl yollarla çözebilmelidir. Ancak bunun için Kürtlerde böyle bir irade vardır. Bu irade bu devletlerde yoktur. Örneğin Türk devleti, daha önce de söylediğimiz gibi, Kürtlerin bütünsel bir varlığını kabul etmeye, Kürtleri tanımaya, bugüne kadar ellerinden alınmış ve gasp edilmiş haklarını iade etmeye, Kürt halkının kendini ifade etme ve örgütlenme hakkını kabul etmeye hazır değildir. Sorunların devam etmesinin nedeni budur. Oysa gerçek çözüm ve bütün tehlikelerin önünü alacak olan şey şudur; Kürtlerin bölgedeki devletlerle kendi sorunlarını barışçıl yollarla çözebilmesidir.
Bu noktada bizim üzerimize düşen şey ise, ifade ettiğimiz gibi, her açıdan yapabileceklerimizi yapmış olmamızdır. Biz üzerimize düşeni yaptık. Türk devletinin üzerine düşen ise henüz gerçekleşmemiştir. Biz zaten bunu tartışıyoruz. Bunlar tartışılmıyor, bu çerçevede eleştiriler vardır. Türk devleti konusunda Kürt halkı ve Türkiye'deki, bölgedeki demokratik güçler nezdinde çok büyük kuşkular ve güvensizlikler oluşmuştur. Diğer taraftan 11 Temmuz hamlesi de genel olarak sürece, demokratik ve özgürlükçü güçlere bir rol ve misyon yüklemektedir. Yani özgürlük hareketi ile Türk devletinin müzakeresinin sonucunu bekleyerek pasif kalmamak gerekir. Türk devleti üzerinde toplumsal bir baskı oluşmalıdır. Türk devletinin kendisini değiştirmesi, Kürtleri tanıması ve demokrasiye yönelmesi için bu çerçevede toplumsal hareketler, tartışmalar, çalışmalar ve çeşitli mücadele yöntemleri vardır. Ancak daha yüksek düzeyde bir mücadeleye de ihtiyaç vardır.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde, insanların uluslararası güçlerden çok büyük beklentiler içinde olmaması gerekir. Çünkü uluslararası güçler çıkarcı güçlerdir, hegemon güçlerdir. Ne dinleri vardır, ne inançları, ne vicdanları, ne de ahlakları vardır. Bir toplumun veya bir ülkenin başına ne getirdikleri bellidir. Son NATO zirvesinde de zaten bütün bunlar planlandı. Peki onların karşısında Kürt sorununun çözümü için ne kalıyor? Toplumun güçlenmesi kalıyor. Toplumun örgütlenmesi kalıyor. Toplumsal hareketler, faaliyetler ve örgütlenmeler kalıyor. Bu da demokratik ve özgürlükçü güçlerin, toplumsal güçlerin görevidir. Eğer bu güçler kuvvetlenirse, belli bir düzeye ulaşırsa; Türk devleti ve bölgesel güçler üzerinde etkili olur ve toplumlara sorun çıkaran bu anlayışların değişmesini sağlayabilir. Böylece sorun çözülür. Yani uluslararası çeşitli toplumsal kurumlar bu süreçte üçüncü göz olarak rol oynayabilirdi. Daha önce de belirttiğimiz gibi biz buna her açıdan açıktık. Ancak Türk devleti kendi haksızlıklarının tamamen ortaya çıkmasını, müzakerelerde zayıf duruma düşmeyi istemediği için bunu uygun görmedi. Bu nedenle kendisini kapattı. Bunun sonucunda da sürece destek verebilecek güçler tam anlamıyla destek sunamadılar.