Şêx Said Hareketi’nin önder kadrolarından Miralay Xalit Beg Cibri’nin amcası olan Hasan Efendi, Varto’nun Leylek köyünde yaşayan ve Osmanlı döneminde milis alaylarında yüzbaşı olarak görev yapan önemli isimlerden biriydi. 1925 Ayaklanması öncesinde AZADİ Cemiyeti içerisinde aktif çalışmalar yürüten Hasan Efendi, hem yeğeni Miralay Xalit Beg hem de aile yakınları arasında yer alan Şêx Said ile birlikte dönemin gizli siyasi faaliyetlerinde yer aldı.
Hasan Efendi, daha önce Osmanlı-Rus Savaşı’nda yeğeni Xalit Bey’in komutası altındaki milis alaylarında cephede aktif olarak çarpışmış bir şahsiyetti. Savaşın bitmesiyle birlikte normal hayatına dönerek, Varto’nun en güzel köylerinden biri olan Leylek köyüne yerleşti. Ancak o yıllarda bölgede gizli bir siyasi bloklaşma artık ayyuka çıkmıştı. Yeğeni Xalit Bey’in yürüttüğü ulusal çalışmalardan uzak duramayan Hasan Efendi, yapılan gizli toplantılara, organizasyonlara ve aşiret ziyaretlerine onunla birlikte katılıyor, kendisine verilen görevleri titizlikle yerine getiriyordu.
AYAKLANMA HAZIRLIKLARI
Bu siyasi arayışlar, Kurtuluş Savaşı sonrası İngiltere ile yeni kurulan Türk devletinin anlaşmasıyla birlikte bölgede çok farklı bir boyuta evrildi. Ankara hükümetinin İngilizlerle diplomasi yürütmesi, Misak-ı Millî sınırları ve Kürtlerin statüsü konusundaki vaatlerin aslında taktiksel bir siyaset olduğunu gösteriyordu. Nihayetinde Lozan Antlaşması ile birlikte Kürtlerin varlığı inkâr edildi ve bölgede artık bir varlık-yokluk mücadelesi hâlini alacak yeni bir süreç başladı. Bu atmosferde kurulan AZADİ Cemiyeti üyeleri, dört bir yanda hummalı bir ayaklanma hazırlığına girişti. Hasan Efendi de Leylek köyünü merkez alarak sık sık aşiret reislerini ziyaret ediyor ve Şêx Said ile doğrudan görüşmeler gerçekleştiriyordu.
1925 yılında bir provokasyonla başlayan ayaklanma, şiddetli çatışmalarla kısa sürede tüm bölgeye yayıldı. Ancak Kürtlerin aşiretsel ve mezhepsel çelişkileri ile geçmişten gelen iç kavgaları, Kemalist rejimin en çok faydalandığı zafiyet alanı oldu. Harekete karşı çıkan ya da mesafeli duran bazı Kürt ileri gelenleri, Osmanlı dönemindeki yerel özerkliklerini ve imtiyazlarını kaybetmeme dürtüsüyle hareket ettiler. ‘Fırtına dindikten sonra yeni hükümetle eski imtiyazlarımızı koruruz’ düşüncesi veya fırsattan istifade edip eski aşiret intikamlarını alma arzusu, devlete karşı gelişen bu direnişi içeriden baltaladı. Hak talep eden Kürtlerin karşısında sadece devlet değil, aynı zamanda kendi iç bölünmüşlükleri de vardı. O dönemde temelleri atılan bu politik ve sosyolojik parçalanma, devletin müdahale edip kesin sonuç almasını kolaylaştıran en büyük etken oldu.
LEYLEK KÖYÜ SAVUNMASI VE HASAN EFENDİ’NİN ÖLÜMÜ
Savaşın yoğunlaştığı günlerde, Şêx Abdullah-ı Melekan ve yanındaki savaşçılar ile Cibran aşireti beyleri Varto’ya bir baskın düzenlediler. O dönem için Varto, Cibran aşiretinin nüfuz alanı ve siyasetin merkezi konumundaydı. Hem Malazgirt, Hınıs ve Bulanık üzerinden Muş merkeze yapılacak saldırılar hem de Bingöl ile olan lojistik bağından dolayı Varto, son derece stratejik bir askerî üstü. Kürt milisler büyük bir güçle Varto’ya konumlanmış ve ilçedeki tüm askerleri esir almıştı.
Hasan Efendi’nin köyü olan Leylek, Xormek ve Lolan gibi Alevi aşiretlerin köyleriyle sınırdı. Leylek köyü, Varto’ya giden yolda devletle ortak hareket eden bu iki aşiret arasında stratejik bir sınır kapısı gibiydi. Çünkü Varto’nun savunması aslında buradan başlayacaktı. Hasan Efendi, etrafında topladığı ve ağırlığı köylülerden oluşan savaşçılarla burada güçlü bir savunma hattı oluşturdu. Ancak devlet tarafında yer alan Xormek ve Lolan aşiret milisleri, en büyük askerî baskıyı bu köye uyguladı. Günlerce karşılıklı saldırı ve savunma şeklinde süren şiddetli çatışmaların ardından, düzenli ordu birliklerinin de çatışmaya dâhil olduğu söylentisi köyde büyük bir panik yarattı. Yaşanan karmaşada aileler köyü apar topar boşaltıp kaçmak zorunda kaldı. Bu hengâmede süren çatışmalar sırasında Hasan Efendi öldürülüyor.
Köyde ve civarda geçmişin öfkesiyle yaşanan bu trajik çatışmalar, Varto tarihinde ve toplumsal hafızasında derin bir yara açarak ‘Tertela Xelo’ adıyla anılacaktı. Varto’nun sözlü tarihinde iki büyük ‘Tertele’ meşhurdur: Birincisi, 1893 Osmanlı-Rus Harbi’nde Rusların Varto’yu işgal etmesidir ki halk buna ‘Tertela Ûriz’ der. İkincisi ise Leylek köyünün düşmesiyle başlayan ‘Tertelaya Xelo’dur. (Xelo, o dönem devletten yana tavır alan ve çatışmaları bizzat yönlendiren Xormek aşiretinin ileri gelenlerindendir.)
PARÇALANAN BİR AİLE VE GENÇ AVLA’NIN HİKÂYESİ
Leylek köyündeki bu kanlı çatışmada Hasan Efendi hayatını kaybederken, ailenin diğer fertleri de amansız bir savaşın ortasındaydı. Hasan Efendi’nin oğlu Muhamed Karlıova’da girilen bir çatışmada, diğer oğlu Yusuf ise Xerput’ta (Elaziz) savaşın içinde kalmıştı. Bir diğer oğlu Xelîl, Varto ve Hınıs cephelerinde aktif olarak savaşmaya devam ediyordu. O esnada ailenin en küçük oğullarından Avla (Abdullah) ise Amed’de medrese eğitimi almaktaydı.
Halk arasında ‘Avlayê Axê’ olarak bilinen ve sonraki yıllarda uzun süre imamlık yapacak olan Abdullah Erdemirci, Amed’de olayların başladığını duyar duymaz eğitimini yarıda bırakıp memleketine dönmek üzere yola çıktı. Dağlarda saklanarak, günlerce süren tehlikeli bir yolculuğun ardından nihayet köyüne ulaştı. Ancak karşılaştığı manzara korkunçtu: Köyde tek bir tanıdık kalmamış, evler talan edilmiş ve babasının konağına el konulmuştu. Büyük bir çaresizlik içinde, saklandığı yerden köyünü izledi. Bütün mal varlıklarına komşu köylüler tarafından el konulmuştu.
Avla’nın köy çevresindeki varlığı fark edilse de şans eseri karşısına babasının eski bir dostu çıktı. Xormek aşiretinden olan ve Taşçı (Taçî) köyünde yaşayan milis Rızo, duruma anında müdahale ederek henüz 17 yaşındaki bu genci koruması altına aldı. Olan bitene anlam vermekte zorlanan Avla’yı ölümden kurtaran Rızo, onu gizlice kendi evine götürdü. Rızo, çatışma meydanında Hasan Efendi’nin cenazesinin üzerinden aldığı babasının şahsi silahını Avla’ya teslim etti. Heybesine onu bir süre idare edecek kadar yiyecek koyarak, buralardan derhâl uzaklaşmasını ve bir daha asla dönmemesini tembihledi.
Avla, aldığı bu acı nasihatle hızla oradan uzaklaştı ve Kurtepe (Kûrê Mezin) sık ağaçların arasında üç gün boyunca saklanmıştı. Ardından çevre köylere sızarak ailesinin akıbetini, annesini, kız kardeşini ve ağabeylerini aramaya başladı. Muhamed abisinin Kanîreş’te çatışmada öldüğünü öğrenmişti. Yılmadı, diğerlerini aramaya devam etti. Nihayet abisi Xelil’in Xinûs civarında Miralay Halit Bey’in kardeşi Ahmet Bey’in kurduğu direniş grubu ile savaşmaya devam ettiğini öğrendi. Avla, izini sürdüğü abisinin grubuna ulaşmayı başardı. Artık 17 yaşında bir genç olarak, babasından kalan o emanet silahla direnişe katılmıştı.
Leylek köyünde yaşanan ve toplumsal hafızaya ‘Tertela Xelo’ adıyla kazınan o büyük yıkımın ve karmaşanın ardından annesi Almas Hanım ile kız kardeşi Nazê’nin akıbeti tam bir bilinmezliğe gömülmüştü. Bu lokal çatışma, Kürt toplumundaki tarihsel çelişkilerin, aşiret rekabetlerinin ve yerel çıkarların ortak hedeflerin önüne geçtiğinde nasıl ağır sonuçlar doğurabildiğini gösteren sarsıcı bir örnekti aslında. Köy el değiştirmiş, aileler dağılmış, köylüler dağlara veya güvenli alanlara sığınmıştı. İşte bu kaosun ortasında Avla, bir yandan cephede abisi Xelil ile omuz omuza çarpışırken diğer yandan annesi ve kız kardeşinin akıbetini delice merak ediyor ama hiç kimseden haber alamıyordu. Amansız bir çatışmanın içinde içini kemiren bu bilinmezlik, merak ve hasret iç içe geçmişti. Artık yaşamı tamamen günlük çatışmalarla şekillenmişti.
Şêx Said’in Amed yenilgisinin ardından abisi Xelil, Çewlik üzerinden Varto ve Muş yöresine doğru geri çekilirken, Varto’daki diğer direnişçiler de Şêx Said’in ana kuvvetlerine katılmak üzere yola çıktılar. Şêx Said, Solhan’a (Bongiland) ulaştığında etrafında 400 atlı silahlı savaşçı vardı. Kalabalıktılar ama hareketin akıbeti tamamen belirsizdi. Solhan’ın Girvas köyünde, Xelil ve Varto’dan gelen diğer savaşçılar, Şêx Abdullah-ı Melekan komutasındaki silahlı güçler, Cibranlı ileri gelenleri ile birlikte Şêx Said’e yetiştiler ve burada üç gün kaldılar.
Varto’da, Şêx Abdullah-ı Melekan vasıtasıyla harekete dâhil olan ve en başından beri Ankara hükümeti adına çalışan Binbaşı Kasım da kardeşleri ve aşiretinden topladığı silahlı adamlarıyla Girvas’taydı. Xelil, Binbaşı Kasım’ın bir hain olduğunu hissediyor ve Şêx Said’e onu orada vurup tasfiye etmeleri gerektiğini ısrarla söylüyordu. Ancak bu girişim, Şêx Abdullah-ı Melekan tarafından her seferinde engellendi. Şêx Abdullah, Kasım’ın eski bir asker olmasından dolayı tecrübesinin faydalı olacağını savunuyordu. Yıllar sonra yayımlanan anılarında Binbaşı Kasım, Şêx Said’in kendisine hiçbir zaman güvenmediğini, bu tuzağı Şêx Abdullah üzerinden adım adım ördüğünü bizzat itiraf edecekti. Avla, abisi Xelil’in o gün Kasım’ı öldürme konusundaki haklı ısrarını ömrü boyunca etrafına anlatacaktı.
ABDURRAHMAN PAŞA KÖPRÜSÜ: İLMEK İLMEK ÖRÜLEN TUZAK
Solhan’ın (Bongilan) ardından Muş’a geçmek için yola çıkan Şêx Said’in kafilesinde Avla ve ağabeyi Xelil de yer alıyordu. Murat Nehri’ni geçmek için yapılan birçok girişim, nehrin karşı kıyısında önceden konuşlanmış işbirlikçi ve milis birliklerin saldırılarıyla boşa çıkarılmıştı. En sonunda Abdurrahman Paşa Köprüsü üzerinden geçmeye karar verdiler. Avla’nın yıllarca üstüne basarak anlatacağı üzere bu köprü, Binbaşı Kasım tarafından adım adım örülmüş bir tuzaktı.
Kasım’ın planından şüphelenenlerin başında gelen Xelil, köprüden geçmeyi kesinlikle reddetti. Avla da ağabeyi ile birlikte kafileden ayrıldı. Köprü kararına tepki gösteren birçok tecrübeli savaşçı da o an oradan uzaklaştı, adeta herkesin kendi başının çaresine baktığı trajik bir dağılma anı yaşandı. Çok geçmeden öngörüler doğru çıktı: Şêx Said’in etrafında çok az kişi kalınca, Binbaşı Kasım ve akrabaları Şêx Said’i esir alarak hızla olay yerine gelen askerî birliklere teslim ettiler. Köprüden ayrılan Avla ve ağabeyi Xelil, Ahmet Bey’in kurduğu gerilla grubuna katıldılar. Aylarca dağlarda, firari ve saldırı pozisyonunda çetin kış şartlarında çatışmaya devam ettiler.
BİNXET YOLU: SURİYE SÜRGÜNÜ VE DAĞLARDAKİ DÜELLO
Aylar süren amansız çatışmaların ardından, Kürt isyancılar gruplar hâlinde ‘Binxetê’ (Suriye sınırı/Fransız mandası altındaki bölge) geçmeye karar verdi. Serhat yöresindeki direnişçi grupları, dağ yollarından Bingöl’e (Çewlik), oradan da güneydeki diğer gruplarla birleşerek ölümle burun buruna geçecek uzun ve zahmetli bir yolculuğa koyuldular. Medrese öğrencisi Avla, bu ölümcül yolda ağabeyinin yanında, babasının şahsi silahıyla artık kendini ispatlamış bir savaşçıydı. Ahmet Bey, Zaza Yado ve Şêx Abdurrahim gibi dönemin efsanevi onlarca komutanı artık Binxet yolundaydı.
Avla, bu uzun yürüyüşün hikâyelerini ömrü boyunca dilinden düşürmedi. Qerecadağ yakınlarında Kürt savaşçılar tarafından düşürülen askerî uçağın hikâyesini ve Amed dağlarında yaşanan o meşhur düelloyu hep anlatırdı: “Bir gün askerle çok yakın ve sıcak bir çatışmaya girdik. Müfrezeyle gelen yüzbaşı son derece cesur bir adamdı; asla geri çekilmiyor, sürekli bağırarak Zaza Yado’ya meydan okuyor, onu öldüreceğini söylüyordu. En sonunda Zaza Yado ile yüzbaşı teke tek düello etmeye karar verdiler. Yüzbaşı atıyla nehrin bir yakasından, Zaza Yado diğer yakasından birbirlerine ateş açarak köprüye doğru dörtnala at sürdüler. Zaza Yado, köprüye ulaşmadan hemen önce soğukkanlılıkla nişan alıp cesur yüzbaşıyı başından vurarak öldürdü.”
MÊRDİN PUSU HATTI VE SINIRDAKİ HÜCUM
Mêrdin yöresine ulaştıklarında, aralarında yaralıların ve kadınların da bulunduğu kafile 300 kişiyi bulmuştu. Ancak buradaki bazı yerel köylüler ve milisler, yerlerini askerlere ihbar ediyor, kafileyi sürekli taciz ateşi altında tutuyordu. Avla, Mêrdin’deki bir tehlikeyi şöyle aktarıyordu: “Büyük bir köye ulaşıp yiyecek istedik. Köylüler hepimizi köye davet edip yardım edeceklerini söylediler. Ancak biz temkinliydik; köyün etrafını sararak kendi güvenliğimizi aldık. Sayımızın kalabalık olmasından dolayı bize yemek verdiler. Meğer arkamızdan 50 kişilik silahlı bir grup kurup bizi tuzağa çekmek istemişler. Biz köyden uzaklaşınca arkamızdan ateş açmaya başladılar fakat sadece uzaktan oyalıyorlardı. Anladık ki askeriyeye haber vermişlerdi. Tam Fransız (Suriye) sınırına vardığımızda tren dolusu asker de oraya ulaştı. Bazı arkadaşlarımız çatışmak istese de sınır çizgisinde olduğumuz için doğrudan karşı tarafa geçtik.”
LAZKİYE KAMPI VE DÖNÜŞ KARARI
Fransız yetkililer, sınırı geçen bu mülteci grubunu alarak Akdeniz kıyısına, Lazkiye yakınlarındaki bir kampa götürdü. İlk iki ay boyunca siyasi oturum vermeye yanaşmasalar da yapılan diplomatik görüşmeler neticesinde kafileyi ‘Kürt siyasi sığınmacıları’ olarak kabul ettiler. Onları bölgedeki boşaltılmış köylere yerleştirerek resmî kimlik bağladılar ve her ay düzenli maaş verdiler.
Suriye’deki bu güvenli günlerde bile Avla ve abisi Xelil’in aklında tek bir soru vardı: Annemize ve kız kardeşimize ne oldu? Avla, yarıda kalan medrese eğitimini tamamladı. Ancak memlekete duyulan hasret ve ailelerinin akıbetine dair içlerini kemiren o büyük huzursuzluk, sürgünün getirdiği tüm maddi imkânları anlamsız kılıyordu. Nihayetinde 1928 yılında Şêx Said Hareketi’ne yönelik çıkarılan Genel Af Yasası’ndan faydalanarak topraklarına geri dönme kararı aldılar.
MEMLEKETE DÖNÜŞ: KAYIP ANNE VE KARDEŞ
Varto’ya döndüklerinde karşılaştıkları manzara bir başka yıkımdı. Evlerine, köşklerine ve arazilerine devlet yanlısı milisler tarafından el konulmuştu. Haklarını geri almak için yıllarca mücadele ettiler ve nihayetinde topraklarının bir kısmına kavuşabildiler.
Yıllar sonra kız kardeşleri Nazê’nin hikâyesi aydınlandı: Leylek köyündeki o çatışma ve karmaşada Nazê, karmaşadan faydalanıp dağlara doğru kaçmıştı. Dağda, hayvancılıkla uğraşan göçebe Bêrti aşiretine sığınmış ve kendisinin Hasan Efendi’nin kızı olduğunu söylemişti. Bêrti aşireti Nazê’ye sahip çıktı ve askerler-çeteler onun izini bulup zarar vermesin diye Nazê’yi kendi öz kızları gibi tanıtıp uzun yıllar bir sır gibi sakladılar. Nazê daha sonra Bêrti aşiretinden biriyle evlendi ve gerçek kimliği ancak yıllar sonra, fırtına tamamen dindiğinde abilerini ziyaret etmesiyle ortaya çıktı. Nazê, Bêrti aşireti içinde ömrü boyunca el üstünde tutuldu. Herkes ona saygıyla “Dapîra Nazê” (Nazê Nine) diye hitap etti. Nazê, 1970’li yıllarda Elaziz’de (Xarput’ta) vefat etti.
Ailenin diğer fertlerinden Xelil, Suriye dönüşünden kısa süre sonra bitmek bilmeyen ihbarlar ve bölgedeki intikam duygularından yorularak İstanbul’a yerleşti, soyadını değiştirip kendi izini kaybettirdiği yeni bir hayat kurdu. Elaziz’de esir düşen Yusuf ise devlet tarafından sürgüne tabi tutuldu ve yaşamını geçirdiği Elaziz’de (Xarput’ta) vefat etti.
Avla ise babasının köyü Leylek’e yerleşti, konağını geri aldı ve orada yaşamaya başladı. Bölgede uzun yıllar imamlık yaparak halkın gönlünde taht kurdu ve artık ‘Mele Avlayê Axê’ olarak anılmaya başlandı. Hem derin dinî bilgisi hem de ailesinin ödediği ağır bedeller ve bizzat şahit olduğu tarihî gerçekler sayesinde toplumu aydınlatan, sözlü tarihi diri tutan bir kanaat önderi oldu.
XİRBAQO DERESİ: ALMAS HANIM’IN SIRRI
Fakat Avla ve kardeşlerinin içindeki en büyük ukde, anneleri Almas Hanım’ın akıbetiydi. Leylek köyü baskınında herkes kendi canının derdine düşmüşken, Almas Hanım’ın evden küçük bir giysi bohçası alarak hızla köyden çıktığı görülmüştü. Nereye gittiğini kimse bilmiyordu; ta ki yıllar sonra yaşlı bir çobanın aileye verdiği o acı itirafa kadar…
Eski yıllarda Leylek köyünde çobanlık yaptığını ve Almas Hanım’ı şahsen tanıdığını söyleyen çoban, ailenin kapısını çalarak şu tarihî şahitliği aktardı: “O dönem dağda koyunlarımı otlatırken, Abdurrahman Paşa Köprüsü yakınlarında, Xirbaqo Deresi civarında bir taşın dibinde bir kadının oturduğunu gördüm. Hiç hareket etmiyordu. Yanına yaklaşıp yüzüne baktığımda onun Almas Hanım olduğunu anladım. Ancak öylece oturur vaziyette ruhunu teslim etmişti. O dönem askerî baskınlar ve çete korkusu yüzünden ortalık çok karışıktı, kimseye haber veremedim. Yanındaki bohçasından çıkardığım bir örtüyle üzerini kapattım. Etrafına taşlar dizip, üzerine toprak atarak onu oracıkta, o taşın dibinde defnettim…” (Çatışmaların ilk günlerinde bu olay yaşanıyor.)
Çoban bu bilgiyi yıllar sonra vermişti. Ancak ne Xirbaqo Deresi’ndeki o taş bulunabildi ne de Almas Hanım’a ait bir mezar yeri… Avla ve kardeşleri ömürleri boyunca annelerinin bir mezar taşını aradılar ama ne yazık ki bir ize rastlayamadılar.
BİR DEVRİN SONU VE SON VASİYET
Bu derin hasret ve hüzünle babasının mirasını yaşatan Mele Avlayê Axê, yaşadığı ve tanık olduğu tüm bu acıları çocuklarına ve etrafına bir vasiyet gibi anlattı; bu toplum tarihini ve uğradığı haksızlıkları unutmasın istedi. İngilizlerin ve yeni devletin politik oyunlarını her fırsatta dile getiren Abdullah Erdemirci (Avlayê Axê), takvimler 1987 yılını gösterdiğinde, doğduğu ve uğruna her şeyini feda ettiği Varto’nun Leylek köyünde, arkasında ibretlik bir tarih bırakarak hayata gözlerini yumdu.