GÖRÜNTÜLÜ

Karasu: 'Rıza arkadaş, Apocu felsefenin varlığında yaşayacaktır'

Mustafa Karasu, şehit Rıza Altun’un son nefesine kadar mücadeleye büyük katkılarda bulunduğunu belirterek, “Onun duruşu da bundan sonra Apocu militanlığın, Apocu felsefenin, Apocu kültürün, Apocu yaşam mücadelesinin varlığında yaşayacaktır" dedi.

RIZA ALTUN

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, PKK'nin öncü kadrolarından Rıza Altun’un mücadelenin farklı evrelerindeki rolünü değerlendirirken onun hem militanlığı hem de örgütleyici yönüyle tarihteki yerini vurguladı. Altun’un, Ankara’nın devrimci mahallesi Tuzluçayır’dan başlayarak Hilvan-Siverek direnişine, zindan direnişlerinden Avrupa ve Ortadoğu’daki diplomasi çalışmalarına kadar uzanan çok katmanlı bir mücadele çizgisi olduğuna dikkat çeken Karasu, bu anlamda mücadeleye çok büyük katkılar sunduğunu anlattı.

Genç yaşta etkileyici kişiliğiyle çevresini örgütleyen, “Şirket” kod adıyla bilinen Altun’un yalnızca silahlı eylemlerde değil, ideolojik ve kültürel alanda da derinlik kazandıran bir isim olduğunu ifade eden Karasu, Altun’un mücadelesinin hem halkın belleğinde hem de Apocu felsefenin sürekliliğinde kalıcı bir yer edindiğini söyledi.

Karasu’nun değerlendirmeleri şu şekilde:

Fuat ve Rıza arkadaşlar parti tarihimizde önemli yeri ve rolü olan arkadaşlarımızdı. Partimizin hem ruhunda, hem kültüründe, hem mücadele çizgisinde etkili olan arkadaşlardı. Bu yönüyle parti tarihimizin çok önemli parçasıydılar.

Fuat arkadaş için daha önce değerlendirme yapmıştık. Fuat arkadaş Önder Apo’nun ilk arkadaşıdır. Tabii önceden Haki ile, Kemal ile, Önder Apo ile tanışıyorlar. Ama Apocu grup olarak, Çubuk Barajı’na katılanlardan bugüne kadar mücadele eden arkadaş olarak Önder Apo’nun gerçekten yol arkadaşıydı. En yakın yol arkadaşıydı. Önder Apo’nun duygusunu, düşüncesini, çizgisini gerçekten en iyi kavrayan arkadaşımızdı. Zaten hep Önderlik gerçeğine yoğunlaşıyordu. Önder Apo ne düşünüyor, nasıl bir yaşama arayışı içinde, nasıl bir dünya arayışı içinde, nasıl bir Kürdistan, nasıl bir kadın arayışı içinde? Fuat arkadaş hep bununla yoğunlaştı. Bu yönüyle Fuat arkadaş Önder Apo gerçeğine hep yaklaşmak, Önder Apo gerçeğini bütünüyle yaşama konusunda kendisine öyle bir rol vermişti.

Gerçekten böyle bir arkadaştı. Bütün dünyası buydu. Önder Apo gerçeğine, hakikatine ulaşmak doğrultusunda çaba gösterdi. Hem de Önder Apo’yu anlayıp bunu partiye yansıtmak, arkadaşlara yansıtmak, yoldaşlara yansıtmak konusunda kendisini sorumlu gördü. Daha doğrusu Önder Apo’ya karşı sorumluluğu en iyi böyle yerine getireceğini düşünerek sürekli Önder Apo gerçeği üzerinde yoğunlaştı. Önder Apo’nun yaşam anlayışı, dünya görüşü, felsefesini kendisinde derinleştirerek onu arkadaşlara taşıyordu.

Zaten parti içinde en fazla eğitim veren arkadaş Fuat arkadaştı. Hemen hemen her arkadaş, Fuat arkadaşın eğitiminden nasibini almıştır. Eğer parti içinde, Önderlik çizgisinde Önder Apo’nun yaşam felsefesinde bir gelişme olduysa, derinleşme olduysa bu tabii Önder Apo’nun savunmalarını okuyarak, Önder Apo’nun çözümlerini dinleyerek, tartışarak olduğu gibi Fuat arkadaşın Önder Apo’yu yansıtmasıyla gerçekleşmiştir. Bunu bir kere böyle tespit etmemiz lazım.

ÖNDER APO ÇİZGİSİNE UYMAYAN ANLAYIŞLARA KARŞI HER ZAMAN TAVIR ALMIŞTIR

Fuat arkadaş hep Önder Apo’ya bağlılıkla, o kararlılıkla yürüdü. Her zaman da Önder Apo çizgisine uygun olmayan anlayışları, tutumları fark ettiği zaman tavır almıştır. Diğer yandan parti içindeki yoldaşlığı geliştirmede de Fuat arkadaşın önemli bir rolü vardı. Yoldaşlara karşı saygısı, sevgisi çok fazlaydı. Genç olsun, yaşlı olsun, kadın olsun, erkek olsun, bütün arkadaşlarla parti yoldaşlığını yaşayan, parti yoldaşlığını yansıtan, PKK yoldaşlığı, kişiliği nedir, bunu ilişkilerinde yansıtan bir arkadaşımızdı.

Fuat arkadaşın gerçekten değerlendirilmesi lazım. Kişiliğinin daha fazla çözümlenmesi lazım. Onun kattıklarının daha fazla ortaya konulması lazım. Yine onun kitaplarının, onun değerlendirmelerinin gerçekten okunup daha derinliğine anlaşılması lazım. Bir yönüyle Önder Apo’yu derinliğine kavramak, Fuat arkadaşın değerlendirmeleri, çözümlemeleriyle daha da gerçekten derin ve yoğun olmaktadır. Fuat arkadaşın en önemli gücü de böyleydi, rolü de böyleydi. Çünkü Önder Apo çözümlemeleri yapıyordu. Bazen bu çözümlemeler, koşulları gereği bazı tespitlerle, bazı değerlendirmelerle oluyordu. Örneğin Cezaevi’nde kitaplar yazıyordu. Tabii Önder Apo’nun kitapları da her şeyi ortaya koyuyordu ama onların daha da derinleşmesi, anlaşılması açısından Fuat arkadaş gerçekten çok önemli rol oynadı. Bunu bir kere böyle belirleyelim.

Şunu söyleyebiliriz: Fuat arkadaş Önderliğe karşı görevini yerine getirmiştir. Yetersizliği olabilir, eksiği olabilir ama en üst düzeyde görevini yerine getirmiştir. Bu yönüyle Önder Apo’ya karşı görevlerini yerine getirmede herhangi bir yetersizliği olmamıştır. Bunu böyle belirtebiliriz. Tabii bu aynı zamanda partiye karşı görevlerini yerine getirme olmuştur.

Bu vesileyle Fuat arkadaşı bir daha saygıyla minnetle alıyorum. Onu hiçbir zaman unutmayacağız. Onun duygusunu, düşüncesini Kürt toplumuna, gençlere, kadınlara yansıtmaya çalışacağız. Nasıl ki çözümlemelerle Önderlik kişiliğini anlayarak daha iyi partileşme çabası içinde oluyorduysak, artık Fuat arkadaşı da daha iyi anlayarak böylelikle Apocu kişiliğimizi, Önder Apo çizgisinde kişiliğimizi daha da derinleştirmeye çalışacağız. 

MÜCADELEMİZİN BÜYÜMESİNDE RIZA ARKADAŞIN ÇOK ÖNEMLİ ROLÜ VAR

Rıza arkadaş için de söylenecek çok söz var. Abbas arkadaş Rıza arkadaşı değerlendirirken, “ikinci Kemal Pir kişiliği” dedi. Gerçekten de Rıza arkadaşın kişiliğine, duruşuna en uygun, en doğru tanımlama, Abbas arkadaşın tanımlamasıdır. Rıza arkadaşın mücadelemizde yeri çok fazladır.

Bizim Apocu grup, zor koşullarda gelişti. Ankara’da, ilk üniversitelerde, okullarda Apocu grup çekirdeği oluştu. Ama buna paralel olarak bu çekirdeğin oluşmasından kısa süre sonra da Tuzluçayır gibi Ankara’nın en devrimci mahallesi, küçük Moskova denen mahallesi, Rıza arkadaşın -kodu Şirket’ti- etkisinde olan bir mahalleydi. Diğer sol gruplar da vardı ama esas etkili olan, militan kişilik olan, Tuzluçayır’a damgasını vuran, Rıza arkadaşının etrafında oluşan gruptu. Bu yönüyle de mücadeleye çok katkısı oldu.

Kürdistan’da gerçekten faşistlere karşı mücadelede çok önemli rolü oldu arkadaşın. Bu yönüyle Kürdistan’da Apocu grubun gelişmesinde rolü çok çok önemlidir. Çünkü Apocu grubun ilk gelişmesi, biraz daha önündeki engelleri, faşistlerin engellerini aşarak gelişti. Rıza arkadaşın bu yönüyle çok önemli etkisi oldu. Daha sonraki Hilvan-Siverek mücadelesinde rolü önemlidir. Cezaevinde de tabii ki mücadelesi oldu, direnişi oldu. Böyle bir kişiliktir. Cezaevinden çıktıktan sonra da Kürdistan’da birçok çalışmaya katıldı.

Şunu belirtebilirim: Rıza arkadaş, son nefesine kadar bu mücadeleye çok önemli katkılarda bulundu. Parti tarihimizi anlatırken, özgürlük mücadelemizin bu noktaya gelmesini anlatırken, değerlendirirken, Rıza arkadaşı değerlendirmeden anlatamayız, eksik kalır. Bu mücadelenin gelişmesinde, bu noktaya gelmesinde onun da başından itibaren çok büyük rolü olmuştur.

DURUŞU APOCU FELSEFENİN VARLIĞINDA YAŞAYACAKTIR

Bu yönüyle, Rıza arkadaşın şehadeti, ilk gruplaşma döneminin arkadaşları olarak tabii ki hepimizi çok etkilemiştir. Onun duruşu da bundan sonra Apocu militanlığın, Apocu felsefenin, Apocu kültürün, Apocu yaşam mücadelesinin varlığında yaşayacaktır. Bu yönüyle Şirket’in, yani Rıza arkadaşın, bu mücadelemizde yeri her zaman hakkıyla anılacak, hiçbir zaman unutulmayacak.

Bütün ömrünü verdi ve çok yönlü bir mücadele yürüttü. Bu açıdan da şu anda her yerde halkımız, Rıza arkadaşı, Fuat arkadaşla birlikte hakkıyla anmaktadır. Çok önemlidir. Bu yoldaşlarımıza hakkını vermek, onların emeğinin karşılığını saygıyla karşılamak, anmak çok çok önemli. Bu da yapılıyor. Bu yönüyle halkımıza da bütün dostlarımıza da teşekkür ediyorum.

Önderlikle tanışmasını zaten kendisi anlatıyor. “1976’nın başında Anıttepe’deki eve gittim. Önderliği gördüm” diyor. “Kemal çağırmıştı. Haki arkadaş geldi, beni aldı, eve götürdü. Orada Önderlik ile tanıştık. Önderliği orada gördüm” diyordu. Fakat Rıza arkadaşın, Tuzluçayır’dakilerin Hareketle tanışmaları daha öncedir. İlk başta Kemal Pir arkadaş, Tuzluçayır’da bu gençlerle ilişki kuruyor. Ama o zaman Apocu grup olarak ilişki kurmuyor. Genel devrimcilik olarak Tuzluçayır’da bu gençlerle ilgileniyor. Herhalde 1974 ve sonrasıdır bu gençlerle ilgilenmesi.

Bu arkadaşların Apocu grubun parçası olmaları, büyük ihtimalle 1975’in sonu, 1976’nın başlarında oluyor. İlk önce aslında devrimci fikirleri alıyorlar. Kemal Pir ile tanışmışlar önceden. Kemal Pir, arkadaşlarla ilgilenmiş. Hatta o gruptan birisi, Kürdistan’a ilk gidenlerden. Sanırım 1976 toplantısından sonra hemen, -o kişinin ismini şu anda hatırlamıyorum- Kemal Pir’in isteğiyle Kürdistan’a gitmiş. Bizimle de çalışmıştı. O da Tuzluçayır’daki ilk gruptan, hatta Metin Aslan’ın arkadaşın anlatımına göre Kemal Pir’i de grupla tanıştıran o kişi. O da Sivaslı birisi. Daha sonra Nizip’e gidiyor, bir süre çalışıyor fakat sonra tekrar dönüyor. Daha sonra da gruptan kopuyor, Kanada’ya gidiyor. Şu anda herhalde Kanada’da yaşıyor. Çünkü ben Avrupa’dayken birkaç kere Kanada’da kendisiyle görüşmüştüm.

Dediğim gibi 1975-1976’nın başlarında grupla tam ilişki kuruyorlar. Fakat hala grupla ilişki kurdukları dönemde de sosyal emperyalizmi savunuyorlar.

GÖZÜKARA BİR EYLEMCİYDİ

Bu arkadaşlar aslında daha önce THKO sempatizanlarıdır. Herhalde Hüseyin İnan’ın da etkisi vardır. Ben de yarattığı etki gibi... Hüseyin İnan’ın da köyü de Rıza Arkadaş’ın köyüne yakındır. Hüseyin İnan, Gürünlüdür. Ama dayısının köyü de Sarız’dadır. Zaten Sarız’da yakalanıyor. Onun etkisiyle de THKO’ya sempati duyuyorlar. Ondan sonra sosyal emperyalizmi savunuyorlar. O durum karşısında hatırlıyorum, arkadaşlar onlara şöyle dedi: “Savunabilirler sosyal emperyalizmi, eğer ikna edebilirsek hepsini de ikna etsinler. Bizim için sorun değil.” Önder Apo söyledi, "öyle söyleyin" demişti. Grubun ilk ilişkilenmesinde böyle bir durum vardı. Ama kısa sürede, birkaç ay sonra sosyal emperyalizmin tezlerini, fikirlerini bıraktılar; Hareketin görüşlerini benimsediler.

Bu arkadaşlarla tanışmamın tam tarihini bilmiyorum. Benimki de 75 sonu ya da 76 başları olabilir. Benim Tuzluçayır’da akrabalarım vardı, zaman zaman gidiyordum. Sonra ben 76’nın başlarında zaten Tuzluçayır’da ev tuttum. Yurttan çıktım, Tuzluçayır’da ev tuttum. Tekmezar denen bir yer var Tuzluçayır’da. Orada ev tuttuk. Ondan sonra ben daha sıkı ilişki içinde oldum. Bir nevi ben de Tuzluçayırlı oldum. Arkadaşlarla sürekli beraberdik, yan yanaydık. Hatta ilk dönemlerde bizim Kazım arkadaşın evlerinin hemen arkasında tek odalık bir ev tutmuştuk. Orada ben eğitim veriyordum. Gençler geliyordu, ben eğitim veriyordum. Yani bir nevi eğitim evimiz gibiydi. Öyle iyi ilişkilerimiz oldu.

Daha sonra Tuzluçayır'da olduğum için sürekli bir ilişki içindeydik, beraberdik. Artık arkadaşlar tamamen grubun parçası olmuşlardı 76’da. Rıza arkadaş, çok eylemci bir arkadaştı. Rıza arkadaş, orada “Şirket” olarak biliniyordu. Şunun için söyleniyordu; çevresi çok genişti, etkileyici bir kişiliği vardı. Onun etrafındaki gençler, kişiler ona bağlıydılar yani. İnsanları öyle kendisine bağlayan, etrafında toplayan bir doğal örgütçüydü. Aynı zamanda da eylemci... Faşistlere karşı sürekli eylem içinde olan bir arkadaş. Bu nedenle kendisinin kodu Şirket’tir. Kimse Rıza olarak bilmezdi. Tuzluçayır’da herkes "Şirket" olarak bilirdi. Faşistler de Şirket ismini duyduklarında titriyorlardı. Çünkü Rıza arkadaş, gözükara bir eylemciydi.

TUZLUÇAYIR’DAKİ GRUBUN APOCULARIN ANKARA’DAKİ ETKİSİNİN ARTMASINDA ROLÜ OLDU

Ben Tuzluçayır’a gittikten sonra onlarla beraber eylemlere katılıyordum. Rıza’yla beraber iki-üç eylemimiz olmuştu. Etkin, aktif bir grup. Faşistlere karşı Abidin Paşa’ya doğru bazen hareketler yapıyordu. Tuzluçayır’ın hemen üstünde -sanırım Kartaltepe diyorlardı- faşistler vardı. Bazen oraya sızmalar yapıyordu, faşistlere karşı. Böyle bir grup. Bazen de Mamak’ta faşistler etkindi. Bir vadi Tuzluçayır’la Mamak’ı ayırıyordu.

Rıza arkadaş, Tuzluçayır’daki arkadaşlar... Ben de bir defa katıldım eylemlerine. O vadiden karşı tarafa doğru ilerleyip faşistlere yönelik eylemler yapıyorduk. Yani Tuzluçayır’daki arkadaşlar, böyle bir eylemci gruptu. Apocular zaten Türkiye solu içinde, Türkiye’deki sol güçler çevresinde eylemci, militan bir grup olarak biliniyordu. Buna bir de Tuzluçayır eklendi. Bu yönüyle Tuzluçayır’daki bu grubun Apocuların Ankara’daki etkisinin artmasında rolü oldu bu süreçte.

Çünkü Abidinpaşa ve Mamak denilen yer, Ankara’da faşistlerin çok etkili olduğu yerdi. Ve Tuzluçayır, Ankara’da devrimcilerin kalesi olarak biliniyordu. "Küçük Moskova" deniliyordu. Böyle bir yer. Tabii böyle bir yerde Apocu grubun etkili olması, genel Ankara’daki durumuna da etkisi oluyordu. Benim Tuzluçayır’daki arkadaşlarla tanışmam böyle bir süreçte oldu. 75’in sonları ve 76’nın başlarında oldu. Zaten 76’da ben hep Tuzluçayır’daydım.

Ankara’da önemli bir ideolojik grup oluştu ya da ideolojik gruplaşma süreci yaşandı. 70’de başlayıp 76’ya kadar; yani ülkeye dönüş dönemine kadar süren bir çalışma süreci oldu Ankara'da. Tabii bu dönemde faşistlere karşı mücadele ideolojik mücadeleyle eylemsel duruş bir arada yürüyordu.

Bu açıdan Tuzluçayır’daki arkadaşlar Hareketle tanıştıktan sonra oradaki ideolojik mücadelede önemli bir rol oynadılar. Dev-Yol vardı, Halkın Kurtuluşu vardı, diğer gruplar vardı; bunlara karşı ideolojik mücadele yürütüyorlardı. Bu yönüyle de ideolojik grubun Ankara’daki mücadelesine önemli bir katkı, önemli bir destek oluyordu. Çünkü Tuzluçayır herhangi bir mahalle değil, sıradan bir yer değil. Evet, Ankara’da mahalleler bölünmüştü. Solcuların, sosyalistlerin etkili olduğu mahalleler vardı, başka yerde de böyle mahalleler vardı fakat en fazla solun, sosyalistlerin, devrimcilerin etkili olduğu mahalle, Tuzluçayır’dı.

TUZLUÇAYIR'IN EN POPÜLER KİŞİSİ, İDOLÜ

O dönem, aynı zamanda yoğun ideolojik mücadele dönemiydi. Sadece bizim açımızdan değil, Dev-Yol açısından da, Halkın Kurtuluşu açısından da, bütün gruplar açısından büyük bir ideolojik mücadele dönemiydi. Herkes yeni, sempati duyan gençleri kazanmaya çalışıyordu. Çünkü gençliğin sola, devrimcilere eğilimi çok fazlaydı. Büyük bir kabarış vardı gençlikte. Yine halkta devrimci harekete yönelik büyük bir kabarış vardı. Her grup, bu kabarışı kendisine çekmek için büyük bir ideolojik mücadele veriyordu. Biz de veriyorduk.

Böyle bir dönemde, Tuzluçayır gibi bir yerde bütün diğer gruplara karşı ideolojik mücadele içinde olmak çok önemliydi. Yine Apocuların saygınlık kazanmasında Tuzluçayır’daki bu etkimizin de önemli bir rolü oldu. Bu yönüyle arkadaşlar, Tuzluçayır’da diğer sol güçlere karşı ideolojik tartışma yapıyorlardı, mücadele veriyorlardı. O yönüyle önceden de böyle ayrışma vardı. Fakat Hareketle tanıştıktan sonra daha fazla ideolojik mücadele veren, daha fazla tartışan, daha fazla diğer gruplara karşı ideolojik mücadele verip yeni gençler kazanan, halktan insanları etkileyen bir süreç, Rıza arkadaşın öncülüğünde Tuzluçayır’da gerçekleşmiştir.

Rıza arkadaş -biraz belirttik ama- şöyle bir kişilikti: İdol derler ya; duruşuyla, tutumuyla gençliğe idol olan bir özelliği, bir tarzı vardı. Hem yanındaki arkadaşları etkileyen, onları etrafında toplayan bir nevi Rıza ne derse, nasıl yaklaşırsa, ne karar alırsa, yönünü ne tarafa verirse oraya gidecek bir grubu vardı. Öte yandan Rıza, grubun çeperindeki gençleri de, Tuzluçayır’daki bütün gençleri de etkileyen bir özelliğe sahipti. Herkes tanıyordu. Tuzluçayır’da Türk solundaki bütün grupların kadroları da sempatizanları da halk da tanıyordu. Tuzluçayır’ın en popüler kişisiydi. Türk solunda birçok grup vardı ama en tanınan, Rıza arkadaştı.

Bu tabii gençleri etkiliyordu. Onlardan bir kısmı daha sonra mücadeleye sempati duydular, katıldılar. Bu yönüyle Tuzluçayır’da mücadeleye katılanların, mücadelenin parçası olanların esası, Rıza’nın etkisidir. Evet, bizim ideolojik etkimiz vardı, grubun çalışması vardı, Kemal’in çalışması vardı ama  Rıza Arkadaş  bir nevi bu düşünceleri, duyguları gruplaştıran, -evet bir Apocu düşünce benimsenmiş, girmiş Tuzluçayır’a ama onları grup haline getiren- kesinlikle Rıza Arkadaş olmuştur. Bu yönüyle bir semboldür. Bundan sonra da Tuzluçayır’da böyle bir sembol olmaya, böyle bir idol olmaya devam edecektir.

TUZLUÇAYIR DENİLİNCE HER ZAMAN RIZA ARKADAŞIN MİLİTANLIĞI AKLA GELECEKTİR

Bu yönüyle Tuzluçayır’da zaten sahiplenme oldu. Tuzluçayır denilince her zaman Rıza arkadaşın büyük devrimciliği, büyük militanlığı akla gelecektir. Tuzluçayır gençliğini o zaman da etkilemişti, bundan sonra da etkileyecek bir kişiliktir. Rıza etkileyen bir kişiliktir yani. Daha o zaman, düşünebiliyor musunuz, daha Apocu grupla tanışmadan önce etkiliyor. Bir de böyle bir kişilik çok etkileyici bir grupla tanışacak, onun ideolojisini benimseyecek, onun kültürünü, tarzını alacak ve bunun yaratacağı etkiyi, o mücadelede yapacağı katkıyı tabii ki düşünmek gerekir. Her zaman mücadelenin gelişmesinde, örgütlenmesinde, yeni kişilerin kazanılmasında ya da kazanılan çevredeki halkın, gençlerin etkilenmesinde, Rıza Arkadaş her zaman etkili olan bir arkadaş olarak tarihteki yerini alacaktır.

Rıza arkadaşların ya da Tuzluçayır’daki arkadaşların, Kürdistan’a gidiş süreci bir yönüyle benim Kürdistan’a gidiş sürecimle de aynıdır. O daha önce gidip Nizip’te çalışıp -sonra bırakıp gelen dışında-, Kürdistan’a ilk gidiş benimle olmuştur, beraber gittik. 76 toplantısından bir süre sonra artık benim gitmem de netleşmişti. Başkan o zaman “Tuzluçayır’daki arkadaşları da beraber götür, onlar da zaten gitme kararındalar” dedi. Ve böylelikle Kürdistan’a gidiş olunca arkadaşlarla konuştum. Gittim, Doğan Kılıçkaya’yla, Rıza arkadaşla konuştum; “Kürdistan’a gideceğiz” dedim. Arkadaşlar “tamam” dedi. Zaten daha önce hazırlar gitme kararına.

İlk önce ben ve Doğan Kılıçkaya Antep’e gittik. Sanırım Temmuz’du. Ağustos da olabilir. Bu süreçte Doğan Kılıçkaya arkadaşla Antep’e gittik. O da Tuzluçayır’ın çok önemli, önde gelen militanıydı. Grubun en önde gözükenlerinden birisiydi Doğan Kılıçkaya. Rıza arkadaş da o zaman dedi; “bir ay sonra ben de geleceğim.” Kararlaştık, bir ay geçtikten sonra Rıza arkadaş da geldi. Rıza arkadaş da Antep’e geldi. Sanırım gelirken daha sonra bırakan Mehmet Uzun’u da beraber getirmiş olabilir. Rıza arkadaş Antep’e geldiğinde sanırım Haki arkadaş da yeni gelmişti. Biz ilk gittiğimizde Haki arkadaş daha gelmemişti; Adana’daydı. Yani kısa süre sonra Haki arkadaş da Adana’dan geldi Antep’e. Böyle üç arkadaşla birlikte gelmişti. Bir tanesine Bijî Mehmet diyorduk. Bir tanesi yine Halfetili, daha sonra şehit düşen bir arkadaştı. Şu anda ismini tam hatırlamıyorum. Haki arkadaş üç arkadaşla beraber gelmişti. Rıza da geldi.

ANTEP’E İLK GİTTİĞİMİZDE DEVRİMCİLER NEREDEYSE SOKAĞA ÇIKAMIYORDU

Biz ilk önce Hoşgör’ün alt tarafında bir evde kaldık. Nasıl bir evdi? Ev değildi; Pazarcıklıların bir apartmanı var. Apartman yapmışlar, apartmanın altında bir bodrum yapmışlar. Böyle bir tünel gibi girmişler. Sadece bodrumun girişinde bir kapıda pencere var. Küçük pencere. Gidiyorsun, dibinde iki tane odacık yapmışlar. İlk önce orada kaldık. İki odaydı ama sürekli nemdi. Biz yatıyoruz, sabah kalkıyorduk, bütün vücudumuz sırılsıklam oluyordu nemden, rutubetten. Böyle bir yerde kalıyorduk Haki’yle. Sonradan başka bir ev tuttuk. Rıza kendisi zaten Antep’e gelişini anlatıyor. Yukarıbayır’da bir ev tuttuk. Orada kalıyorduk. Bendim, Haki’ydi, Rıza’ydı, Doğan Kılıçkaya’ydı, Haki’yle birlikte gelen o Bijî Mehmet’ti. Diğeri, işte ismini unuttuğum şehit arkadaştı. Biz böyle bir evde kalıyorduk. Rıza arkadaşın anlattığı gibi, hiçbir şey yoktu. Sadece hasır gibi bazı şeyler, bir-iki tane de yorgan vardı. Hepimiz onun altında yatıyorduk zaten. Herkese bir yorganı nereden bulacaksın? Öyle bir evde kaldık.

Rıza arkadaş anlatıyor; mutfak var, mutfakta bir şey yok. Odalarda hiçbir şey yok. Tuğladan elektrik sobası yapıyorduk, onunla ısınıyorduk. O da sürekli sigorta attırıyordu, elektriğin şalterini indiriyorduk ki kayıt yapmasın. Onun için elektrikçiler geliyordu. Zamanı geldiğinde, ne kadar elektrik yakmışsak onun faturasını yazıp gidecekler. Geldiği zaman biz bakıyorduk; elektrikçiyse kapıyı açmıyorduk. Elektrikçi çekip gidiyordu. Öyle bir yerdeydik Rıza’yla. Böyle bir yerde kaldık Yukarıbayır’da. Tabii başka evler, komün evleri de vardı.

İlk gittiğimizde hem gençler içinde çalışıyorduk, hem de faşistlere karşı eylem içindeydik. Rıza arkadaş eylemciydi. Antep’in de en iyi eylemcisi diyelim. Antep grubunun en iyi militanı. Rıza arkadaş çok soğukkanlıydı. Bir hedef oldu mu, o hedefi düşürürdü. Öyle bir arkadaştı.

İlk geldiği zaman gençler vardı. Gençlerin evinde eğitimler veriyorduk. Rıza da bazı eğitimlere katılıyordu. O zaman Atatürk Lisesi vardı. Orada bizim sempatizanlarımız vardı. Daha çok Rıza onları okula götürüp getirirdi. Çünkü okulun çevresi hep faşistlerdi. Faşist mahallelerdi. Rıza arkadaş o gençleri okula götürüp getirmede epey uğraş verdi. Zaten biz gittikten bir süre sonra faşistlere karşı mücadele gelişti. Faşistlere karşı mücadelede hep etkili rol oynadı.

Biz Antep’e gittiğimizde devrimciler neredeyse sokağa çıkamıyordu. Biz grup olarak gittik. Artık bir grup oluşturmuştuk. Tabii daha çok Haki sorumluydu. Cuma arkadaş da bazen geliyordu. Kemal çok gelirdi Antep’e. Kemal de Antep’te çalıştı. Cuma arkadaş, daha çok Urfa tarafına da, diğer alanlara da gidip geliyordu. Ama asıl merkez Antep’ti. Adıyaman çalışması da Antep üzerinden yürüyordu. Maraş, Urfa çalışması da hep Antep üzerinden yürüyordu ilk dönemler. Rıza da bu çalışmaların hepsinin içindeydi.

EYLEMLERDE RIZA HEP EN ÖNDEYDİ

Faşistlere karşı mücadelede gerçekten etkili rol oynadı. Yine daha sonrasında Türk solundan bazı gruplara karşı da çatışmalar oldu. Onlara karşı da eylemlerde hep Rıza en öndeydi. Daha doğrusu şöyle: Nerede bir eylem ihtiyacı varsa, eylem gerekiyorsa, Rıza oraya görevlendiriliyordu. Bu bakımdan ta Elazığ’a kadar, Dersim’e kadar gitti bazı eylemleri gerçekleştirmek için. Bir yerde bir eylem yapılacak; zor mudur, sıkıntılı mıdır, kim yapabilir; ilk akla gelen Rıza arkadaştı. Böyle bir özelliği vardı Rıza arkadaşın. Gerçekten eylemciydi, soğukkanlı. Eylemi gerçekleştirirdi. Aslında Haki Karer’i vuran kişiyi de takip etmişlerdi. Rıza arkadaş görevlendirilmişti. Adana’da bir yerde sıkıştırdılar ama kurtulmuştu Alaattin Kapan. İlk Alaattin Kapan’a yönelik eylem yapacak grupta da yine Rıza arkadaş vardı. Gitmişlerdi, izini de bulmuşlardı. Kaldığı evi basmışlardı ama kurtulmuştu Alaattin Kapan.

Bunu şunun için de anlatıyorum: Nerede bir eylem gerekliyse, mecbursa, zorunluysa, mutlaka araştırılıp bulunması gerekiyorsa, arkadaş görevlendiriliyordu. Örgüt içinde böyle bir özelliği vardı. Ankara’da da zaten "Şirket" deyince, faşistlere karşı mücadelede en önde olan kişiydi. Ankara’da da hep silahlıydı. Antep’te de tabii silah buldukça silahlıydı. Bizim Antep’te ilk başta silahlarımız yok denecek kadar azdı. Ya birdi ya iki. İki silahımız vardı.

Şöyle oluyordu: Eylem ihtiyacı mı var? Eylem mi gerekiyor? Silah mı lazım? Tanıdıklarımızdan,  aileden, birilerinden gidip ödünç alınıyordu. Hatırlıyorum, bu faşistlerin yaptığı büyük miting vardı. Adana’dan, Maraş’tan, Kilis’ten, her yerden gelmişlerdi. Faşistler miting yapacaklardı. O zaman Kemal de oradaydı. Kemal “bizim olduğumuz yerde faşistler miting yapamaz” dedi. Biz de “nasıl yapamaz” dedik kendi kendimize. Yani böyle büyük bir miting, “yapılamaz” denildi. Ondan sonra planlama yaptık. Nasıl? İki silahımız vardı; iki silah daha bulduk. Ondan sonra dört grup oluşturduk. Kemal de var grupların içinde. Kemal örgütledi. Her gruba silah verildi, sonra birer de dinamit verildi. Aslında dinamitleri mitinglere atacaktık. Onlar panikleyip dağıldıktan sonra da bazı yerlerde pusu kurup vuracaktık onları. Sonra onu yapamadık tabii. Dedik risklidir. Yani kalabalık, biz kayıp yaşarız.

Onun yerine karar şöyle alındı; miting dağıldıktan sonra faşistlere pusu kuracağız, mahallelere gidecekken. Hatırlıyorum bir grupta da ben ve Rıza’ydık. Biz bir yerde pusu kurduk faşistlere, Rıza ile birlikte. Garajlar şehir merkezine daha yakındı. Miting dağıldıktan sonra Kilis garajına faşistler gidiyor. O zaman bir grup arkadaş da Kilis garajına gidiyor. Faşistler otobüse biniyor. Zaten her grupta bir silah var. Gidiyor arabanın içine, faşistleri tarıyor. Sanırım bir tane ölmüştü, iki tane yaralıydı.

Birden bize haber geldi. Biz artık, polisler harekete geçer diye dağıldık. Zaten o eylemden sonra faşistler daha geriye çekildiler. Eskisi gibi çok serbest hareket etmediler. Devrimciler de biraz cesaret aldı. Daha sonra da faşistlerin kahvehanelerine bombalar atıldı. Onlara bazı yerlerde pusular kuruldu. Böyle hep mücadele içinde olundu. Bunların hepsinin içinde Rıza arkadaş vardır. Yani ben tek tek olayları, eylemleri anlatacak değilim. Zaten aradan çok zaman geçmiş.

KAZA GEÇİRDİĞİ İÇİN KONGREYE KATILAMADI

İlk Antep’e gidişimizde Rıza ile zaten aynı evdeydik. Hem örgütleyici hem de eylemciydik hepimiz. Eylemci grup ayrı, örgütçü grup ayrı değildik. Eylem ve örgüt grubu, halk çalışma grubu, eğitim grubu hepsi aynıydı. Her şeyi yapıyorduk. Eyleme de, gençleri örgütlemeye de, eğitime de gidiyorduk. Bütün arkadaşlar böyleydi. Rıza arkadaş tabii bu grubun içindeydi. Daha sonra -bir yıl sonra mı oldu- ayrı bir askeri ekip kuruldu. Önceden herkes, bütün devrimci görevlerin hepsini birlikte yapıyordu. Ben de o süreçte Kürdistan’da değildim. Ben örgüte mali destek sağlamak için, soygun ekibi olarak İstanbul’daydım. Rıza arkadaş da o dönemde bir kaza geçirdi. Otobüste, trafik kazası geçirdi. Kalçası kötü kırılmıştı. Yanında da Kesire var. Kesire ile birlikte Amed’e gidiyorlar. Orada giderken yolda otobüs kaza geçiriyor. Kesire’ye bir şey olmuyor. Ama Rıza arkadaş kalçadan ağır kırık yaşıyor. Ve uzun süre, sekiz ay kadar alçıda kalıyor.

Bu süreçte kongre oluyor. Eğer böyle bir durum yaşamasaydı, Kürdistan’da olsaydı kongreye katılabilirdi. Kesinlikle benim tahminim, kongre yapıldığı zaman -çünkü aynı döneme denk geliyor-, Rıza arkadaş Ankara’dadır. Daha doğrusu Ankara’ya götürüyorlar. Orada evde tedavi oluyor.

Bir de Rıza arkadaşın abisi vardı; Sait. Etkiliydi, CHP içinde de etkili bir yeri vardı. Baykal’a yakın birisiydi, Baykalcıydı. Onun için önemli görevler de aldı belediyede falan. Onun böyle bürokrasi içinde etkisi vardı. Hastanedir, böyle ihtiyaçlar konusunda yardımcı oluyordu. Rıza’nın abisinin de örgüte öyle bir faydası vardı. Hatta Kemal arkadaş yakalanmıştı; Kızılcahamam’da cezaevindeydiler. Kemal arkadaşın cezaevi sevkini, Ordu Ulubey’e, yani Haki’nin memleketine yaptırdı. Çünkü  Ulubey’de ilişki var. Haki’nin çevresi, ailesi... Arkadaşlar oraya gidecek, Kemal’i kaçıracaklar. İşte o Kızılcahamam’dan Ulubey’e sevkiyatı yaptıran Sait’tir. Rıza arkadaşın abisidir. Ona da Allah’tan rahmet diliyorum. Onun da mücadelemize katkısı olmuştur. Zaten bir oğlu da -Doğan arkadaş- mücadelemizde şehit düşmüştür. Kongre sürecinde Rıza arkadaşın durumunun da böyle olduğunu düşünüyorum.

HİLVAN MÜCADELESİ ÖNEMLİ BİR KARARLAŞMADIR

Hilvan direnişi bizim parti tarihimizde, mücadelemizde çok önemli dönüm noktasıdır. Hilvan direnişinin şöyle bir özelliği var: Orada Süleymanlar bize saldırdı. Halil Çavgun arkadaşımızı katlettiler. Ya onlara cevap verecektik ya da o saldırılar karşısında cevapsız kalacaktık, örgütsel daralma yaşayacaktık, kabuğumuza çekilecektik. Bu bakımdan Hilvan’da Süleymanlara karşı mücadele kararı; parti önündeki, örgütlenme önündeki engelleri kaldırma kararıdır.

Bu, bir yönüyle de Haki’nin şehadetinden sonra uğradığımız ajanlaşmış yapı ve kurumlara karşı devrimci şiddet taktiğinin en yoğun biçimde Hilvan’da uygulanmasıdır. Bu yönüyle Hilvan mücadelesi önemli bir kararlaşmadır, önemli bir mücadeledir. Daha sonra Siverek mücadelesi gelişti. Siverek mücadelesi daha boyutlu oldu. Hilvan’daki mücadeleden daha boyutlu oldu. Tabii ki böyle bir mücadelede, Hilvan, daha sonra Siverek mücadelesinde, böyle bir askeri mücadelede, militan mücadelede ilk akla gelen kim olacaktır? Rıza arkadaş olacaktır. Çünkü bu işe, askeri mücadeleye, askeri eylemlere, askeri çalışmaya örgüt içinde en yatkın kişi Rıza arkadaştı. Tabii Kemal arkadaşın da böyle bir özelliği var ama Kemal arkadaş cezaevindeydi. İlk dönemde Hilvan’daki mücadelede değil ama daha sonra cezaevine düşmüştü Kemal arkadaş.

Bu yönüyle Siverek’te Celal Bucak’a karşı... Celal Bucak Kürdistan’daki silahlı aşirettir. En güçlü silahlı aşirettir, silahlı gruptur, silahlı örgüttür. Devletin de korumasında, desteğinde örgütlenmiş silahlı bir güç. Onun karşısında kimse duramaz. Durmuyor zaten. Celal Bucak dedin mi, Urfa’da, çevrede herkes titriyor. Kimse Celal Bucak’a karşı koyamaz. İşte Hareket, Hilvan’dan sonra Celal Bucak’a karşı da mücadele etme kararı almıştır. Bu bu mücadeleyi yürütmede, görev Karasungur arkadaşla Rıza arkadaşa verilmiştir. Bir kişi daha vardı. Daha önce Kemal Pir’in, Haki’nin, Önderliğin Ankara’da tanıdığı, daha sonra askere gidip, askerde komando astsubaylığı yapmış birisiydi. Üçlü bir askeri konsey oldu. İlk parti tarihimizdeki askeri konsey, Hilvan-Siverek mücadelesinde kurulan konseydir. Burada da Karasungur’la Rıza arkadaş, bu konseyin sorumlularıdır.

Üç kişilik konsey içinde -diğeri zaten daha sonra bıraktı-, Rıza arkadaş böyle bir görev aldı. Bu yönüyle Celal Bucak’a karşı mücadelede, Urfa’daki bu silahlı, bize karşı savaşa giren, halkın üzerinde baskı yapan, bizim mücadelemizin önünde engel olmak isteyen, bu silahlı aşiret grubuna karşı mücadelede en önemli görevi Karasungur ile Rıza arkadaş almıştır.

SADECE CELAL BUCAK’LA DEĞİL TÜRK DEVLETİYLE SAVAŞA GİRDİK

O dönemde birçok eylem vardı. Askerler vurulmuştur. Yine Celal Bucak’ın adamları vurulmuştur. Polislerin vurulduğu eylemler vardır. Büyük bir mücadele olmuştur. Daha doğrusu, bir nevi, biz sadece Celal Bucak’la değil Türk devletiyle, Türk askeriyle, polisiyle Urfa’da savaşa girdik. Aslında Hareketin planlamasında Siverek mücadelesini geliştirip, Çermik’ten Amed’e ulaşılacak, gerilla alanlarına. Diğer taraftan da Mardin’e, o alanlardan da Botan’a doğru bir gerilla alanı mücadelesi geliştirme planı var.

1979’da merkez toplantısı olacak. Böyle bir toplantıya giderken Mazlum arkadaş yakalanıyor. Mazlum arkadaşla o belgeler de yakalanmıştı. Mazlum arkadaşla birlikte Yıldırım Merkit de yakalanmıştı. O da merkez üyesi olmuştu daha sonra. Yine Aysel Öztürk, daha sonra Selim’le evli olan Aysel de o zaman yakalandı. Siverek mücadelesi sadece bir yerel mücadele değil; daha geniş, Kürdistan’daki büyük mücadelenin parçası olacaktı. Eğer geliştirebilseydi, partinin düşündüğü gibi yürütülseydi, Rıza arkadaş, Karasungur arkadaş, bir yönüyle de Kürdistan’da gerilla mücadelesini başlatan konseyin sorumlusu olacaklardı. O yüzden Hilvan ve Siverek’te önemli bir mücadele yürüttüler.

Belki o mücadele istediğimiz şekilde sonuçlanmadı ama Hilvan ve Siverek mücadelesiyle birlikte PKK bütün Kürdistan’da etkili hale geldi. Bütün Kürdistan’da artık Apocular gelişmeye başladı. Evet, Hilvan-Siverek’te mücadelede zorlandık. Kayıplarımız oldu, yakalanmalar oldu. Ama o mücadelelerin kendisi, Apocu hareketi bütün Kürdistan’da etkili hale getirdi. İşbirlikçilere korku saldı, devlete korku saldı. Böylelikle Apocuların aslında ideolojik, örgütsel siyasi etkisini yükselttiği bir dönem oldu.

O zaman Rıza arkadaşla Mehmet Karasungur arkadaşın içinde olduğu konseyin yürüttüğü Siverek mücadelesi sürüyor. Orada darbe kararı alıyorlar. Tabii ki Önderliğin perspektifiyle olan bir mücadeledir. PKK merkezinin kararıyla bir mücadeledir. Böyle bir mücadele gelişiyor. Bu mücadele çok etkili olunca da Türkiye için tehlike doğuyor. Bir nevi Kürt ayaklanması olarak değerlendiriyorlar. Kürdistan’da sömürgeciliğin sarsıldığını değerlendiriyorlar. Kürdistan’da sömürgeciliği ayakta tutan işbirlikçiliğin sarsıldığını, zayıfladığını görüyorlar. Bunu kendilerine tehlike görerek 1980 öncesi Siverek üzerine helikopterle geçerlerken darbe kararı alıyorlar.

HİLVAN’DA TUTUKLANDIKTAN SONRA YOĞUN İŞKENCEYE MARUZ KALDI

Heval Rıza’nın tutuklanması Hilvan’da olmuştu. Ben 1979’da yakalandım. Rıza arkadaş 1980’de yakalandı. Hilvan’da bir arabayla bir yerden bir yere giderken arabaları çevirip yakalıyorlar. Yakalanışı böyledir, Hilvan’da, 1980’dir. Tabii yakalandıktan sonra işkenceye alıyorlar. Askeri konsey üyesidir. Uzun süre işkencede tutuyorlar. O dönemde en uzun süre poliste kalanlardan biri Rıza arkadaştır. Konsey üyesi olduğu için bekletiyorlar. Yine yakalanmalar oluyor. Onları sorguluyorlar. Onların soruları çerçevesinde Rıza arkadaşa sorular soruyorlar. Yakalanma süreci böyle.

Yoğun bir işkence altına alıyorlar. Tabii konsey üyesi. Konsey üyesi Fehmi Yılmaz, ondan önce yakalanmıştı sanıyorum; zaten her şeyi söylüyor. Ya da Rıza arkadaştan sonra kısa sürede yakalanıyor ama her şeyi söylüyor. O süredeki bütün örgütlenmeyi, eylemleri her şeyi anlatıyor. Öyle bir çözülmedir Fehmi Yılmaz’ınki. 

Rıza arkadaş cezaevine geldi. Sanırım ilk önce 2 nolu cezaevine gelmişti, sonradan E Tipi cezaevine geldi. Bizim koğuşlar altlı üstlüydü. Ben yukarıda 22. koğuştaydım. Onlar da altta. O koğuş 21 miydi, 18 miydi ne. Bizim altımızda kalıyorlardı. Bir koğuşta kalıyorlardı. 80’de yakalanmışlardı.

Cezaevine ilk geldikleri zaman herhangi bir sorun yoktu. Daha darbe gerçekleşmemişti. Rıza arkadaş da 12 Eylül darbesinden önce yakalandı. Ben de zaten daha önce, 79’da yakalandım. O zaman cezaevi bizim kontrolümüzde, bizim etkimizdeydi bu yönüyle. Zaman zaman havalandırmada görüşüyorduk. Koğuşlarda ilişki gelişiyordu, görüşüyorduk Rıza arkadaşla. O süreçle ilgili bilgiler alıyorduk.

O sırada Hayri de, Mazlum da, Kemal de yakalanmıştı. Kemal geç yakalandı. 12 Eylül’den bir ay önce yakalandı. Cezaevinde yönetim olarak Hayri’ydi, Mazlum’du. Biri de Mazlum’la birlikte yakalanan Yıldırım Merkit. Onlar aynı koğuştaydılar. Hayri arkadaşla Mazlum arkadaşın koğuşları altüst. Onlar başka bir bloktaydı.

Örgüt yönetimi onlardı. Sonra Kemal arkadaş yakalandı, geldi. Kemal “ben yönetime girmem, yönetim var. Yönetim yapar, biz bağlı oluruz” dedi. Arkadaşlar almak istedi, kabul etmedi. “Eski yönetim nasıl yürüyorsa öyle yürüsün” dedi. Daha sonra zaten 12 Eylül geldi. 12 Eylül geldiğinde Rıza arkadaşla biz alt üst koğuşlardaydık. Zaten 12 Eylül gelir gelmez biz direnişe geçtik. İlk önce bizim koğuşu toplu götürdüler hücreye. Diğer koğuşlarda da böyle seçerek getirmişlerdi. Rıza arkadaş da 35. Koğuş'a geldi. Bizi 35’e götürdüler. Hayri, Kemal, Mazlum arkadaş onlar karşı tarafta; 36. koğuş diyorlardı, oradaydılar. Yani simetrikti. Bir koridorun bir sol tarafında bir sağ tarafında hücre bölümleri vardı. Sol tarafındaki hücrelerde bizdik, 35. Koğuş'ta. Sağ tarafındaki hücrelerde de arkadaşlar kalıyorlardı.

ZİNDANDAKİ İLK ÖLÜM ORUCUNA RIZA ARKADAŞ DA KATILDI

Hücrelere getirilirken de işkence yapıyorlardı. Hücrelerde de sürekli işkence vardı. Her gün, her saat... Hücrelerde her gün, her saat işkence vardı. 35. Koğuş'ta sürekli dışarı çıkarıp işkence yapıyorlardı. Karşı tarafta biraz daha farklıydı. Orada arkadaşlar dışarı çıkmıyorlardı. Böyle zayıf arkadaşları korumak için dışarı çıkmıyorlar. Kendi ellerini ayaklarını uzatıyorlarmış zayıfları korumak için. Bizde ise zorla hücrelerimizi açıyorlardı, götürüyorlardı. Böyle bir işkence dönemiydi. Sonra Hayri, Kemal, Mazlum onları da getirdiler bizim yanımıza. Tabii işkenceler devam ediyordu, yoğun biçimde. İlk önce havacı bir astsubay vardı; o işkenceciydi. Ona Gestapo diyordu arkadaşlar. Sonradan Esat Oktay geldi. Esat Oktay gelir gelmez, işkenceleri daha sistemli hale getirdi.

Şubat’ın sonunda geldi Esat Oktay. İşkenceler sistemli hâle gelince tabii artık direniliyor. Sonradan direnmenin nasıl yürütüleceği tartışmaları var. Onlar oluyor. Beni o sırada tek hücreye attılar. Arkadaşlardan kopuk kaldım. On gün kadar sonra çıktım. Arkadaşlar ölüm orucuna başlamışlardı. 15 kişiydiler. Zindandaki ilk ölüm orucu... O on beş kişi içinde Rıza arkadaş da vardı. Kemal, Hayri vardı, işte Rıza arkadaş... Mazlum’u katmamışlar. Arkadaşlar demiş, "Mazlum dışarıda kalsın", çünkü örgütlenme görevi var. Sanıyorum Süleyman Günyeli vardı. Şimdi tümünü hatırlamıyorum ama Hayri, Kemal, Rıza arkadaş, Süleyman Günyeli’yi hatırlıyorum. On beş arkadaş kadar ölüm orucuna gitmişlerdi. Rıza arkadaş ilk ölüm orucu grubundadır.

Bunlar sanırım 3 Mart'ta ya da 5 Mart’ta ölüm orucuna başlıyorlar. Bir de Cin Ali de var içinde; şehit Ali Erek... O grupta zaten şehit düştü ölüm orucunda. Ve arkadaşlar şöyle karar alıyorlar: Ağır işkenceleri yapılıyor, çok ağır, herkes dayanamıyor, düşmeler oluyor. Bu nedenle arkadaşlar ölüm orucu kararı alıyorlar. Bir de düşmanı durdurmak için. Erkenden ölümler erken olsun ki, düşman da dursun. O dönem daha Cunta yeni gelmiş, Esat Oktay yeni gelmiş. Böyle bir yaklaşımda arkadaşlar. Su içmeme kararı alıyorlar. Ölüm orucunda su içmeme kararı alıyorlar. Düşmanı geriletmek, caydırmak için böyle bir karar alıyorlar. Fakat üç gün geçiyor, bakıyorlar ki olmuyor, çok zorlanıyorlar. Ondan sonra beşinci gün karar alıyorlar: Üç öğün; her öğün bir bardak su içilecek. Her öğün bir bardak su. Böyle karar alıyorlar. Su içmeme tabii onları çok zorluyor, mümkün değil. Su içmeden bir hafta götüremezsin. Yemek yemeden su içersen 60-70 gün daha fazla götürebilirsin.

Arkadaşlar bakıyorlar ki olmuyor. Beşinci gün su içme kararı alıyorlar. Rıza arkadaş da bu grubun içinde. Ben o zaman hücrede olduğum için, bunları çıkınca öğrendim. Ben çıktıktan sonra arkadaşlar, daha da etkili olması için, "ikinci bir grup ölüm orucuna katılsın" dediler. Artık 15. gündü. Biz 15 arkadaş olarak ikinci grup ölüm orucuna girdik. O grupta ben de vardım. O grubun sorumlusu da bendim zaten. 15 kişilik grup. Rıza arkadaş da ölüm orucundaydı. O ölüm orucu 45 gün sürdü. Tabii arkadaşlar çok zorlandılar. Ölüm orucunu bıraktıktan sonra -mahkeme resimleri var-, Rıza arkadaşın resmi de var, Hayri’nin de var. Çok zayıflar. O işte ölüm orucunu bıraktıklarının ertesi günü getirdiler mahkemeye. O fotoğraftır. Rıza arkadaş o ölüm orucunda 45 gün kaldı. Sonra Esat Oktay geldi, bazı sözler verdi. "Asker sözü" falan da dedi. Öyle bırakıldı. Bırakıldı fakat hemen bir gün, iki gün sonra işkenceler, baskılar devam etti.

Daha sonra mahkemeler süreci başladı. Rıza arkadaş da mahkemeler sürecine katıldı. Mahkemeler sürecinde herkes savunma yapmadı. Savunma yapan arkadaş sayısı sınırlıydı. Savunma yapan arkadaşlarından biri de Rıza arkadaştı. Mahkemede mücadeleyi savunan bir yaklaşım gösterdi.

Aradan yıllar geçti, 83’te bize izin vermişlerdi. Savunmalar yazmıştı. Rıza arkadaş savunmasını yazıyor. Alıyorlar, mahkemede tekrar sana veriyorlardı kapıdan. Rıza arkadaşın savunmasını vermiyorlar. Öyle kayboldu. Tabii ben de mahkemeye gittim, savunma yaptım. 33 sayfalık bir savunma yaptım. Fakat daha sonra savunmam hiçbir yerde bulunamadı. Avukatlar uğraştılar, babam uğraştı ama mahkemede verdiğim savunma bulunamadı. Kemal’in poliste verdiği ifadenin bulunmaması gibi. Kemal, poliste yarım sayfalık bir ifade veriyor, daha doğrusu dalga geçiyor. Polislerle dalga geçiyor. Hiçbir şey söylemiyor. Mahkemede okunmadı. Kemal diyor ya, "benim savunmam var, ifadem var. Polis ifadem, niye okumuyorsunuz?" "Bulunamadı" diyorlar. Çünkü okunsa rezil olacak devlet. Dalga geçmiş Kemal.

Rıza’nın da savunmasını vermemişlerdi. Bu süreç sonrasında, cezaevinde belli kurallara uyuldu bir yıl kadar. Yine ağır işkenceler oldu. Sürekli işkence vardı. Sürdü yani işkenceler. 1983’e kadar sürdü zaten; 83 Eylül’üne kadar. Rıza’yı alt kata koymuşlardı. Birinci ya da ikinci hücredeydi. Biz yukarıdaydık, tek hücredeydik. Rıza arkadaş aşağıdaydı. Tabii Rıza arkadaşın o katta olması da önemli yani. Bizim katta hepimiz tektik. Rıza arkadaşın olduğu katta 4’er, 5’er kişi aynı hücrede kalıyorlardı. Rıza arkadaşın varlığı onlara moral veriyordu. Yanındakilere moral veriyordu.

14 TEMMUZ DİRENİŞİ BAŞLADI

Daha sonra zaten 14 Temmuz direnişi oldu. 14 Temmuz direnişine Rıza arkadaş sonradan katıldı. Sanıyorum 20. günden ya da 25. günden itibaren katılmıştı. Tabii Rıza arkadaş hep hedefteydi. Askeri konsey olduğu için, bir nevi işkence yaparken "asker öldürmüş" diye yaklaşıyorlardı. Öyle işkence yapıyorlardı. Biz 83’te yeniden ölüm orucu başlattık. Aslında 83’ten, savunmalardan sonra başlatacaktık. Fakat birkaç grup daha vardı. Viranşehir ve başka gruplar da vardı. Biz dedik o gruplar da bitsin. Suruç grubunda başlatalım. Karar aldık, Suruç grubunda başlattık.

Suruç grubunda ölüm orucunu başlattık. Bir hafta sonra -hatta 5 gün sonraydı- koğuşlar isyan etti. Biz hücrelerdeyiz. Rıza arkadaş, Muzaffer arkadaş, diğer arkadaşlar, hep hücrelerdeyiz. İlk kıvılcımı heval Sait Üçlü’nün koğuşu çakıyor. Onlar koğuşta slogan atıyorlar. O sloganı duyan başka koğuşlar da atıyor. Biz hücrelerdeyiz. Birden bütün koğuşlardan ses geliyor; slogan atıyorlar. Biz biraz dinledik. Sonra anladık ki koğuşlar ayaklanmış. Arkadaşlar da seslendiler. Böyle sesler de geldi. Onun üzerine biz ne yapalım dedik. Rıza arkadaş, Muzaffer arkadaş ve başka bir arkadaşla tartıştık. Dedik, önemli bir isyan bu. Dedik, bunu kontrol etmezsek farklı sonuçlar da doğabilir. Dedik, idareyle anlaşalım, biz bu isyanı sakinleştirebiliriz fakat bizi koğuşlara götürsünler.

İdare ilk önce biraz kaygılandı. Gittiler, bir gün sonra geldiler; "tamam" dediler. "Sizi koğuşlara gezdireceğiz" dediler. İsyanı sakinleştireceğiz. Biz kararlaştırdık bir grup olarak. Rıza arkadaş, Muzaffer arkadaş, Celalettin Delibaş vardı. 2-3 koğuş sonra, 4 koğuş sonra Mehmet Şener’i de aldık. Koğuşlara gittik, konuşacağız. Ama örgütlendik. Ne yapacağız yani? 5 kişi gideceğiz; dedik, "birimiz böyle genel konuşacak, bütün koğuşa seslenecek. Diğer arkadaşlar da araya dalıp arkadaşlara perspektif verecek". Nasıl örgütlenecekler, nasıl daha örgütlü hâle getirecekler; böyle bir kararlılık.

Bir ben konuşacağım, bir Rıza arkadaş konuşacak koğuşlarla tek tek. Tabii konuşuyoruz. Diyoruz “Direnişe geçtiniz. Direniş çok iyidir, hakkınızdır. Haklısınız, bu direnişi sürdürmek lazım. Fakat düzenli sürdürmek lazım. Bir şey olmasın; bir kargaşa, bir kavga, dövüş olmasın. Böyle direnişi sürdürün. Tabii yine gardiyanlar falan girmesin koğuşlarınıza, sloganlarınızı atın. Bütün koğuşlar atın. Böyle direnişi sürdürün. Zaten ölüm orucu var ama size bir saldırı olursa... -çünkü o güne kadar hep saldırı, işkence var- yakıp yıkın. Ben böyle dedim. İlk ben konuştum. Geldi yüzbaşı; “Karasu, sen ne diyorsun” dedi. Ne diyorum yani? Bir şey demiyorum. Yani siz saldıracak mısınız? Saldırırsanız tabii ki karşı koyacaklar. O da şok oldu.

Aynen öyle diyorduk. "Yapacaksınız, direneceksiniz, herhangi biri, bir gardiyan mı size saldırdı; hiç tereddüt etmeden her türlü şey yapabilirsiniz, yakabilirsiniz, yıkabilirsiniz, kavga edebilirsiniz."

Böyle bütün koğuşları gezdik. Arkadaşlarla bir ben konuşuyordum, bir Rıza arkadaş konuşuyordu. Aynı şeyleri konuşuyorduk. Böyle anlaşmışız yani. Sakinleştiriyoruz ama saldırılırsa da "tabii böyle yapılır" diyoruz. Zaten biz bütün koğuşlara gidiyorduk. Koğuşlar ayaklanıyordu, koğuşlar yıkılıyordu yani. İlk defa bizi görüyorlar ya... Yıllardır görmemişler, işkence altındalar. Hep merak ediyorlar bizleri böyle. Ancak mahkemelerde görüyor. Ama mahkemelerde konuşmak zaten yok, yasak. Evet, o direnişte de, o 83 direnişinin sürdürülmesinde, örgütlenmesinde, bizim direnişi örgütleyen ekipte Rıza arkadaş da vardı. Beraber Rıza arkadaşla dolaştık içeri koğuşları.

TEK TİP ELBİSE DAYATILDI

Tabii dört ay sonra tekrar direniş başladı. Yani biraz bizde de hata vardı. Neredeyse direniş bitti, düşman hemen hemen bütün taleplerimizi kabul etti. "Tamam" dedim, "işkence yok, yemeklerimiz olacak, karışılmayacak size". Hemen hemen her şeyi, bütün şeyi kabul ettiler. Fakat öyle bir hâl ortaya çıktı ki, arkadaşları tutamıyorsun yani. Biraz uyardık ama arkadaşlar görüşe gidiyorlar; gardiyanlar kavga ediyorlar, hakaret ediyorlar. Düşman da zaten sindiremedi yani. O dönem hiç sindiremedi. Kabul etti ama mecburen kabul etti. O anda yürütemedi, mecburen kabul etti. Onlar da hazırlıksızdı. Düşman öyle bütün talepleri kabul etti. Ama bizimkiler de, bizim arkadaşlar da biraz böyle olunca, onlar zaten saldırı planlıyorlardı. Saldırı planlarını erkene aldılar.

Ocak'ta da çok büyük bir direniş oldu. İşte o dönemde Rıza arkadaş da oradaydı. Sonra birlikte kararlaştırdık tek tip elbiseye karşı direnişi. O zaman biz ölüm orucundaydık. Ben de içindeydim, Kazım arkadaş da. TİKKO'cular da vardı. Yine ölüm orucuna girdik. Fakat o sırada zaten koğuşlar alt üst edildi. Bütün koğuşlara saldırıldı, katletmeler oldu. Necmettin Büyükkaya katledildi. Biri Rizgarî sempatizanıydı; katledildi. Bir tane de Kemal Burkay’ın onların şeyiydi. O kendini yaktı. Ama çok şiddetli saldırı oldu. Çok ağır işkenceler yapıldı. Mehmet Şener’in teslim olduğu zaman işte... Biz direndik, o teslim oluyor, İstiklal Marşı okuyor, andımızı okuyor. Biz direnirken... Fakat bize söylemedi. Söylemiyor, sonradan öğrendik; onu attık partiden bir yıl.

Rıza da arkadaş da bu direnişteydi. Fakat ölüm orucuna koymadık o zaman Rıza arkadaşı. O direnişin de içindeydi. Tabii şöyle bir durum vardı o direnişte: Biz ölüm orucu başlattık, biraz düşmanı frenleyelim dedik. Çünkü 35. Koğuş’ta bir katliam yapabilirlerdi; yani öyle bir kaygımız oldu o ara. Sıra 35’e; bize gelmişti. Diğer yerlere yaptıktan sonra 35’te katliam yapabilirlerdi. Bu bakımdan biz biraz daha politik yaklaşarak ve hem ölüm orucunu sürdürerek, hem de "elbiseyi mahkemede giyeriz" diyerek, yani böyle esnek fakat direnişe devam ettik. Taleplerimiz kabul edilmedi, devam ettik. O direnişte de iki arkadaş ölüm orucunda şehit düştü, Cemal Arat ile Orhan Keskin şehit düştüler. İşte onların şehadetinden sonra bizim taleplerimizi kabul ettiler.

Yani bir yıl önceki direniş gibi olmasa da... Bir yıl önceki direnişte her şeyi kabul ettirmiştik, yüzde 90’ını kabul ettiler. Öyle bir direnişti. Rıza arkadaş bütün bu direnişlerde yerini aldı. Mahkemede zaten savunmasını yaptı. Ama yazılı savunması kaybedildi, verilmemişti. Biz farklı koğuştaydık, o 35’teydi. Biz o zaman 36’da kalıyorduk. Kaç kişiydik o zaman? Böyle 8-9 kişi diğer hücrelerde kalıyordu. Fuat Çavgun, Fuat Kav vardı. Ondan sonra TİKKO'CU Hasan Hayri vardı, Muzaffer vardı, bir de Muzaffer’in yanında Hasan Hüseyin vardı.

O da bizim ilk önemli kadrolarımızdan. Cezaevinde itiraflarda bulundu. Daha doğrusu daha 83 direnişine gitmeden önce mahkemeler başladı. Mahkemeler başlayınca, mahkemelerde idam isteniyor ya bize.. İddianamede de gelmişti; idam isteniyor. Baktı ki idam kararı verilecek, hemen gitti teslim oldu. Muzaffer’in yanına gitti, teslim oldu. Biz o zaman Muzaffer’e de sorduk; "ya ne oldu?" Dedi "gitti, teslim oldu".

Yani o savunmalar sürecinde, Rıza arkadaş da iyi bir savunma yapmıştı fakat okunmadı. Ama önceden sözlü savunmalar zaten yapıyordu. Benim dediğim, yazılı savunması. Cezaevindeki süreç böyledir.

ADANA'DA, MERSİN'DE, ANTEP'TE DE İŞKENCEYE GÖTÜRMÜŞLER, ÇÖZMEK İÇİN... 

'85’te onu erkenden Adana Cezaevi’ne sürdüler. Çünkü Rıza arkadaşın bazı eylemlerinin yargılandığı dava oradaydı. Özellikle Antep’teki eylemler... Hilvan-Siverek Askeri Konsey’deki eylemlerden yargılanıyordu. Ama Antep’teki eylemler için Mersin’e götürdüler. Sonra Adana’ya. O süreçte defalarca polise götürmüşler; işkenceye yani. İfadeye götürmek, çözmek için... Defalarca orada Adana’da, Mersin’de, Antep’te polise götürmüşler. Sorguya götürüp getirmişler. Rıza arkadaş artık Mersin’e, Adana’ya gidince oradaki örgütlenmeye öncülük yapıyor.

Daha sonra Rıza arkadaşı Eskişehir Cezaevi’ne götürmüşler. Sonra Antep’e götürdüler. Antep’te kalıyorlardı. Muzaffer arkadaş, Sabri arkadaş da Antep’te kaldılar. Ben de Ceyhan’a sürgün edildim. Sabri arkadaş gelmişti, Muzaffer arkadaş da, Rıza arkadaş da oradaydı. Ben yönetim sorumluluğunu onlara devrettim. Antep’e devrettim. Tabii önemli şeyler olduğunda benim onayımı alacaklar, temelinde yönetim sorumluluğunu arkadaşlara devrettik. Sabri arkadaşlara devrettik, onlar yaptılar. Uzaklaşınca da ilişkimiz oluyordu, gidiş gelişler oluyordu, aileler geliyordu. Ceyhan’la Antep yakındı. Sonra Bursa’ya gidince, ilişkilerin önemli bir kısmını ben yürütüyordum. Bir tarafta onlar, bir tarafta biz yürütüyorduk.

Rıza arkadaş cezaevinde de öyle. Antep cezaevinde zaten arkadaşlarla kaldılar. Yani cezaevindeki o süreçlerde, bütün eylemlerde, açlık grevlerinde tabii ki yer alıyorlardı. Geçen gün kendisini dinlerken diyordu, "Biz topladık; bir yılın 180 günü açlık grevlerine gitmişiz". 365 günün 180 günü açlık grevlerine gidilmiş. Evet öyleydi. Neredeyse her ay, 2-3 ayda bir açlık grevlerine gidiyorduk. Bir aylık, 15 günlük açlık grevlerine gidiyorduk. Biraz bazen düzensiz, bazen plansız da oluyordu; Rıza arkadaş onu belirtiyor. "Yılın çoğunu açlık grevleriyle geçirmişiz" diyerek ne kadar direndiğimizi gösteriyor.

12 EYLÜL GÜNÜ TAHLİYE OLDUK

Zindandan çıktığımız zaman ben Bursa Cezaevi’ndeydim. Rıza arkadaş da Amed Cezaevi’ndeydi. Gerçekten hiç öyle çıkış falan beklemiyorduk. Benimki artık 14 yıl oluyordu. Rıza arkadaşın 13 yıl. 12 Eylül’deydi. Tam da 12 Eylül’deydi. Ben Bursa Cezaevi’ndeydim. Dostoyevski’nin "İnsancıklar" kitabını okuyordum. Zaten kalın bir kitap değildi. Onun beş sayfası kalmıştı, birden Harun arkadaş; yani Cemal Şerik geldi, “Karasu arkadaş tahliye oldun” dedi. Çok heyecanlıydı. Dedim "ne heyecanlanıyorsun; ben tahliye olmuşum." Çok heyecanlanmıştı. Öyle tahliye olduk 12 Eylül’de. Dışarı çıktık. Çok kalabalık bir grup gelmişti bizi karşılamaya. En başta Gülizar ana; Fuat arkadaşın annesi, kız kardeşi Reha, Reha’nın eşi, Bursa’da üniversite öğrencileri, yurtseverlerden bir grup gelmişlerdi. Öyle çıktık. Onlardan öğrendik Rıza arkadaşın da tahliye olduğunu. Aysel Tuğluk da benim avukatımdı, gelmişti. O da geldi cezaevine, o söyledi. Dedi, "4 kişi tahliye olmuş". Bendim, Rıza arkadaştı, Abbas Yokuş ve Celal Baymış'tı.

Ben Bursa’da parti binasına, HADEP’e gittim. Çok kalabalıktı. Bir konuşma yaptım. Böyle bir saat, bir buçuk saat kaldım. Bizim ev zaten İstanbul’daydı. İstanbul’a gittim; iki gün, üç gün kaldım. Ankara’ya geçtim. Rıza da çıktığı için, dedim "artık onları da alırız, gideriz Önderlik sahasına". Öyle Ankara’ya gittim. Ankara’da bizim bir Haydar arkadaş vardı. O bu çıkış işleriyle uğraşıyordu. Onlar ilk önce dediler, Ege’de deniz yoluyla Yunanistan’a geçme var, bir de sınırdan geçme var. Fakat o yol 2 ay sürer. Rıza arkadaş anlatımında havayolu diyor ama değil. O da herhalde tam hatırlamıyor. Deniz yoluyla o zaman Yunanistan’a arkadaşları götürüp getiriyorlarmış. Baktık uzun sürecek, Suruç’tan sınırı geçme var.

O zaman Suruç’ta Mustafa Gezgör arkadaş var. O zaten duyunca heyecanlanıyor. İyi örgütlüyor, hem Suruç gidişi hem de Önderliğe haber veriyorlar, arkadaşlar gelecek diye. Hem bu taraftan hem de o taraftan belli bir gün belirleniyor. Öyle örgütleniyorlar. Biz Rıza arkadaşla Ankara’dan Suruç’a gideceğiz ikimiz. Rıza arkadaşın anlattığı gibi, izimiz kaybedelim diye bir sinemaya gittik Çankaya’da. Tanrılar Çıldırmış Olmalı diye film vardı. Yanımızda Haydar arkadaş ve birkaç kişi daha vardı, o filmi izledik. Bir de randevu vermişiz, bizi bir araba götürecek. Batmanlı bir gençti, o sürüyor. Bir de Orhan Doğan’ın yeğeniydi. Onlar bizi alıp Suruç’a götürecekler.

SURUÇ’TAN ÖNDERLİK SAHASINA GİDİŞ

Tabii sinemadan çıktık. Sanıyorum yanımızda Haydar ve bir arkadaş daha vardı. Biz buluşma yerine gideceğiz. Garın karşısındaki otobüs durağından gelip bizi alacaklar. Gittik tren garının karşısında otobüs durağına. Gidip orada bekliyoruz. Bir türlü gelmedi. Bekliyoruz, bekliyoruz. Bir şey gelmiyor. Araba gelmiyor. Ya ne oldu? Nasıl oldu? Sağa gidiyoruz, sola gidiyoruz. Böyle yürüyoruz. Çünkü gecedir, gece oldu. Riskli. Zaten önceden Gençlik Parkı’na gittik zaman geçirmek için. Orada serseriler önümüze çıktı, neredeyse bizi bıçaklayacaklar yani. Önümüze çıktılar, küfür ettiler, “Niye buradan geçiyorsunuz, size demedik mi bir daha geçmeyin” dediler. Halbuki ilk defa gitmişiz. Baktık ellerinde içki, serseri bir grup. Artık ben yalvar yakar oldum; "tamam abi, bir daha gelmeyiz, şudur budur" dedik, oradan çıktık. Ne yapalım? Cezaevinden çıkmışız. Çıktıktan sonra derler ya, pisi pisine gitmek... O yüzden alttan aldık, öyle çıktık.

Bir türlü bizim araba gelmiyor. Neyse sonunda geçti araba. Baktık o araba. Biz seslendik, bağırdık, çağırdık; farkına vardılar. Geldiler. Ya niye geç geldiniz? Diyorlar, "biz otobüs garında beklemişiz." Biz tren garı anlamışız, onlar otobüs garı anlamış. Onlar gidip orada bizi alacaklar. Biz de orada bekliyoruz böyle. Vakit epey geçti. Ama onlar da dolaşmışlar, telaştalar, bizi bulamamışlar.

Suruç’a gideceğiz. Yolda gidiyoruz. Ben öndeyim, arkadaşlar arkada oturuyor. Arkada Orhan Doğan’ın yeğeni var. Bir kişi daha var, üç kişi gidiyoruz arabayla, Adana’ya yaklaştık. Pozantı yolu üzerinde uyumuşuz. Arkadaki arkadaşlar uyumuş, ben de uyumuşum, şoför de uyumuş. Ben önüme bir bakıyorum, sarsılıyoruz. Gözüm zor açıp kapanıyor. Birden gözümü açtım, bir baktım, bizim araba bir yola giriyor. Bir yanında bariyerler var, beton onlara vuruyor yani. Şoför yarı gözü açık, yarı uyuyor; o hâle gelmiş. Neyse bir tane çaktım. Dedim, "eşek oğlu eşek, cezaevinde ölmedik; sen mi bizi öldüreceksin" dedim yavaşça.

Biraz hava aldı. Dedik artık biz böyle gidemeyiz. Çünkü Adana’ya gideceğiz. Ondan sonra da Urfa’ya Suruç’a gideceğiz. Dedik, gece Adana’da kalalım. Gittik gece Adana’da kaldık. Bir avukat vardı, evinde kaldık. Sabah çıktık Suruç’a. Suruç’a gittik, geziyoruz. Her şey hazırlanmış, heyecanlı, coşkulu. Biz gideceğiz. Bizim yanımıza geldi o alanın sorumlusu. Ben kızdım. “Niye yanımıza geldin? Arkadaşlar örgütlerdi” dedim. Biraz eleştirdim. “Karasu arkadaş siz geliyorsunuz, ben nasıl sizi görmeden gidersiniz” dedi. Biz artık çok fazla yapmadık. Rıza arkadaş da anlatmış.

Zaten orada birkaç saat kaldık. Yola çıktık. İlk önce arabayla bir yere kadar gittik. Sonra sınıra yakın bir yerde yürüdük. Böyle yavaş yavaş, sakin sakin yürüyoruz. Sınıra geldik, çömelmiş, oturuyoruz. Bize dediler, "teller var, arkadaşlar telleri kaldıracak. Siz de hemen 50-60 metre mi artık neyse bir yokuş var; o yokuşu hızla çıkacaksınız, durmadan." Biz bekliyoruz. Zaten orada bir de bir şey öğrendim, dağda çok yapıyorlardı: Bizim kurye ikide bir elini dürbün gibi yapıp bakıyor. Ben diyorum herhalde dürbünle bakıyor. Ay ışığı falan da yok. O böyle bakıyor. Meğer böyle bakış görüntüyü netleştiriyormuş. Onu da öğrendik sonra. Dağda öğrendik, yani öyleymiş. Böyle oldu mu, görüntü netleşiyormuş biraz.

SINIRI GEÇTİĞİMİZDE BİZİ TARADILAR

Teli kaldırdı. İlk ben çıkacağım. Benim arkamdan da Hayri Durmuş’un kız kardeşi şehit Jiyan arkadaş... Sonra Rıza arkadaş, sonra diğer arkadaşlar... Teli kaldırdı. Teli geçtik. Birileri taradı. Arkadaşlar da gelmiş. Kalabalık gelmişler. Önderlik demiş, "mutlaka sağlam getireceksiniz". Tam bir birlik gelmiş, 15-20 kişi sınırı tutmuşlar böyle. Onlar da askerlerin kurşun yağdırdığı yere ateş ediyorlar. Ama nasıl? Biz nereden geliyor, nasıl geliyor bilmiyoruz. Hızlı hızlı koşuyoruz. Celal vuruldu. Ondan sonra gidiyoruz, kurye de vuruldu. Teli kaldırıyor, geçiyor; vuruldu. İkisi de bacağından vuruluyor.

Neyse biz geçtik. Ben ve Jiyan arkadaş geçtik, arkamızda Rıza da geçiyor. Onun arkasında Abbas Yokuş, arkalarından da Celal Baymış; tabii vuruluyor. Kurye de vuruldu. Biz geçtik ama o kadar gürültü, o kadar ses var ki, bir şey anlamıyoruz.

Bağırış çağırışlar... Duyuyoruz ama anlamıyoruz. Meğer arkadaşlar, "bizim yanımıza gelin" diye sesleniyorlar Kürtçe. Ama o şeyler arasında bir şey duymadık, anlamadık. Biz de tepeyi aştıktan sonra çatışma yerinden, ateş yerinden kurtulmak için ilerliyoruz, gidiyoruz. Nasıl gidiyoruz? Jiyan benim koltuk altıma girmiş, sürüklüyor beni. Rıza da arkada. Tabii ben de bilmiyorum; Jiyan daha  önceden gelmiş, sınırı geçmiş, tecrübeli. Bir de Jiyan arkadaş illa beni kurtarmaya çalışıyor, koluma girmiş.

Birden bir arkadaş geldi, bağırdı; "Durun" diyor Kürtçe. Biz yerimizde çakıldık kaldık. Meğer mayın tarlasına girmişiz. Çatışmadan mayın tarlasına girmişiz. Mayın tarlaları da orada kör yani. Bazıları çıkmış, bazıları kalmış, bilinmiyor.

Neyse arkadaşlar geldiler, bizi mayın tarlasından çıkardılar. Rıza arkadaş da öyle bizim arkamızdaydı. Mayın tarlasından öyle kurtulduk. Az kalsın mayına basacaktık. Kör yani. Bazı yerler mayınlı, bazı yerler çıkarılmış; öyle bir şey. Mayın alanı, sınır... Artık arkadaşlar bizi aldılar, çıkardılar. Öyle geçiş yaptık. Fakat iki yaralı verdik. Biz hemen Kobanê’ye götürüldük. Bizi geçiren de Kenan Kobanê idi. Uzun süre kaldı, sonra Avrupa’da bıraktı. Biraz mızmızlık yaptı, bıraktı. Bizi geçirdikten 15 gün sonra da, aynı yerde başarılı bir grubu geçirirken mayın tarlasına bastı. Ayağı gitti onun, düşünebiliyor musunuz. Bizim grubu geçiren sorumlu, 15 gün sonra aynı alanda arkadaşları geçirirken mayına basıyor, ayağı gidiyor. 

ÖNDERLİK BİZİ KAPIDA KARŞILADI

Kobanê’de ne zaman kaldık, bilemiyorum. Herhalde sabaha karşı Kobanê’ye ulaştık. Ondan sonra Halep’e geçtik. Rıza da var. Abbas Yokuş, Jiyan, Rıza. Celal yaralı olduğu için kaldı.

Gittik kapıyı açtık. Önderlik bizi bekliyor ayakta. Ayakta birden sarıldı, "geçmiş olsun" dedi. "Nasılsınız" dedi. Sarıldık, öpüştük.

Sonra duyduk, -diğer arkadaşlar anlatıyordu-, saatlerce kapının önünde beklemiş. Böyle heyecanla beklemiş bizi yani. Hiç unutmam; arkadaşlar diyor, "saatlerce kapının önünde bekledi hep". Bir öyle yürüdü, bir volta attı. Öyle bir heyecanla Önderlik Sahasına vardık Rıza ile birlikte.

Ondan sonra bir hafta falan Halep’te kaldık. Rıza ile, Önderlikle birlikte kaldık Halep’te. Önderliğin evinde kaldık. Sonra Önderlikle birlikte Şam’a geçtik, yine Rıza ile birlikte. Diğer arkadaşlar başka yere gittiler. Abbas Yokuş başka yere gitti. Jiyan kadınların yanına gitti. Ben ve Rıza arkadaş, Şam’da Başkan'ın kaldığı 10. kattaki eve gittik. Ben Avrupa’ya gidene kadar da orada kaldım Rıza ile beraber. Ben oradayken de Başkan, hep Rıza’yı yanında götürüyordu. Nereye toplantıya giderse, nereye giderse Rıza’yı yanında götürüyordu. Ben evde kalıyordum. Ben 3 ay kaldım, sonra Avrupa’ya gittim. Rıza arkadaş sanırım 1,5 yıl kadar Önderliğin yanında kaldı. Çünkü ben Avrupa’da 20 ay kaldım. Döndüğümde Rıza arkadaş gitmişti, dağa geçmişti.

Rıza arkadaş uzun süre Önderliğin yanında kaldı. Önderliğin bütün çalışmalarına katıldı. Beraber gidip geliyordu. Önderlik, biraz Rıza arkadaşı yanında tutmak istedi. Çünkü ona da önemli görevler vermeyi düşünüyordu. Önderlik sahasındaki çalışmalar böyleydi. Rıza arkadaş 92’nin Eylül ayında zaten Önderlik sahasına gitti. 93 boyunca Önderlik sahasında kaldı. Zaten herkesin bildiği gibi 93 Mart’ındaki ilk ateşkeste Önderliğin yanındadır Rıza arkadaş. Zaten fotoğraflarda görülüyor; Önderliğin yanındadır. 93 yılı boyunca Önderlik sahasında kalıyor.

Daha sonra ülkeye gidiyor Rıza arkadaş. 94’te Rıza arkadaş Zagros eyaletindedir. Biz 94’ün sonunda ülkeye, 5. Kongre'ye gittiğimiz zaman Rıza arkadaş Zagros delegesi olarak kongreye katıldı. Rıza arkadaş 95 ve 96’nın baharına kadar İran’da temsilci olarak kaldı.

ÖNDERLİK YUNANİSTAN’A GEÇTİĞİNDE 6. KONGREMİZİ YAPIYORDUK

96’nın yazında ben İran’a düzenlendim. Rıza arkadaş geri Zagros’a geldi. Daha sonra Rıza arkadaş Maxmur’a düzenlendi. Zaten Maxmur’da en fazla kalan arkadaşlardan biridir. Maxmur’u tanımıştı. Maxmur’daki çalışmaları iyiydi toplumu örgütleme, etkileme açısından.

98’de, komplo öncesinde zaten 6. Kongre kararı almıştık. Bu dönemde Önder Apo Yunanistan’a geçti. Biz kongredeydik, Rıza arkadaş da kongreye katılmıştı. Önder Apo bize, "kongreyi benim durumum netleşene kadar sürdüreceksiniz" dedi. Bu yönüyle 6. Kongre çok uzun sürdü. 6. Kongre sürecinde bazı sorunlar yaşandı. O zaman divanda ben vardım, Cemal arkadaş, Abbas arkadaş, Cuma arkadaş ve üç kadın arkadaş da vardı. Bu sürede bazı sorunlar yaşandı. Daha sonra bu Amed grubundan kaçan bazıları vardı, onları tutukladık. Bir-iki kadın da vardı içinde tutuklananlardan.

Önderlik komplo altındayken, böyle bir süreçteyken tabii bizim yönetim olarak yaptığımız, ciddi bir yanlıştı. Yani gündemi saptırmak gibi bir yaklaşımımız oldu. Eğer bir tedbir alınacaksa, dikkatli olunur. Tedbir sonra alınabilirdi. Fakat o süreçte biz öyle bir tutuklama içine girdik. Bazılarını tutukladık. O süreçte Önderlikle zaman zaman telefon görüşmeleri oluyordu. Önderliğin perspektifi alınıyordu. Rıza arkadaşla Rengin diye daha sonra kaçan bir kadını Önderlikle görüşmeye gönderdik. Arkadaşlar gidince, Önderlik "durum nedir, kongrenin durumu nedir" diye sorunca bilgi veriyorlar. Diyorlar böyle böyle, işte bazıları böyle tutuklandı. Bazı sorunlar yaşayanlardı bunlar. Böyle der demez, zaten Önderlik öfke duyuyor.

Diyor, "O divan hemen bırakacak. Siz yeni divan olacaksınız. İkinizsiniz, yanınıza üç arkadaş daha alacaksınız. Kongre divanı olacaksınız diye perspektif veriyor. Çeşitli perspektifler de veriliyor tabii. Önderlikle telefon görüşmeleri teybe alınıyordu. Ondan sonra kongre bileşimine dinletiliyordu. Süreç böyle yürüyordu. Tabii geld. Rıza arkadaş, bilgi verdi. Zaten yeni divanın kendisi olduğunu söyledi. Ve böylelikle 6. kongrede divan değişikliği oldu. Rıza arkadaş, Rengin ve birkaç kişi daha kongre divanı oldular. Uluslararası Komplo sürecinde divan Rıza arkadaştı. Rıza arkadaşın sorumluluğunda bir divan vardı.

Önderliğin Kenya’ya götürüldüğü duyuldu. İşte o sırada arkadaşlar, o divanla toplantı yaptı. Ben de içindeyim. Cuma arkadaş, Abbas arkadaş, Cemal arkadaş, Ferhat, Botan var; toplantı yaptık. O zaman o divan bizi görevlendirdi, Ferhat’la beni görevlendirdi; süreci yöneteceğiz. Önderlikle de görüşme olacaksa Önderlikle görüşeceğiz. Önderlik Kenya’da; Urmiye’ye gideceğiz, o süreci yöneteceğiz. O sürecin yönetimini Avrupa’dakilere bırakmayacağız. Artık doğrudan biz üstleneceğiz. Rıza arkadaşın olduğu divan bizi öyle görevlendirdi.

İRAN’A DOĞRU YOLA ÇIKTIĞIMIZDA ÖNDERLİĞİN ESARET ALTINA ALINDIĞINI DUYDUK

Biz İran’a doğru yola çıktık. Kış günüydü zaten. 15 Şubat’tır. Xinerê’ye giderken Xinerê’den İran tarafına geçen yokuşu tırmanırken saat 9’du; radyoyu dinledik. Önderliğin Kenya’da esaret altına alındığını, Türkiye’ye getirildiğini Ecevit radyoda ilan etti. Rıza arkadaşın kongreye kadar ki sürecini böyle ifade edebilirim.

6. kongreden sonra örgüt yönetimi olarak karar alındı. Cemal arkadaş Avrupa’ya gitti.  99’da ama daha sonra Cemal arkadaşın tekrar ülkeye dönmeye karar alındı, 2000’in sonlarına doğru. Cemal arkadaşın Avrupa’dan gelme karar alınınca Rıza arkadaş Avrupa’ya düzenlendi. Tasfiyeciliğin olduğu süreçte, Rıza arkadaş Avrupa’daydı. Tabii Rıza arkadaş yönetime bağlı çalışıyordu. O süreçte biraz Avrupa’yla ilgilenen Ferhat’tı. Ferhat Avrupa’yla ilgileniyordu 1. KONGRA-GEL döneminde. Tasfiyecilik ortaya çıkınca, örgütlenince Ferhat, Botan bunlar, diğerleri aslında kendilerine göre Rıza arkadaşı da yanına çekmek istiyorlar. 

Ferhat kendine göre bazı yanlış bilgilendirmeler de yapıyor. Fakat Rıza arkadaş 2003’te kongreye geldi. Tasfiyecilerin durumunu öğrenince; yani bu tasfiyecinin içinde Ferhat var, Botan var, Serhat var, Ekrem var. Evet, bunları tanıyor. Eskiden ilişkileri var. Ama bunlara karşı eski arkadaşların; Abbas arkadaşın, Cuma arkadaşın, Fuat arkadaşın, yani bizlerin tasfiyeciliğe karşı tutum aldığımızı öğrenince hemen onlara karşı tutum alıyor. Çünkü biliyor onların durumunun ne olduğunu. Bu arkadaşların, eski arkadaşların örgüte nasıl bağlı olduklarını, nasıl bir yönetim olduklarını biliyor. Diğerlerinin ciddi olmadığını biliyor yani. Evet, geçmişte bazılarıyla ilişkisi olmuştu dağdayken. Çünkü onlar da yönetimde.

TASFİYECİLERE KARŞI ÖRGÜTTEN YANA TUTUM ALDI

Onlar böyle yapmak istiyor ama Rıza arkadaşlar hemen fark edince, onların tasfiyeci eğilimlerine ve onlara karşı da örgüt tutum alınca, hemen onlara karşı tutum alıyor. Onlar kısmen Rıza arkadaşın kendilerinden yana olduğu yönünde bir propaganda yapıyorlar. Böyle ilk dönemlerde öyle bir şey oluyor, yani ilk dönemdeki o eski ilişkilerden dolayı, ilk önce fark edememe gibi bir durum oluyor ama sonra fark edince tutumunu alıyor Rıza arkadaş. Çünkü Rıza arkadaş , bu Hareketin başından beri ideolojik mücadelenin içinde, ideolojik kimliğini biliyor, arkadaşların tutumunu, yaklaşımını biliyor. Kimin doğrudan yana olacağı, kimin yanlıştan yana olacağı, kimin farklı eğilimlerde olacağını bildiğinden bu ayrışmayı öğrenince, ortaya çıkınca tutumunu koyuyor. Tasfiyecilik döneminde Rıza arkadaşın tutumunu böyle görmek gerekiyor.

Onlar aslında öyle bir şeye bağlıyorlar yani. Rıza arkadaş Avrupa’da eğer Rıza arkadaşı etkilerlerse bir nevi Avrupa’yı ele geçirecekler. Avrupa yönetimi de bizim açımızdan önemli. Hatta sonradan öğreniyoruz; Rıza’ya şöyle demiş Ferhat, demiş “Biz bunları vadilerde açlıktan öldürürüz.” Bizim bütün maddi gelirimiz şeyden ya, Avrupa’dan geliyor bizim maddi gelirimiz. Yani Avrupa işleri, Rıza arkadaş kendilerinden yana tavır olsa güya yönetim vadilerde açlıktan ölecekmiş. Böyle boş bulunup Rıza arkadaşa böyle bir şeyde bulunuyorlar. Tabii Rıza arkadaş onlara karşı tutum alıyor. Daha doğrusu onları hayal kırıklığına uğratıyor. Rıza onları hayal kırıklığına uğrattıktan sonra bu sırada küfrediyorlar Rıza arkadaşa. Böyledir, şöyledir diye Rıza arkadaşa hakaret ediyorlar, küfrediyorlar. Niye? Çünkü kendilerini hayal kırıklığına uğratmış. Yani örgütten yana tavır almış. Eski arkadaşlardan yana tavır almış. Böyle bir süreç yaşanıyor.

Çünkü şöyle. Yani biz işin içindeyiz, Rıza arkadaş uzakta. 2003’tür. Neredeyse üç yıla yakındır Avrupa’da çalışıyor. Bu yönüyle bazı ayrıntıları fark etmiyor. Daha doğrusu nasıl fark edecek? Çünkü yönetimde. Tasfiyecilik kendisini ortaya koyana kadar yönetimdir. Hatta dedim ya, Avrupa’yla Ferhat ilgileniyor. Yani örgüt görevi ona vermiş. Böyle Avrupa’yla konuşmaları, Avrupa’yı yönlendirmeleri o zaman Ferhat yapıyordu. Ferhat da onu öyle kendine göre değerlendirmeye çalışmış. Türkiye ile ilişkileri vardı eskiden. Onları öyle kendine göre değerlendirmeye çalışmıştı. Çünkü şunu biliyorlar; Rıza arkadaşın gücü var yani. Rıza arkadaşı güya yanlarına çekerlerse kendileri önemli bir güç kazanacak. Onun için böyle Rıza arkadaş üzerinden kendilerine göre hesap yapmaya çalışıyorlar. Ama Rıza arkadaş, o hesapları tabii ki tutumuyla boşa düşürüyor.

HEVAL RIZA AVRUPA’DA 7 YIL KALDI

Rıza arkadaş 2007’de dağa geldi. Bir süre Cuma arkadaşın yanında kaldı; çalışmaları, alanı tanımak açısından. Çünkü uzun süre, 7 yıl kadar Avrupa’da kalmıştı. Sonra düzenlemesi askeri alana yapıldı eğitim vermesi için. Karargâh yönetimine düzenlendi, orada da eğitimler yapacaktı. Gerçekten de orada arkadaşların eğitimine çok önemli katkıda bulunmuştu. Rıza arkadaşın bir de öyle gücü vardı. Eğitim gücü, ideolojik teorik derinliği, kültürel birikimi vardı. Çok kitap okuyan bir arkadaştı. İlkokul mezunudur ama çok kitap okumuştur. Hepimizden çok okumuştur. O yönüyle kültürel, entelektüel birikimi de olmuştu. İdeolojik de birikimi var zaten. Bu bakımdan askeri alanda çok önemli görevler yaptı. Eğitim çalışmalarına katıldı.

O yönlü çok önemli katkıları oldu. Askeri alandaki gençlerin eğitiminde, ideolojik birikim sahibi olmalarında, Önderlik çizgisini, ideolojisini kavramalarında çok önemli bir etkisi oldu. Bir de yeni paradigmayı kavratmak biraz birikim ister. O bakımdan yeni paradigmanın gençlere, askeri alanın kavratılmasında da çok önemli bir rol oynadı. Bunu biliyoruz. Arkadaşlar da memnundu. Eğitiminden, arkadaşlarla ilgilenmesinden memnundu. Zaten Rıza arkadaşın şöyle bir özelliği var; insanları çok etkiler. Yani davranışıyla, tutumuyla, her şeyiyle etkiler. Etkileme gücü yüksek olan bir arkadaştı. Bireysel etkileme gücü gerçekten fazla olan bir arkadaştı. Daha sonra tekrar Kandil alanına geldi. Yürütme Konseyi görevini üstlendi. Yürütme Konseyi çalışmalarına katıldı. Daha sonra Rıza arkadaş dış ilişkiler komitesinin, diplomasi komitesinin sorumluluğunu aldı Yürütme Konseyi adına. Orada önemli çalışmalar yürüttü. Çünkü birikimi de vardı. Yani hem dünya siyaseti, hem Ortadoğu siyaseti üzerinde birikimi de vardı.

Zaten Ortadoğu ile ilgili derslerinden arkadaşlar derleyip kitap da çıkardılar şehadetinden sonra. Dış ilişkide çalışmaları çok önemliydi, etkileyiciydi, örgütleyiciydi. Yani o yönüyle görevini layıkıyla yapıyordu. Tabii ki daha sonra dikkatsizlikten dolayı saldırıya uğradı. Bir kere yaralandı Rıza arkadaş. Yanında 3-4 arkadaş şehit düştü. Diplomaside çalışan arkadaşlar da vardı. Rıza arkadaş da yaralandı. Rıza arkadaş da yaralandığı için biz o zaman başka yere gönderdik, biraz kalsın diye. Biraz kaldı. Biraz tedavisini yaptı. Daha sonra tekrar görevinin başına geçti. Dış ilişkiler komitesinin başına geçti. Gerçekten iyi örgütlüyordu, etkiliyordu. Çevresini de eğitiyordu diplomasi konusunda. Ama o süreçte yine artık nasıl oluyor takibe giriyorlar. Şehit Harun, yani İran sınırına yakın bir yerde gümrükçülerin bir kampında saldırıya uğruyorlar. Yanında iki arkadaşla birlikte şehit düşüyorlar. Şehadetine kadar yürüttüğü çalışmaları böyle kısaca özetleyebilirim.

DEVAM EDECEK