'Mezar taşıma, halkına borçlu öldü diye yazın'

Hayri Durmuş, dağların puslu göğüne yaslanmış, yalnızlığını kabullenmiş olan Çewlîk’te dünyaya geldi. Hayri’nin doğduğu Çewlîk, köyleri yakılmamış ama ruhları çoktan parçalanmış bir halkın yüzyıllık suskunluğunu taşırdı.

HAYRİ DURMUŞ

Kalabalık bir evde büyüdü; ama her kalabalığın ortasında kendi yalnızlığıyla durmayı erken öğrendi. Kalabalıkların içinde ama onlardan daha çok derinlikte. Çocukluk yılları, bir halkın kim olduğunu anlamaya çalışmakla geçti. Çünkü Çewlîk'te (Bingöl)çocuk olmak, “neden biz böyleyiz” sorusuyla büyümek demekti.

İlkokulu kentte okudu. Sessiz, dikkatli, usulca gözleyen bir çocuktu. Öğretmenlerinin dikkatini, yüksek notlarından çok, derin düşünceleriyle çekiyordu. Onun için öğrenmek bir “başarı”dan öte, dünyayı anlamaya yönelik açlıkla ilgiliydi. Hayri’nin içinde hep bir soru yanıyordu: “Bu halk neden susuyor?” Cevabını kitaplarda aramaya başladı. Bingöl Lisesi’ne geçtiğinde, şehrin az sayıdaki kütüphanesinin tozlu rafları arasında en çok vakit geçiren öğrencilerden biri olmuştu.

Arkadaşları arasında “farklı” biri olarak anılırdı. Ne çok konuşur ne de öne çıkardı. Ama bir mesele olduğunda, herkes dönüp onun ne diyeceğini beklerdi. Çünkü Hayri’nin her sözü, üzerine çokça düşünülmüş, içinden süzülüp gelmiş bir su gibi berraktı. Çewlîk'teki gençlik yıllarında öğrendiği en temel şey, dinlemekti. Halkını dinlemek, toprağı dinlemek, tarihini dinlemek…

Lise son sınıfta iken politikaya dair ilk örgütlü ilgileri başladı. Henüz Apocu hareket şekillenmemişti ama Kürt ve Türk solunun yavaş yavaş örgütlenmeye başladığı bir dönemdi. Hayri, hem Kürt hem de Türk Solu’na karşı hep mesafeli kaldı. Aradığı şey sadece bir “ideoloji” değil, halkının gerçekliğinden doğan ve o halkla birlikte yürüyen bir devrimci çizgiydi. Yalnızca gözlemledi, tartıştı, düşündü.

1974’te Ankara, kalabalık bir telaşla karşıladı Hayri Durmuş’u. Gri binalar, devrimci afişlerle kaplanmış sokaklar, eylemlerle çalkalanan kampüsler... Çewlîk'in dağlar arasındaki sessizliği yerini çelişkilerle dolu bir başkente bırakmıştı. Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, o yıllarda genel eğitimin yanında, ideolojik çarpışmaların da merkezlerinden biriydi. Sol hareketler, farklı fraksiyonlar, kampüslerdeki tartışmalar... Hayri, bu karmaşanın içinde sessiz bir gözlemci olarak girdi, ama çok geçmeden merkezine doğru çekildi.

O, devrimi bir romantik olarak değil; halkın içinden yükselen tarihsel bir sorumluluk olarak görüyordu. Bu nedenle yalnızca örgütlenmek değil, örgütlülüğün felsefesi, siyaset bilimi, tarihsel dayanakları ve ahlaki temelleriyle de ilgileniyordu. Kütüphane, onun için ikinci bir yurttu. Kütüphanede, Marks’tan Fanon’a, Lenin’den Stalin'e, Mao’dan Marks’a kadar devrimci öncülerin hayatlarını ve analizlerini didik didik ederdi. O dönemki arkadaşları, onun kitap okurken aldığı notların satır aralarına düştüğü sorularla dolu olduğunu söylerler.

Bu dönemde Hayri Durmuş’un hayatını sonsuza kadar değiştirecek biriyle yolları kesişir: Önder Apo

Önder Apo, o dönem Siyasal’da öğrenciydi. Devlet planlama teorileriyle ilgilenen, tarihsel materyalizm üzerine yoğunlaşan ve çevresinde "Apo" olarak tanınan bu genç adam, kısa zamanda kendine özgü düşünce tarzıyla birçok genci etkilemeye başlamıştı. Ancak Hayri, ona dikkatle yaklaştı. İlk karşılaşmalarında fazla konuşmadı. Dinledi, sordu, sorguladı. Ve her geçen gün Önder Apo’nun yürütmekte olduğu derin tartışmaların taşıdığı stratejik zekâyı fark etti. Önder Apo ise Hayri’de farklı bir yoğunluk gördü. Onun sessizliğinde bir inşa gücü, bir sabır, bir derinlik vardı. Hayri'nin bakışları, gündelik tartışmalardan çok daha ileri bir sorumluluk taşıyordu. Bu dikkat ve yoğunluk, kısa sürede yerini birlikte çalışmaya bıraktı. Önder Apo, o dönemde kaleme aldığı birçok metni Hayri’ye söyler, kimi zaman taslak hâlinde anlatır ve onun bu metinleri şekillendirmesini isterdi. Zamanla Hayri Durmuş, yoldaşlaşmanın en derin biçimini temsil eden bir omuzdaş oldu.

Apocu grubun çekirdeği şekillenmeye başladığında, Hayri bu oluşumun temel taşı hâline geldi. Grup, diğer sol fraksiyonlardan çok daha farklı bir çizgi geliştiriyordu. Kürt ulusal kimliğini inkâr etmeyen, tarihsel ve siyasal bir çerçevede ele alan, hem örgütsel hem de ideolojik bakımdan özgünleşen bir damar oluşuyordu. Hayri bu çizginin teorik ayaklarını güçlendiren, onu ideolojik bir forma dönüştüren isimlerden biriydi.

Hayri Durmuş’un farkı şuradaydı: o sadece bir teorisyen değildi, aynı zamanda iyi bir pratikçiydi. Her gittiği yerde insanlar onu ya bir kitapla ya bir tartışma içinde görürdü.

1977’ye gelindiğinde, Hayri artık grubun merkez kadrolarından biri olmuştu. Önder Apo’nun yanı sıra Cemil Bayık, Mazlum Doğan, Duran Kalkan, Kemal Pir gibi isimlerle birlikte Apocu hareketin ideolojik merkezini oluşturuyordu. Ama o, hiçbir zaman ön plana çıkmayı, adı anıldığında alkış almayı arzulamadı. O, her zaman kolektifin içindeki derin akıştı; ses değil, yön’dü.

1977’den itibaren Hayri Durmuş’un yürüyüşü artık dümdüz bir yola değil, engebeli, sisli ve ölümle iç içe geçmiş dağ patikalarına doğru yönelmişti. Ankara’daki teorik yoğunluk ve örgütsel inşa dönemi yerini artık halkla doğrudan temas edilen, yaşamla ölümün iç içe geçtiği, yoldaşlığın en somut biçimiyle yaşandığı Kürdistan sahasına bırakmıştı.

PKK’nin henüz adı yeni konulmuş, kadroları genç, hedefleri ise sonsuzlukla yarışır ölçüde büyüktü. Bu dönemde Hayri Durmuş hem kurucu delege olarak ilk kuruluş kongresine katılmış hem de Merkez Komite üyesi olarak yalnızca planlayıcı değil, doğrudan sahada yürütücü konumdaydı. Ona verilen görevler yalnızca örgüt içi disiplinle değil, aynı zamanda karakterine duyulan büyük güvenle belirlenirdi. Çünkü Hayri, örgütlemeyi yalnızca “bir görev” olarak değil, bir halkı ve ulusu inşa etme sanatı olarak görürdü.

Onun için örgütleme, bir duvar ustasının taş üstüne taş koyması kadar sabırlı ve bilinçli bir işti. Gittiği her yerin coğrafyasına, halkına, tarihine ve siyasal arka planına uygun yöntemler geliştirirdi. Amed’de farklı, Dersim’de farklı, Riha'da (Urfa) farklı, Mêrdîn’de bambaşka çalışırdı. Bir gün yoksul bir köyün tarlasında amelelerle çalışırken; ertesi gün gençlik çevresine siyasal eğitim veriyor olurdu. Kimi zaman bir dengbêjin yanında oturup halkın hafızasını dinler, kimi zaman bir imamla tartışıp İslam’ın adalet ilkesi üzerinden Kürt halkının maruz kaldığı zulmü sorgulardı.

Bir yoldaşı onun hakkında şöyle demişti:

“Hayri bir yere geldiğinde, halk onu tanımazdı ama üç gün sonra herkes ondan bahsederdi. Çünkü konuşmadan insanları kazanırdı. Gözleriyle, varlığıyla, yaklaşımıyla örgütlerdi. Sadece düşüncelerini değil, ruhunu da katardı işe.”

Hayri Durmuş’un yoğunlaştığı alanlardan biri de Mêrdîn ve Riha çevresiydi. Mezopotamya’nın bu kadim iki bölgesi, bir yandan derin bir kültürel zenginliğe sahipti, diğer yandan da Türk devletinin özel savaş yöntemlerinin yoğunlaştığı alanlardan biriydi. Aşiret yapıları, tarikat etkileri, devletin ajanlaştırma politikaları ve korkunun toplumsallaşmış hali, örgütlenmeyi oldukça zorlaştırıyordu. Ama Hayri buralarda da farklı bir yöntemle çalıştı: halkı yalnızca ideolojik olarak değil, onurlarıyla buluşturarak harekete geçirdi.

Her köyde, her kasabada bir iz bırakıyordu. Bazen bir çocuk onunla ilk defa kitapla tanışıyordu, bazen bir genç, hayatında ilk defa bir “söz hakkı”nın ne demek olduğunu onun sayesinde anlıyordu. Zihinsel devrim, Hayri’nin en iyi bildiği savaş biçimiydi.

1979 yılının sonlarına doğru, Hayri Durmuş Mêrdîn'in Qoser (Kızıltepe) ilçesinde, yoldaşı Ferhat Kurtay’ın ailesinin evinde kısa süreli bir konaklama halindeydi. PKK kadrolarının gözaltına alındığı, yoğun takibatların yaşandığı o günlerde her temas, her ziyaret ölümle burun burunaydı. Ancak Hayri, hiç kimseyi zor durumda bırakmamak adına her adımını sorumlulukla atar, gittiği her yerde halkla ilişkisini korkuyla değil, açıklıkla yürütürdü. Bu açıklık, bazen tehlikeyi de beraberinde getirirdi.

Bir ihbar, belki bir takip, belki yıllardır toplanan bilgilerin birikimi… 1979’un o karanlık gününde ev baskınında Hayri Durmuş, Ferhat Kurtay ve başka bir arkadaşıyla gözaltına alındı. Yanlarında bulunan belgeler, notlar, bazı kadro bilgileriyle birlikte devletin eline geçmişti. İşte şimdi bir başka cepheye geçiyordu Hayri: Sorgu cephesi.

Hayri’nin bedenine yapılmayan işkence kalmadı. Filistin askısından elektrik verilmesine, tahrik edici çıplaklığa ve cinsel aşağılamaya, aç bırakmaya, parmak uçlarına iğne batırmaya, suya batırıp çıkarmaya, uykusuz bırakmaya kadar insan bedeninin dayanamayacağı her şey yapıldı.

Ama Hayri, tek kelime konuşmadı.

Her türlü insanlık dışı uygulamalara rağmen Hayri, ısrarla susmayı seçti. Onlar her seferinde ona biraz daha işkence ettikçe, o içine çekilip derinleşti. Artık onun iç dünyasında, “ne kadar dayanabilirim” değil, “ne kadar onurlu kalabilirim” sorusu vardı.

Bir işkenceci yıllar sonra şöyle demişti:

“Konuşmadı. Anlattıklarımızı duymuyordu sanki. Vurduğumuzda bedenini kıvırıyordu ama ruhunu hiç eğemedik. İlk kez birini yenemediğimizi o gün anladım. Onunla birlikte aynı evde yakalanan Ferhat Kurtay da aynı biçimde konuşmadı.”

Hayri Durmuş’un sustuğu yer, aslında halkına haykırdığı yerdi. Zindana gönderildiğinde artık onun için mücadelenin başka bir evresi başlamıştı. Diyarbakır Cezaevi, düşmanla en çıplak haliyle karşılaşma mekânıydı. Ve Hayri Durmuş için asıl düello burada başlayacaktı

Diyarbakır Cezaevi, bir cezaevinden çok daha fazlasıydı. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından orası, devletin “ ulus-devleti yeniden inşa etme” laboratuvarıydı adeta. Her taşı, her duvarı, her gardiyanı, askeri, savcısı ve işkencecisiyle bir halkın iradesini kırmaya programlanmış bir sistemdi. Buraya getirilenler yalnızca “suçlular” değil, Kürt halkının özgürlük iddiasıydı. Bu nedenle Diyarbakır Cezaevi’ne adım atmak, bir sorgunun değil, bir savaşın içine girmek demekti. Ve Hayri Durmuş, bu savaşın öncü saflarındaydı.

Hayri, zindana adımını attığı andan itibaren, diğer siyasi tutsaklar için bir pusula oldu. Türk devleti, içeriye soktuğu her yeni tutsaktan bir “örnek çözülüş” çıkarmak istiyordu. Özellikle PKK kadroları hedefteydi. Onlardan beklenen, örgütü inkâr etmeleri, özeleştiri adı altında halklarını reddetmeleri ve faşist rejimin “yeniden terbiye” programına boyun eğmeleriydi.

Hayri Durmuş bunu net bir şekilde reddetti.

O, Mazlum Doğan’ın 1982 Newroz’unda yaktığı kibritin anlamını çoktan kavramıştı: Teslim olmamak, düşünceyi, onuru, örgütü ve halkı diri tutmaktı. Mazlum kendini feda ettiğinde, Hayri onun direnişini kolektif bir hatta dönüştürme sorumluluğunu üzerine aldı.

O, yalnızca “işkenceye direnmekle” yetinmiyor, aynı zamanda zindanı bir siyasal okul, bir bilinç inşa alanı olarak örgütlüyordu. Dayatılan tüm baskılara rağmen günlük ideolojik eğitimler yapılıyor, tutsaklar arasında tartışmalar yürütülüyor, yeni kadrolar yetiştiriliyordu. Hayri, hem fiziken hem ruhen işkence altında olan bu kadroların moral gücünü yeniden ayağa kaldırıyordu.

Cezaevinin sorumlusu işkenceci Esat Oktay Yıldıran, Hayri’nin etkisini kırmak için özel taktikler geliştiriyordu. Onu yalnızlaştırmaya çalışıyor, hücreden hücreye taşıyor, gardiyanlara onu sindirmek için özel görevler veriyordu. Ama Hayri her seferinde, sarsılsa da yıkılmadan, halkına ve örgütüne olan bağlılığını yenileyerek ayakta kalmayı başarıyordu.

Zindan, Hayri için yalnızca direnilecek bir mekân değil, aynı zamanda bir meydan okuma alanıydı. Darbeciler, kurdukları sıkıyönetim mahkemelerinde devrimcileri yargılamaya çalışırken, Hayri bu mahkemeleri devletin sömürgeci sistemini teşhir etmek için bir platforma dönüştürmeyi hedefliyordu.

Savunma süreci onun için hem örgütsel hem de ideolojik bir mücadele alanıydı. Bir yandan devletin dayattığı “hazır ifadeleri” reddediyor, diğer yandan Kürt halkının varlığını, tarihini, PKK’nin siyasal çizgisini anlatacağı bir zemin oluşturmak için yoğun bir hazırlık yapıyordu. Günlerce, haftalarca notlar aldı, arkadaşlarıyla tartıştı, metinler kaleme aldı. Mahkeme salonunu bir mücadele alanı gibi görüyordu.

Ancak bu süreçte büyük içsel gerilimler de yaşadı. Çünkü savunmanın yapılabilmesi için bazı teknik tavizler gerekebiliyordu: mahkemeyle sınırlı da olsa hukuki bir dil kullanmak, kısmi öznel yorumlar vermek, zamansal gerilimleri göğüslemek, cezaevinde bazı kurallara uymak… Ama Hayri bu tavizleri stratejik bir bilinçle ele aldı. Amacı “kurtulmak” değil, halkı adına konuşmaktı.

Mahkemede söyledikleri, zindanın duvarlarını değil, tarihin belleğini sarstı: “12 Eylül faşizmi bizi değil, biz onu yargılayacağız! PKK’yi savunacağız, Kürdistan’ın varlığını haykıracağız! Sanık kürsüsünü sömürgeciliği yargılama kürsüsüne çevireceğiz!”

Bu sözler, yoldaşlarında büyük bir coşku, işkencecilerde ise sarsıcı bir öfke yarattı. Hayri Durmuş’un davası, bir bireyin değil, bir halkın sesi haline gelmişti.

1982 yılına gelindiğinde cezaevindeki baskı artık mutlak bir faşizme ve ihanet ettirme mekanizmasına dönüşmüştü. İşkenceler süreklileşmiş, irade kırma operasyonları topluca yürütülür olmuştu. Mazlum Doğan’ın ve dörtlerin fedaice eylemini ardından başlayan direnişler, kolektif bir çizgiye bürünmek zorundaydı. Çünkü sistemin amacı yalnızca bireyi değil, örgütü, belleği, direniş kültürünü de yok etmekti.

Ve Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ile Ali Çiçek ile birlikte 14 Temmuz 1982 günü ölüm orucunu başlattı. Bu tarih, yalnızca bir direniş değil, bir halkın yaşamak için ölümü seçtiği bir eşik olarak tarihe kazındı. Ama aynı zamanda “onur günü” olarak tarihe geçen bir gün oldu.

Hayri Durmuş’un bu kararı, herhangi bir stratejik eylem değil, halkının özgürlüğü için ölmeye hazır bir bilincin son aşamasıdır. Çünkü o, direnerek yaşamanın imkânsızlaştığı noktada, ölerek direnmeyi seçmiştir.

Hayri, ölüm orucunun ilk günlerinden itibaren yoldaşlarını moral olarak ayakta tutmuş, açlık ilerledikçe bilincini kaybetmemeye çalışmış, süreç boyunca örgütsel bir çizginin korunmasını sağlamıştır. Her geçen gün eriyen bedeni, her nefeste ağırlaşan acıya rağmen tek kelime geri adım atmamış, hiçbir noktada kararını tartışmaya açmamıştır.

Ve 12 Eylül 1982 günü… Hayri Durmuş, açlıktan, ama teslim olmadan, ölüme yürüyerek sonsuzluğa kavuştu. Onun şehadeti, yalnızca bir hayatın sönmesi değil, bir halkın mücadele meşalesinin sonsuza dek yanmasıydı.

Hayri Durmuş, şehit olduğunda bir mezar taşının ardına bırakılmadı yalnızca. O, bir halkın yüreğine sessizce gömüldü. Onun adı o dönemlerde sokaklarda haykırılmadı belki, heykelleri dikilmedi, ama her Kürt çocuğunun gözlerinde, her dağ yolunun kıyısında, her zindan hücresinde yankılanan bir fısıltı gibi yaşamaya devam etti:

Fazla konuşmazdı. Konuştuğunda da bağırmazdı. Onun dili, duvarları delen bir yankı değil; kalplerde, bilinçlerde yavaşça yayılan bir ağırlıktı. Bu sessizlik, zayıflıktan değil; bilinçli bir derinlikten geliyordu. O, kelimenin kutsallığını bilir, boşa harcamazdı. Bir halkın en büyük ihtiyacının “gürültü” değil, yoğunluk ve tutarlılık olduğunu biliyordu. Her eylemi, her tutumu, her direnişi bir haykırışın karşılığıydı. Onun suskunluğu, yalnızca düşmanı değil, dostu da terbiye eden bir suskunluktu. Çünkü Hayri'nin dili yoktu; ahlâkı vardı.

Mazlum Doğan’ın ateşi bir kıvılcımdı, kıvılcımı aleve dönüştüren dörtlerin eylemiydi. Hayri Durmuş’un şehadeti Ferhatların alevini örgütlü bir yangına dönüştürdü. 14 Temmuz ölüm orucu sadece dört bedenin direnişi değildi; halkı inkâr eden bir sisteme karşı kolektif bir irade manifestosuydu. Bu manifestonun öznesi, yazarı ve en derin taşıyıcısı Hayri’ydi.

14 Temmuz “onur günü” aynı zaman büyük bir direniş mirası olarak Kürt halkının tarihinde yerini aldı. Hayri Durmuş’un bıraktığı bu miras bir anıdan ibaret değildir. O, bir örgüt kadrosunun nasıl olması gerektiğini, bir öncünün hangi değerleri taşıması gerektiğini, bir devrimcinin hangi ahlaki çizgide yürümesi gerektiğini gösteren yaşayan bir örnektir. Bugün bile dağda, zindanda, şehirde, üniversitede mücadele eden pek çok genç, onun adını belki detaylarıyla bilmez. Ama “bir şeyden taviz verilmemeli” dediğinde, “bazı anlar vardır ki ölümden geri durulmaz” dediğinde işte orada Hayri Durmuş vardır.

Çünkü onun hayatı, bir kişinin değil, bir halkın kolektif vicdanıdır.

Onun varlığı, bağırmadan haykırmak; ölmeden dirilmek; susarak dünyayı sarsmaktır.

Hayri Durmuş’un her yerde mutlak anlamda izi vardır. Bir halkın yürüyüşünde, bir savaşçının öz disiplininde, bir militanın kendini sorguladığı anlarda onun izi vardır.

Hayri Durmuş, yaşadığı çağa ait bir devrimci değildi sadece. O, çağları aşan bir çığlığın taşıyıcısıdır. Onun bıraktığı miras; örgüt bilinci, ideolojik netlik, ahlaki sadelik ve direnme kararlılığıdır. O bu yönüyle bir ölçü, bir pusula, bir kıstastır. Bugün bile “ne yapmalı?” sorusunun sorulduğu her yerde, Hayri’nin yaşamı o soruya bir cevaptır.

Hayri Durmuş yaşadığı çağla sınırlı değildir. O zaman dışı bir devrimcidir. Hayri’nin adı haykırılmadı, ama ruhu her haykırışta yaşadı. O, bir halkı devlete karşı değil, kendi tarihine karşı da sorumlu olmaya davet etti.

Onun için özgürlük, yalnızca zincirleri kırmak değil; zincirlerin neden var olduğunu da anlamaktı.
Bu yüzden onun şahadeti bir son değil; bir başlangıçtır.

Bugün, Hayri Durmuş’un yaşadığı gibi tıpa tıp yaşamak belki mümkün olmayabilir. Ama onun gibi düşünmek, onun gibi direnmek, onun gibi susarak haykırmak hâlâ mümkün.

Ve her halkın tarihinde, her devrimin kalbinde, bir Hayri Durmuş suskunluğu yankılanır:

“Teslim olmayacağız” ve “Mezar Taşıma, Halkına Borçlu Öldü Diye Yazın” diyen büyük devrimci zindan fedaisi Hayri Durmuş’u saygı ve minnetle anıyoruz.