Sessizliği direnişe dönüştüren devrimci: Akif Yılmaz
Bugün hala bir direniş çizgisinden söz ediliyorsa eğer, bu çizginin en ince, en net, en düz hattı Akif Yılmaz’dır. Sözün değil, tutumun temsilcisidir.
Bugün hala bir direniş çizgisinden söz ediliyorsa eğer, bu çizginin en ince, en net, en düz hattı Akif Yılmaz’dır. Sözün değil, tutumun temsilcisidir.
1956 yılında Ardahan’ın kuzeyinde, Beşiktaş köyünün taş topraklı yollarında dünyaya gözlerini açtığında, Akif Yılmaz’ın kaderi yalnızca bir çocuğun değil, bir halkın direniş izlerini taşıyordu. Karadeniz’in nemli havası ile Serhat’ın kıraç soğuğu arasında sıkışmış bir köyde doğmuştu. Çocukluğu; soğukla, toprakla, yükle, yoksullukla yoğruldu. Babası mevsimlik işçisi, nnesi ise evdeki tüm çalışmaları birinci derecede sorumluluğunu taşıyan bi rev kadınıydı. Henüz okula başlamadan pratik çalışmalardan öğrenmişti yaşamın acımasızlığını. Ama bu acımasızlık onu dirençle doldurdu.
İlkokula başladığında öğretmeni onun gözlerine uzun uzun bakmıştı. İçinde yanan bir ateş vardı; konuştuğunda değil, sustuğunda anlaşılırdı. Gözlem gücüyle tanınırdı, arkadaşları gülüp oynarken o, köyün yaşlılarının anlattığı hikayelere dikkat kesilirdi. Hafızası kıvraktı, sezgisi güçlüydü. Yaşamı erken yaşta ciddiye almış, kendiyle arasına oyunları değil, düşünceleri koymuştu.
Köy okulu yetersizdi. Ne doğru dürüst kitap vardı ne de sürekli kalan bir öğretmen. Ama onun eksikleri, içindeki derin merakla kapanıyordu. Hayvan otlatırken cebindeki eski defteri çıkarır, “dağ, göç, rüzgar” gibi kelimeleri not alır, yüksek sesle tekrar ederdi. Duyduğu her yeni sözcüğü zihninde büyütür, anlamlar biçerdi. Bu kendi kendine büyümenin sessiz bir yemin gibi onun karakterine işlendiği yıllardı.
Ardahan merkeze geçtiğinde artık yalnızca ailesi değil, öğretmenleri de onun içinde büyüyen derinliği fark etmişti. Sessizliği gizemliydi. Tartışmalara pek girmezdi, ama söze karıştığında herkes susar onu dinlerdi. Bazı insanlar doğuştan konuşmak için değil, konuşmadan düşündürmek için yaratılmıştı. Akif böyleydi. Kantin köşelerinde, kitapçıların önünde ayakta duranların sözlerini dinler, yalnızca gerektiğinde konuşurdu. Hayatında “gereklilik” kavramı erkenden yer etmişti; öyle ki bu ilke onun daha sonra cezaevinde bile eylem kararlarını nasıl aldığına ışık tutacaktı.
Türkiye karışıyordu. 70’li yılların başı, devletin hem sağa hem sola çarpan baskı politikalarıyla daha da gerilmişti. Kürt köylerine baskınlar artıyor, Kürtçe konuşan çocuklar okulda azarlanıp dövülüyor, insanların kimliği parmak izinden önce sorgulanıyordu. O günlerden birinde okulda Kürtçe konuştuğu için azar işiten bir arkadaşının “Ben anamdan böyle öğrendim, başka dilim yok” demesiyle gözleri dolmuştu. Henüz 15’inde, hakikatle duygunun birbirine çarptığı o anda, gelecekte hangi çizgiyi seçeceğine dair ruhunda bir yol açılmıştı.
Kimliğine dönük inkarla tanışmıştı; öfkelenmişti ama bu öfke onu körleştirmemişti. Sınıfla ulusun kesiştiği noktada bir bilinç doğuyordu içinde. Ne sadece etnik öfkeye ne de yalnızca sınıf çelişkisine sığınmak istiyordu. Adalet duygusu, bu ikisini de içinde barındıran daha kapsayıcı bir fikre ihtiyaç duyuyordu. İşte bu arayış, onu önce Kars’a, oradan da tarihi bir çizgiye götürecekti.
Lise yıllarında, kitapçı raflarında gözü Lenin ve Stalin’in ulusal soruna ilişkin teorik metinlerine takıldı. Sloganlardan öte, kavramsal netlikten etkileniyordu. Kimse ona “devrimci ol” dememişti. O, bu yönelişi kendisi seçmişti. Çevresindeki bazı figürlerin dağınık heyecanlarını, laf kalabalığını, moda kavramlara sığınışını izlerken, onun bakışı daha derindi. Henüz 20 yaşındayken örgüt içinde en güvenilir militanlardan biri olarak tanındı. Yükselmekle değil, sorumluluk almakla ilgileniyordu. İşte bu, onun son nefesine dek taşıyacağı o ağır ama onurlu yürüyüşün ilk adımlarıydı.
Ve rüzgar artık Beşiktaş köyünden Diyarbakır’a doğru esmeye başlamıştı…
1976’dan sonra Akif’in yolu artık yalnızca dağların, kitapların, tartışmaların değil; aynı zamanda örgütlü mücadelenin en kırılgan ama en sarsıcı alanlarına da uzandı. Görevlendirildiği bölgeler arasında Diyarbakır ve çevresi vardı. O yıllarda, devrimci hareketlerin bir kısmı büyük kentlerin fabrika mahallelerinde örgütlenirken, Akif’in gözleri daha büyük mücadele alanlarına dönüktü. Çünkü daha büyük mücadele alanları, yalnızca büyüklük değil değil, yükümlülüktü. Sessizliğini taşlara, bakışını yoldaşlarına, sözünü zamana bırakıyordu.
Örgüt içi toplantılarda azla konuşmazdı. Herkes fikrini söyler, görüşler çarpışır, sesler yükselirdi. Ama o beklerdi. Son söz hakkı ona verilir, kimse resmen söylemese de herkes o anı beklerdi. “Şimdi Akif konuşacak” diye bir cümle yoktu; ama herkes susar, onun tek cümlesini pusula gibi takip ederdi. Çünkü onun konuşması karar değil, derinlikti. Tartışmalarla değil, kararlılıkla inşa edilmişti varlığı.
Ve 2 Mayıs 1980 günü geldi.
Diyarbakır’da gözaltına alındığında, Apocu hareketin bölgede en stratejik kadrolarından biri haline gelmişti. Bu durum sadece bir görev tanımı değil, düşman tarafından da fark edilen bir tehdit tanımıydı. İşkenceye alındığında onu çözmeye çalıştılar. Bedenini kırmak istediler. Elektrik kabloları, falaka, Filistin askısı, aç bırakma, ayaklarından tavana asılma... Zamanın ve insanın sınırlarını zorlayan bütün yöntemleri denediler.
Ama o bunları normal gördü, çünkü bu uygulamaları yapan düşmandı. Ne bir sitem ne bir çığlık… Yalnızca baktı. O bakış, işkencecileri delirtecek kadar net, suskun ve anlamlıydı. Çünkü Akif’in gözlerinde yalvarış değil, görev vardı. Kimi zaman sorarlardı: “Korkmuyorsan niye konuşmuyorsun?” O cevap bile vermezdi. Çünkü o dili kabul etmiyordu. Sessizliği, inkar sistemine karşı bir isyandı. Konuşmamak bir suskunluk değil, bir inanç beyanıydı.
Gözaltı süreci bittiğinde, zindana getirildi. Apocuların direnişle yoğrulmuş mekanı. Her gün tekmil, sürünme, dayak, dışkı yedirme, askerî nizamla koğuş kırma uygulamalarıyla disiplin altına alınmak isteniyordu. Fakat orada da sessizlikle baş edemediler. Çünkü orada bir başka ruh hali vardı. Yoldaşlıkla büyüyen, bilinçle derinleşen, direnişle ete kemiğe bürünen bir ruh…
Bu ruh, cezaevinin taş duvarlarına yazıldı. Ne duvarlar unuttu, ne gardiyanlar, ne de yoldaşlar… O andan sonra herkes ondan güç aldı. Konuşmasa da oradaydı. Varlığı moraldi. Çünkü bazen direnmek, yalnızca ayakta kalmakla mümkün olur. Akif yürüdü, sustu, ama her adımıyla bir direniş cümlesi yazdı.
Zindanda, kimse ona doğrudan sormazdı “Nasılsın?” diye. Ama herkes onun ne hissettiğini, nasıl durduğunu, nerede oturduğunu göz ucuyla izlerdi. Çünkü Akif’in hali, diğerlerinin halini belirlerdi.
Cezaevinde zaman akmazdı. Taş gibi dururdu. Günler birbirine benzediği için hafıza dağılır, insan kendiyle konuşmaya başlardı. Ama Akif’in sessizliği bu yalnızlığı dağıtan bir direnişti. Gece herkes kıvranırken, o gözlerini kapatır ama uyumazdı. Bazen kimse görmeden kısık sesle kendi kendisiyle konuşurdu. Bazense yalnızca oturur, düşman duvarına karşı bakardı. Bu bakış bile zindanın içinde bir çağrıydı: Teslim olma!
Zindan, sadece taş duvarlar ve demir kapılar değildir. Zindan, zamanın sızladığı, sesin kendini boğduğu, insanın kendi içine düştüğü bir yerdir. Akif Yılmaz, bu zindanda zamanla kavga etmiyordu; onu eğip büküyor, kendi iradesiyle yeniden şekillendiriyordu. Sabahın nasıl başladığı, gecenin kaç saat sürdüğü önemli değildi. Önemli olan, zamanın içine nasıl bir anlam yerleştirdiğiydi.
Koğuşta her şey düzenliydi. Askerî nizamda içeri girip çıkan gardiyanlar, tekmil anonsları, yerde sürünen bedenler, duvara dönük bekleyen sırtlar… Hepsi sisteme göre işliyordu. Ama Akif’in varlığı bu düzenin ortasına atılmış bir sessizlik taşı gibiydi. O sustukça, etrafındaki her şey daha net duyuluyor, her göz onun etrafında bir daire gibi şekilleniyordu.
Akif derin bir düşünce yoğunluğu içinde olduğu bir zaman diliminde 1982’nin yazı. Yorgun, ağır ve kan kokulu. Mahkeme salonları inkarın mekanı olmuştu. Orada ölüme değil, teslimiyete mahkûm edilmek istenen tutsaklar susturulmak isteniyordu. Ama o gün, 14 Temmuz 1982, sessizliği parçalayan bir gün oldu. Hayri Durmuş’un mahkemede başlattığı ölüm orucu, zindanın ritmini yerle bir etti. Taş duvarların içinden bir çığlık gibi yayıldı: “Teslim olmayacağız.”
Koğuşa haber geldiğinde, herkes derin bir sükûta gömüldü. Çünkü bu bir karar değil, bir kaderdi artık. Herkesin yüzünde aynı soru vardı: Kim katılacak? Kim kendini zamanın dışına, açlığın içine teslim edecek? Ama Akif’in yüzünde hiçbir soru yoktu. Ne tereddüt, ne korku, ne hesap… Yavaşça ayağa kalktı, bakışlarını bir bir yoldaşlarının üzerinde gezdirdi. Sonra sadece şunu söyledi:
“Uzun süreden beri beklediğim an buydu ve o an geldi. Ben de katılıyorum.”
Bu cümle ne bağırılarak söylendi, ne de dramatize edilerek… Ama o anda herkes biliyordu ki bu, bir eşikti. O sustukça derinleşen, direndikçe büyüyen adam şimdi bedenini bir silaha dönüştürmeye karar vermişti. Artık onun sessizliği açlığa, açlığı direnişe, direnişi bir halkın onuruna dönüşecekti.
İlk gün geçti, ikinci gün geçti. Açlık daha çok zihni kemiriyordu. Akif, ağzına hiçbir şey sürmüyordu. Koğuşta onu izleyen yoldaşları, gözlerinin parladığını anlatır. Sanki beden küçülüyor, ama içindeki ışık büyüyordu. Çünkü Akif artık yalnız bir beden değil, bir iddianın, bir halkın, bir tarihsel hesaplaşmanın taşıyıcısı olmuştu.
Her sabah gardiyan içeri girdiğinde, diğer ölüm orucu eylemcileri gibi onu da süzerdi. Çünkü o ölüm orucunda bir pusulaydı, üsteğmen onu kafaya takmış, özel olarak onu hedef tahtasına koymuştu. Gelen gardiyanlar Akif’in dudakları çatlamış, yüzü solgun, göz çukurları derinleşmiş olduğunu görürlerdi, ama başka şey daha çarpardı gözlerine, gözlerinden adeta fışkıran direniş ve düşmana duyduğu öfke… Gardiyanlar tıbbi müdahale teklif edildiğinde, başını iki yana sallardı her defasında
“Bu beden size ait değil. Bu beden özgürlük için çürüyecek.Birkaç gün sonar en fazla bir ay sonar bu beden artık olmayacak toprağa karışacak, ancak düşüncem, eylemsel kişiliğim, bırakacağım doğrular ilebet yaşayacak, bunu bilin…”
Bu sözler, ne bir propaganda ne de bir kahramanlık gösterisiydi. Bu, bir devrimcinin devrimle, halkıyla, ezilenlerle yaptığı sözleşmeydi. Ve Akif bu sözleşmeye sonuna kadar sadık kaldı.
Geceleri daha ağır geçiyordu. Nefes alışları yavaşlıyor, elleri titriyordu. Ama kimse ondan bir yakınma duymadı. Ölüm hücresinde ölüm yolculuğunda olan yoldaşları tek bir sızlama yakınma duymadı, direnişçilerin içinde en sessiz olanıydı. Akif uzun konuşmazdı, hatta çok sesszi kalırdı ama büyük direnişin en önündeydi.
Ve 15 Eylül 1982 sabahı geldi. 65 günün sonunda, o sessiz devrimci kolundaki saati yeğenine yadigar bırakarak başını hafifçe göğsüne eğdi. Yere düşmedi. Ne bir çığlık, ne bir inilti… Sadece derin bir suskunluk yayıldı hastaneye. Ölüm bile ona dokunmaya utanmış gibiydi.
65 günün sonunda Akif’in bedeninden geriye yalnızca bir iskelet kalmıştı. Ama ruhu, o güne dek zindanın hiçbir taşında görülmemiş kadar büyüktü. O sabah yere düşmedi. Sadece başı hafifçe göğsüne eğildi. Sanki sonsuz bir düşünceye dalmıştı. Sanki ölüm, onun gözlerine bakmaya utanmıştı. Oysa düşman tam da bunu istiyordu: Ölümü bir teslimiyet sahnesine çevirmek. Ama Akif’in vedası bir duruştan ibaretti. Ölümün bile diz çöktüğü bir an…
Zindan sustu. Hatta Esat Oktay bile sustu. Gardiyanlar birkaç saat boyunca avaz avaz bağırmadı. Doktorlar, hemşireler, hademeler günlerce Akif’ın o vakulu duruşur, sessizliği, suskun ama dağ gibi cesareti karşısında sustular, büyük sonıuuz ve sınırsız saygı ve minetle andılar.
O andan itibaren Akif’in adı artık yalnızca bir yoldaşın adı değil, bir çağrının yankısıydı. Hücrelerde, koğuşlarda, sorgu odalarında, işkence masalarında… sessizlikle karşılık veren bir yürek gerekiyorsa, Akif’in adı düşüyordu dudaklara.
O hiçbir zaman “ben” demedi. Hep kolektifin parçası olarak yaşadı. Ama bazen öyle bir yaşam olur ki, kolektifin ruhunu bir tek bedende toplar. Akif, işte tam da buydu. Sade yaşadı, gösterişsiz yürüdü, ama yürüyüşü sessiz bir ağırlıktı. Yoldaşları onun hakkında konuşurken önce susar, sonra başlarını öne eğerler. Çünkü Akif’in yaşamı, başkasının hatasını göstermek için değil, kendi eksiklerini görmeye zorlar insanı.
“Burası bize değil size mezar olacak üsteğmen” diye haykırmıştı. Onun bu sözü fiziki acıya karşı gösterdiği direngenliği değil, aynı zamanda bir halkın nasıl inşa edileceğini gösteren ahlaki bir duruşu anlatır. Akif’in işkencede sessiz kalışı, onun düşmana teslim olmaması kadar, kendi halkına hesap verilebilir bir duruşta kalma çabasıydı. Çünkü o bilirdi: Direniş yalnızca düşmana karşı verilmez. Direniş, aynı zamanda kendi ruhunun dağılmasına karşı verilen savaştır.
Evet, Akif Serhat’ın genç devrimcisiydi. İlk grup dönemine katıldığında bile, sesi gür değildi belki ama bakışı asla yere eğilmedi. Ne bir tartışmada söze atladı, ne de bir adım geri durdu. O hep dik durdu, dik konuştu, dik çalıştı. Düşmana karşı, örgüte karşı, yoldaşlarına karşı… hep var olmanın en derin halini yaşadı. İçinde korkuya, boşluğa, gösterişe yer bırakmadı. Onun için devrimcilik, duruştu. O yüzden ölüm orucu gibi bir yükü omuzlamak, onun için bir kahramanlık değil, bir gereklilikti.
Akif, var olmanın yükünü taşıdı. Sessizlikle… Ama o sessizlik, bugün dahi zindan anmalarında yankılanan bir sestir. 14 Temmuz Ölün orucu anmalarında onun adı, Hayri Durmuş, Kemal Pir ve Ali Çiçek’le birlikte hep aynı anda anılır. Bu bir tesadüf değil, tarihsel bir zorunluluktur. Çünkü onlar birlikte ölümü aşarak bir halkın yaşam direncini yazdılar. Ve o yazının en ağır, en sade, en suskun satırlarından biri Akif’ti.
Bugün hala bir direniş çizgisinden söz ediliyorsa eğer, bu çizginin en ince, en net, en düz hattı Akif Yılmaz’dır. Sözün değil, tutumun temsilcisidir. Ne bir kitap yazdı ne de bir demeç verdi. Ama yaşamı, başlı başına bir manifestoydu. Zindandaki her adımı, her susuşu, her bakışı… geleceğe yazılmış bir çağrıdır. O çağrı, bugün genç yoldaşların yürüyüş ritminde yankılanıyor. Çünkü bazı ölümler, yaşamdan daha fazla şey söyler.
Ve bazı suskunluklar, bir halkın çığlığı olur…