Hamas-İsrail savaşının ardından İran’da güvenlik politikalarında yaşanan değişim, ülkenin tamamını kapsayan ancak farklı bölgelerde farklı şiddetlerde kendini gösteren çok katmanlı bir baskı sistemine dönüştü. Bu süreç, dış politikadaki gerilimlerin ötesinde rejimin kendi halkına karşı iç yönetim reflekslerini yeniden yapılandırdığını gözler önüne seriyor. Özellikle sınır bölgelerinde güvenlik önlemlerinin artması, rejimin muhalif kesimleri ve azınlıktaki halkları daha sıkı denetim altında tutma stratejisinin bir parçası olarak öne çıkıyor.
Son yıllarda “ulusal güvenlik” başlığı altında yürütülen yargı süreçleri giderek genişleyen bir idari ve hukuki yapıya evrildi. Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü), Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü) ve Birleşmiş Milletler’in (BM) ilgili mekanizmalarının raporları, bu suçlamaların siyasi aktörlerin yanı sıra öğrenciler, sivil toplum aktivistleri, işçi hareketleri ve sanal medya üzerinden sesini duyuran yurttaşları da hedef aldığını net biçimde ortaya koyuyor. Rejim, barışçıl protestoları, kültürel faaliyet veya temel hak taleplerini dahi “devlete karşı tehdit” olarak etiketleyerek keyfi tutuklamalar ve uzun hapis cezaları için zemin hazırlıyor.
HER ALANDA DENETİM
Bu politikalar günlük yaşamda da somut bir karşılık buldu. Birçok kentte askeri ve polis kontrol noktaları çoğaldı, kimlik kontrolleri rutin hale getirildi, güvenlik güçlerinin kamusal alanlardaki varlığı ise belirgin şekilde arttı. Bu uygulamalar, toplumsal hayatın ritmini yavaşlatıyor, korku iklimini kalıcı kılıyor ve bireylerin özgür hareketini sistematik olarak engelliyor.
ROJHİLAT’TA BASKI YOĞUNLAŞTI
Rojhilatê Kurdistan, rejimin bu baskı politikasının en ağır sonuçlarını yaşadığı bölgelerin başında geliyor. Urmiye, Sinê ve Kirmanşan gibi kentler ile dağlık sınır hatlarında yaşayan Kürt halkı, uzun süredir ekonomik zorunluluklar ile güvenlik güçlerinin sistematik müdahaleleri arasında sıkışmış durumda. İnsan hakları izleme örgütleri, bu hatlarda sivil faaliyetlerin sürekli yüksek risk taşıdığını ve rejimin sınır ekonomisini dahi baskı ve kontrol aracı olarak kullandığını defalarca belgeledi.
SİSTAN-BELUCİSTAN’DA DERİN YOKSULLUK
Benzer yapısal sorunlar Sistan ve Belucistan’da da yaşanıyor. Bu bölgelerde sınır ticareti ve yakıt taşımacılığı gibi faaliyetler, ekonomik zorunlulukların şekillendirdiği bir yaşam alanı oluşturuyor. Yoksulluk, sınırlı kamu hizmetleri ve güvenlik güçlerinin keyfi şiddeti, bu bölgelerde kronik bir gerilim yaratıyor. Rejim, ekonomik çaresizliği bahane ederek bu topluluklara karşı kolektif cezalandırma politikası uyguluyor.
Güneybatı İran’da halk, uzun yıllardır sosyo-ekonomik eşitsizlikler, işsizlik ve altyapı yetersizliğiyle mücadele ediyor. Geçmiş yıllarda patlak veren protesto dalgaları, rejimin bu meşru taleplere karşı sergilediği orantısız ve kanlı müdahaleleri açıkça gösterdi. Rejim, her seferinde bu hareketleri “dış güçlerin komplosu” diye yaftalayarak bastırdı.
EV BASKINI VE TUTUKLAMA DALGASI
Rejimin özellikle Mahabad, Bokan, Seqiz, Sinê, Bane ve Merîwan gibi Kürt kentlerinde halka saldırıları belirgin biçimde arttı. İnsan hakları raporlarına göre, bu dönemde çok sayıda Kürt aktivist, çevre gönüllüsü, öğretmen, işçi temsilcisi ve kültürel faaliyet yürütücüsü “ulusal güvenlik” suçlamasıyla gözaltına alındı veya uzun sorgulara maruz bırakıldı.
2024 yılı boyunca Kürt kentlerinde yüzlerce eve baskın düzenlendi. Jina Emini’nin ölüm yıldönümü öncesinde Seqiz, Divanderre, Mahabad ve Bokan’da onlarca kişi keyfi şekilde tutuklandı. Katledilen protestocular için düzenlenen anma törenleri sistematik olarak engellendi, mezarlık girişleri güvenlik güçlerince abluka altına alındı ve yas tutan ailelere ağır baskılar uygulandı.
SINIRDA SİSTEMATİK KATLİAM
Rojhilat’ta rejim şiddetinin en çıplak hali sınır hatlarında görülüyor. Bane, Serdeşt, Pîranşar ve Noşin çevresindeki kolber geçiş güzergahlarında askeri devriyeler yoğunlaştırıldı. Kolber News ve Kurdistan Human Rights Network (KHRN) gibi örgütlerin kayıtlarına göre, 2024’te yüzlerce kolber rejim güçlerinin doğrudan ateşi, mayın patlaması veya takip sırasında hayatını kaybetti ya da ağır yaralandı. 2025’te de en az 59 kolber katledildi.
Rejim, yoksulluk yüzünden bu tehlikeli işi yapmak zorunda kalan sivilleri “güvenlik tehdidi” ilan ederek sistematik infazlar gerçekleştiriyor. Bu uygulamalar, binlerce ailenin geçim kaynağını yok ediyor ve halklara yönelik kolektif cezalandırmanın açık bir örneğini teşkil ediyor.
12 GÜN SAVAŞININ ETKİLERİ
Haziran 2025’te (13-24 Haziran) yaşanan İran-İsrail Savaşı’nın hemen ardından rejim, ülke genelinde ve özellikle Kürt bölgelerinde yeni bir gözaltı furyası başlattı. Savaş sonrası “casusluk”, “İsrail adına faaliyet” ve “ulusal güvenliği tehdit” iddialarıyla binlerce kişi tutuklandı; Kürt illerinde bu rakam yüzleri aştı. Mahabad, Bokan, Urmiye, Seqiz ve Sinê’de çok sayıda eve baskın yapıldı, bazı bölgelerde internet ve iletişim hizmetleri kesintiye uğratıldı.
Rejim ayrıca dışardaki gerilimi içerde muhalefeti ezmek için açık bir fırsat olarak kullandı. Tüm bu gelişmeler, İran rejiminin dış tehdit algısını kendi halkına karşı sistematik şiddet, keyfi infaz, işkence ve kitlesel tutuklama politikalarını meşrulaştırmak için kullandığı gerçeğini bir kez daha ortaya koyuyor. Rojhilat ve diğer bölgelerdeki ihlaller, rejimin etnik ve dini gruplara yönelik yapısal ayrımcılığının ve totaliter baskı mekanizmasının en somut kanıtları arasında yer alıyor.
Genel tablo, İran’da güvenlik aygıtının toplumu her yönden kontrol altında tutmak için her türlü aracı meşru gördüğünü gösteriyor. 7 Ekim sonrası süreç, rejimin hem dış maceralarını hem de içerdeki otoriter yönetimini güçlendirdiğine, Kürt halkı başta olmak üzere tüm muhalif kesimleri hedef alan geniş bir baskı ve sindirme dönemine işaret ediyor.
Yarın: Savaşın gölgesinde İran ve Rojhilatê Kurdistan-III