Kürt siyasetçi Tuğba Hezer, Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin toplumsal inşa boyutuna, kadınların süreçteki rolüne ve kadın mücadelesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Geçmiş barış süreçlerinde kadınların karar mekanizmalarının dışında bırakılmasına ve Kürt kadınlarının kimlik ve dil mücadelesine dikkat çeken Tuğba Hezer, kadınların müzakere süreçlerinde doğrudan söz ve karar sahibi olması gerektiğini söyledi.
Tuğba Hezer, savaşın ve toplumsal eşitsizliklerin kadınların yaşamında yarattığı yıkıma, kadın kimliğinin inkarına ve barış süreçlerinde kadınların dışarıda bırakılmasına dikkat çekerek şöyle konuştu:
“Savaşın, çatışmaların ve toplumsal eşitsizliklerin en ağır sonuçlarını kadınlar yaşıyor. Buna rağmen tarih boyunca barış süreçlerinde kararlar çoğunlukla kadınlar dışında alındı. Türkiye’de kadın kimliğinin inkarı, özellikle Kürt kadınlarının kendi ana diliyle, kimliğiyle ve kadın olarak var olma mücadelesi, savaşın yarattığı yıkım birbirinden ayrı düşünülemez. Kadınlar hem savaşın yıkımını yaşıyor hem de erkek egemen devlet şiddetiyle karşı karşıya kalıyor. Siyasetten eğitime, kamusal alandan toplumsal yaşama kadar her alanda bu eşitsizliklerle mücadele ediyoruz.
Bu süreçte yaklaşımın farklı olması gerekiyor. Kadınların yalnızca talepleri dinlenen, adlarına karar alınan kişiler olarak görülmesini kabul edemeyiz. Buna müzakere masası diyeceksek, kadınların olmadığı bir masada toplumun yarısı yok demektir. Kadınlar adına söz söylenmesi, kadınlar adına karar alınması değil; kadınların doğrudan özne olarak orada yer alması gerekiyor.
Barış yalnızca silahların susması, çatışmaların sona ermesi değildir. Kimlik sorunu, kadınların özgürce yaşayabilmesi, eşit yurttaşlık, ana dil, eğitim, emek ve kamusal yaşam da barışın kapsamındadır. Kadınların yaşam hakkı güvence altında değilse, kimlikleri tanınmıyorsa ve özgürce yaşayamıyorlarsa orada gerçek bir barıştan söz edemeyiz. Kadın özgürlüğü, barış sağlandıktan sonra ele alınacak bir mesele değil, bugünden sürecin temel hedeflerinden biri olmalı.
Çünkü Türkiye’de demokrasi, hak ve özgürlükler, hukuk, ifade özgürlüğü ve adalet alanlarında aşılması gereken ciddi engeller var. Ana dil hakkının güvence altına alınmasından eşit yurttaşlığa, kadın özgürlüğünden toplumsal özgürlüklere kadar önümüzde uzun bir mücadele yolu bulunuyor. Bu yolu başta kadınlar olmak üzere toplumun bütün demokratik kesimleriyle birlikte yürütmek zorundayız. Kürt sorununun demokratik çözümü, kadın özgürlüğü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi birbirinden ayrılamaz.”
‘İKİ YILLIK SÜREÇTE BİR BEKLEYİŞ YAŞANIYOR’
Sürecin iki yıllık seyrinde devletin yaklaşımı ile kadınların, Kürtlerin ve demokratik çevrelerin beklentileri arasındaki farklılığa işaret eden Tuğba Hezer, demokratik toplum perspektifinin yeterince toplumsallaştırılamadığını belirtti. Geride kalan dönemde yürütülen çalışmaları ve süreçte yaşanan eksiklikleri değerlendiren Tuğba Hezer, şöyle konuştu:
“İki yıllık süreç içerisinde ne yaptık diye baktığımızda biraz bekleyiş dönemi yaşadığımızı görüyorum. Bu, hiçbir şey yapılmadığı anlamına gelmiyor. Büyük emekler ve çabalar var. Çok kıymetli konferanslar, toplantılar ve buluşmalar gerçekleştirildi. Ancak iki yıl, bir şeyleri inşa etmek, ilerletmek ve daha geniş kesimlere ulaştırmak için uzun bir süre.
Devletin ve iktidarın yaklaşımına baktığımızda, süreci silahların bırakılması ve tasfiye üzerinden ele aldığını görüyoruz. Kürtlerin, kadınların, sol, sosyalist ve demokratik çevrelerin beklentisi ise Kürt sorununun demokratik çözümü, demokratikleşme ve demokratik toplumun inşası. Devletin ve iktidarın demokratik dönüşüm yönünde bir irade ortaya koymadığı ve bu doğrultuda somut adımlar atmadığı ortada. Barışın toplumsallaşması için bile adım atılmıyor. Türkiye’de demokrasi, temel hak ve özgürlükler, adalet ve ifade özgürlüğü konusunda yaşanan sorunlar devam ediyor.
Çerçeve yasanın yürürlüğe girmesini beklemeden de atılabilecek pek çok adım varken devletin ısrarlı bir bekleyiş içinde olduğunu görüyoruz. Medyada ve siyasal söylemde hâlâ yüz yıllık inkar politikalarının dili sürdürülüyor ve Kürt sorunu terör meselesi olarak tanımlanıyor.
İktidarın yaklaşımını eleştiriyoruz ama kendi ortaya koyduğumuz perspektifi gündeme taşıyacak, toplumsallaştıracak geniş bir zemin de yaratamadık. Demokratik toplum perspektifini daha geniş kesimlere ulaştırmamız, kendi gündemimizi oluşturup toplumsal zeminde örgütlememiz gerekiyor. Bunun için yalnızca kendi mücadele alanlarımızda değil, toplumun farklı kesimleriyle ortaklaşabileceğimiz demokratik bir zemini de büyütmeliyiz.”
‘DEVLETİN DEMOKRATİK DÖNÜŞÜM İRADESİ ÖNEMLİ’
Devletin sürece yaklaşımında artık somut adımlara ihtiyaç olduğunu vurgulayan Tuğba Hezer, çözümün yalnızca silahların bırakılmasıyla sınırlı tutulamayacağını belirterek şöyle konuştu:
“Devletin ve iktidarın Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda henüz bir irade ortaya koyduğunu söylemek güç. Devleti bu sürece getiren, sorunu çözme isteğinden çok çözme mecburiyetidir. Bir şeyi istemekle koşullar nedeniyle çözmek zorunda kalmak arasında fark var. Bunu pratikte de görebiliyoruz.
Demokratik çözümü istemek, demokratikleşme adımlarını atmayı, hak ve özgürlükleri güvence altına almayı, yani gerçek bir dönüşümü gerektirir. Ancak süreç ısrarlı bir şekilde yalnızca silah bırakmaya indirgeniyor. Dolayısıyla bu durum belirsizlikler yaratıyor.
Bizim bütün tartışmamızı ‘Devlet samimi mi, değil mi; güvenilir mi, değil mi’ sorusuna sıkıştırmamamız gerekiyor. Kürtler tarih boyunca kendi iradelerine, örgütlü güçlerine ve yarattıkları değerlere güvenerek yol aldı. Bugün de kendi gücümüzü, örgütlülüğümüzü ve toplumsal dayanaklarımızı büyütmek zorundayız. Devletin ne yapacağını bekleyerek değil, kendi mücadelemizi ve irademizi güçlendirerek, toplumun farklı kesimleriyle ortak mücadele zeminleri oluşturarak ilerleyebiliriz.”
‘MÜZAKERE MASASINI GÜCÜ TOPLUMSAL MÜCADELEDEN GELİR’
İmralı’da yürütülen müzakerelerin temsil ettiği toplumsal kesimlere ve bu temsiliyetin güçlendirilmesinde toplumsal örgütlenmenin önemine işaret eden Tuğba Hezer, şunları ifade etti:
“İmralı’da bir müzakere masası var. Bir tarafında devlet, diğer tarafında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan şahsında Kürt halkının iradesi bulunuyor. Ama o masa yalnızca iki taraftan ibaret değil. Orada Kürt halkı var, Aleviler, farklı halklar ve inançlar, kadınlar, emekçiler ve ekoloji var. Mesele, o masaya güç katabildikçe sonuç alabiliriz.
Bunun için birilerini beklemeden, Türkiye’de ve nerede yaşıyorsak bulunduğumuz yerlerde barışın ve demokratik toplumun toplumsallaşma zeminini yaratmamız gerekiyor. Bu, aynı zamanda farklı toplumsal kesimlerin kendi taleplerini ve ortak beklentilerini ifade edebildiği, demokratik siyasetin güçlendiği bir alan yaratmak anlamına geliyor.
Müzakere masasının gücü yalnızca orada yürütülen görüşmelerden gelmez. O masanın arkasındaki toplumsal güç ne kadar örgütlü ve güçlü olursa temsiliyetler de o kadar güçlü olur.”
‘KADINLARA YÖNELİK ŞİDDET BARIŞ SÜRECİNDE DE DEVAM EDİYOR’
Kadınların yaşam hakkına yönelik saldırılar sürerken barış ve demokratik toplumdan söz edilmesindeki çelişkiye dikkat çeken Tuğba Hezer, erkek egemen devlet şiddetinin kadınların özgürlük mücadelesinin önündeki en önemli engellerden biri olduğunu belirtti.
Tuğba Hezer, “Kadınların özgürlüğüne yönelik savaş devam ederken nasıl barıştan ve demokratik toplumdan söz edeceğiz? Kadınların yaşama güvencesinin bile olmadığı bir yerde barışın temel koşulları oluşmuş değildir. Bir taraftan barış ve demokratik toplum deniliyor, diğer taraftan kadınlara yönelik şiddet, erkek egemen devlet şiddeti ve kadınların yaşamına müdahale devam ediyor. Devlet şiddeti kendisini farklı mekanizmalarla koruyor. Muhalefete ve basına yönelik saldırılar sürerken kadınlar da sistematik şiddetle karşı karşıya. Bu nedenle biz kadınların daha güçlü, daha geniş ve daha örgütlü bir mücadeleye ihtiyacımız var. Kadın özgürlüğü, toplumun demokratikleşmesinin temel koşullarından biridir. Bu nedenle kadın örgütleriyle, demokratik kurumlarla ve toplumun bütün kesimleriyle ortak mücadele zeminlerini güçlendirmeliyiz” diye konuştu.
‘EYLÜL AYINDA 28 KADIN KATLEDİLDİ’
Kadın cinayetlerinin sürekliliğine, kadın emeğinin görünmez kılınmasına ve aileyi koruma söylemi adı altında kadınların yaşadığı şiddete dikkat çeken Tuğba Hezer, Eylül ayında 28 kadının katledildiğini belirterek şunları söyledi:
“Her ay yeni bir kadın katliamı tablosuyla karşı karşıya kalıyoruz. Sadece Eylül ayında 28 kadın katledildi. Kadınların emeği yok sayılıyor. Aileyi koruma söylemi adı altında kadınlar aile içinde şiddete maruz bırakılıyor, kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olmalarının önüne geçiliyor. Yargı, devlet, iktidar ve kamu kurumları aracılığıyla alınan kararlar da kadınları yok sayan bir anlayışı sürdürüyor.
Erkek devlet şiddeti her geçen gün daha fazla büyüyor. Böyle bir tabloda kadınların yaşam hakkını, emeğini ve kimliğini savunmak için mücadeleyi büyütmemiz gerekiyor. Bu mücadele aynı zamanda demokratik toplumun inşası için verilen ortak mücadelenin de bir parçasıdır. Kadınların özgürlüğü olmadan demokratik toplumdan söz edemeyiz.”
‘KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ TEMEL MÜCADELE BAŞLIKLARINDAN BİRİ’
Dünyada savaşların ve çatışmaların sürdüğü bir dönemde Kürt sorununun demokratik çözümü, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve kadın özgürlüğü mücadelesinin ertelenemeyeceğini belirten Tuğna Hezer, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Dünyadaki savaşların ortasında, üstelik bu savaşların daha da derinleşeceği bir dönemde barış, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veriyoruz. Biraz tezat gibi görünse de aslında tam da böyle bir dönemde, insanlık bu kadar büyük bir yıkımın eşiğindeyken vereceğimiz mücadele belirleyici olacak. Önümüzde uzun ve zorlu bir mücadele yolu var. Bu yolu başta biz kadınlar olmak üzere toplumun bütün demokratik kesimleriyle birlikte yürümek, ortak mücadele alanlarını büyütmek zorundayız. Mevcut tabloyu değiştirmek hepimizin ortak mücadelesi olmalı.
Yüz yıllık inkar politikalarının ve elli yıllık çatışma döneminin en ağır yükünü kadınlar taşıdı, taşımaya da devam ediyor. Şimdi bir sayfa kapanıyor ve bizler yeni bir sayfa açmak için yola devam ediyoruz. Ancak geçmişin acıları, üzüntüsü ve öfkesi hâlâ omuzlarımızda. Bu acıların en büyüğünü Kürdistan’da Barış Anneleri yüreklerinde taşıyor. Biz onlara barış borçluyken, onlar Ankara’ya gittiler ve sessizliği kırmak istediler. Burada kendimize sormamız gereken soru yalnızca devletin bu çağrıya nasıl karşılık vereceği değil; Barış Annelerinin bu çıkışının bizim sessizliğimizi ne kadar kıracağıdır.
Çünkü onca acıya rağmen, bütün yaşanmışlıklara rağmen Barış Anneleri son takatleriyle yola çıkıyor, kilometrelerce yol kat ederek barışın sesini duyurmaya çalışıyorlarsa bizim artık bekleme, bir kenarda durup yalnızca eleştirme ya da inancımızı yitirme lüksümüz yok. Onların taşıdığı barış iradesini büyütmek, bu çabanın sorumluluğunu hep birlikte üstlenmek zorundayız.”