Gültan Kaya: Sanat, hayata müdahil olma cüretiyle mümkündür

Sanatın apolitik olamayacağını belirten Gülten Kaya, “Hayata müdahil olma cüreti, tüm yaratıcı alanların olmazsa olmazıdır. Çünkü sanat, özellikle bizimki gibi ülkelerde hayata tanıklık etmek açısından en cesur olunması gereken alanlardandır” dedi.

GÜLTEN KAYA

Kişisel serüveninin yanı sıra Ahmet Kaya’nın hayat arkadaşı, Yusuf Hayaloğlu’nun kardeşi olarak müziğin, şiirin ve memleket hikayelerinin tam odağında yer aldı daima, Gülten Kaya.

Müzik alanındaki dönüşümü konuştuğumuz Gülten Kaya, dijital platformların kendi içerisinde ahlaki ve vicdani sorunlar da ürettiğini belirtirken, kolektif hafızanın en önemli ayaklarından biri olarak ‘ana dilinde üretim’i saydı.

Gülten Kaya, Ahmet Kaya’nın müziği için “Toplumcudur, tanıktır, gerçektir, edebidir, yakın tarihtir, şiirdir, duygudur, bedeldir. Onun müziğinde yakın tarihi de görürsünüz, tüm toplumsal acıları da” derken, sanatın apolitik bir sektöre indirgenmesine tepkili: “Resimden edebiyata, sinemadan müziğe tüm yaratıcı alanların olmazsa olmazı, aynı zamanda hayata müdahil olma cüretiyle mümkündür. Çünkü sanat, hayata tanıklık etmek noktasında, özellikle bizimki gibi ülkelerde en cesur olunması gereken alanlardandır.”

Söz Yazarı ve Müzik Yapımcısı Gülten Kaya ile müzik dünyasındaki dönüşümü, dijitalleşmenin müzikal üretim ve tüketim alışkanlıklarına etkisini konuştuk.

‘ANA DİLİNDE ÜRETİM KOLEKTİF HAFIZANIN EN ÖNEMLİ AYAĞI’

Müzik endüstrisi son yıllarda dijitalleşme, algoritma temelli bir piyasa modeline evrildi. Bu durum, müziğin kolektif hafıza üreten ve toplumsal duygudaşlık kuran işlevini nasıl dönüştürüyor? 

Dijital ortamlar/platformlar kendi içerisinde ahlaki ve vicdani sorunlar da üretmektedir. Bunları insan ya da sistem merkezli olarak düşünebiliriz ki her ikisi de birbirinden bağımsız değildir. Teknoloji kuşkusuz ki insanın dünyayı algılama biçimini önemli ölçüde etkiliyor, hatta giderek belirliyor. Türkiye’de bir endüstriden henüz söz edemesek de dünyaya müzik endüstrisi üzerinden baktığımızda, kültürel mirasın önemli paydaşlarından olan müzik endüstrisinin dijital devrim sayılabilecek bu yeni sürecin parçası olma hali geç de olsa başladı sayılabilir. Hem rekabet hem de zorunlu paydaş olma hali bir arada yürüyor gibi.

Kolektif hafızanın bana göre en önemli ayaklarından biri de kendi ana dilinde üretim. Duygudaşlık kurmaya gelince, bu, dijital süreçten ziyade iyi ve nitelikli üretimle mümkün zaten.

Hızla tüketilip unutulan ‘single’ kültürü, müziğin ruhunu negatif etkiliyor mu?

Bu genelleme kanımca çok sağlıklı olmayacaktır ama müziğin ruhunu etkileyen de tek başına bu format değildir. Hızlı tüketilip unutulan ne varsa -‘single’ dahil- sorunun çok katmanlı olduğunu görmezden gelerek dikkatimizi başka yöne çeker. Burada esas sorun üretimin kalitesidir. Sanatçı yüzlerce eser de üretebilir, bir tane de. Dolayısıyla eserin kalıcı olması formatıyla açıklanamaz.

Popüler kültür tarafından hayatımıza sokulan ‘kullan-at’, çağın hız tuzağı, üretimin -nitelikten yoksun- niceliksel tarafı, alıcı ile kurulamayan duygu bağı, birbirinin aynı alt-yapılar üzerine yazılan basit, edebi olmayan sözler, kültürel ve müzikal cehalet üzerinden bunların yine de dolaşıma girmesi ve aynı hızla çıkması… Onlarca şey sayılabilir.

Her alanda olduğu gibi sanatta da “iyi”, “doğru” gibi kavramlar elbette görecelidir. Ama taşıdığınız kültürel gen mirasına değen, dokunan her şey sizin dağarcığınızda biricik olarak yer etmeyi hak eder.     

‘YAPAY ZEKA İLE ÜRETİM ENDİŞELENDİRİYOR’

Yapay zekayla ses ve müzik üretimi sizi endişelendiriyor mu? Nasıl sonuçları olabilir? 

Açıkçası oldukça endişelendiriyor. Bir tür, neredeyse meşrulaştırılmaya yüz tutmuş, sanatın, tasarım dünyasının, tüm yaratıcı alanların replikaları uzunca bir süredir dolaşıma sokuluyordu zaten. Neredeyse insanın da klonlanacağı bir zamana doğru akıyor hayat. Kendi pazarını ve ekonomisini de yaratarak ilerleyen bu süreç, her alanda hakikatin yerine yerleşmeye başlamak üzere.

Yine en sarılmamız gereken ahlak ve vicdan tabii. Gerçek değerle yapay olan arasındaki kıymet takdirini görebilecek ve ona kıymet atfedecek olan bir akıl, bir eğitim, bir kültürel birikim. Elbette her ülkenin bu yeni yapay çağa yönelik önlemlerinin, yasal düzenlemelerinin yanı sıra, sanata ve emeğe gösterilmesi gereken saygının ve değerin de eğitim sistemine dahil edilmesi gerekmektedir.

Kendi içinde inanılmaz riskler taşıyan bu ‘yapay zeka’, sanattan siyasete, kontrol edilebilir olmaktan çıkacaktır ve bu da elbette ürkütücüdür.

‘AHMET KAYA’NIN MÜZİĞİ TOPLUMCUDUR, TANIKTIR’

Ahmet Kaya’nın müziği bu coğrafyanın acı ve direnişinin de hafızası oldu. Müzik alanındaki her türlü evrilmeye rağmen Ahmet Kaya müziğine sahip çıkılması ne anlama geliyor?

Ahmet Kaya’nın müziği, az önce değindiğimiz ‘kullan-at müziği değildir. Toplumcudur, tanıktır, gerçektir, edebidir, yakın tarihtir, şiirdir, duygudur, bedeldir. Onun müziğinde yakın tarihi de görürsünüz, tüm toplumsal acıları da. Kendi tarihsel tanıklığınızı, yaşadığınız sokağa dair gözleminizi, hayatın içinde olanı biteni sanatın belli başlı tüm temalarıyla bezediğinizde sizin zamanınız geçmez. 

Müziğin apolitik bir eğlence sektörüne indirgenmeye çalışıldığı bir dönemde, sanatçılar tam olarak neyle sınanıyor?  

Sanatın tüm alanlarında olduğu gibi müzikte de apolitik olmayı hayat affetmiyor sanki. Bunun öznesi olanların şaşkınlığına da ben şaşırıyorum doğrusu. Sözünü ettiğim bu özneler, kendi körleşme halleri ve cehaletleriyle sınanıyor diye düşünüyorum. Çelişkilerin dağlar gibi önümüzde durduğu bir coğrafyada, bu durum gelişmeye, sanata ve üretmeye evrilmiyorsa orada hem sanatsal hem toplumsal bir körleşme -tabii süresiz korku iklimini de yok saymadan- vardır.

Resimden edebiyata, sinemadan müziğe tüm yaratıcı alanların olmazsa olmazı aynı zamanda hayata müdahil olma cüretiyle mümkündür. Çünkü sanat, hayata tanıklık etmek noktasında, özellikle bizimki gibi ülkelerde en cesur olunması gereken alanlardandır. 

‘PLASTİK SESLERİN GERÇEĞİN YERİNİ ALMA İHTİMALİ ÜRKÜTÜCÜ’

Konser yasakları -ki devam ediyor- ve kaset toplatma devri, yerini daha çok yeni tip sansür mekanizmalarına bıraktı. Algoritmalar yeni bir ‘makbul sanat’ rejimi mi kuruyor ve bu yeni biçimle nasıl mücadele edilir?

Konserler sokaktır, sokakla buluşmalardır. Sistemler her ne kadar ‘makbul sanat’ derdinde olsalar da dijital ve global dünyada, hangi algoritma olursa olsun, iyi sanat gider ve hedeflediği kalbe dokunur. ‘80’li yıllardan itibaren mücadele ettiğimiz sansür yasalarına rağmen, çekmecelere kapatılmaya çalışılan her üretim kendi alıcısına ulaştı. Bu bir gerçektir. Konser izinleri verilmese de sanatçılar kendi üretimleri üzerinden yargılansa da her anlamda ve her alanda engellense de iyi üretim kendi yolunu bulur. Ben buna inanıyorum.

Müzik ve yapay zeka ilişkisinin önümüzdeki yıllarda müzisyenler için en büyük fırsat ve tehlikeleri neler?

Yaratıcı sanatçılar açısından sadece teknik anlamda kısmi kolaylaştırıcılığı olsa da taşıdığı tehlikenin daha büyük olacağını düşünüyorum. Tüm o plastik seslerin gerçeğin yerini alabileceği ihtimali gerçekten ürkütücü. Bu, bir politikacı için de sıradan insan için de geçerli bir istismara doğru götürecek büyük bir risktir. 

Öte yandan, yapay zekanın yaratacağı kolaycılığın ve kirliliğin, yeni seslerin, yeteneklerin, keşfedilmemiş müzisyenlerin önüne barikat kuracağı gerçeği de reddedilemez. Dijital teknolojiler görülmemiş bir hız ve miktarda müzik üretiyorken sahici duygu ile yapay duygu mütemadiyen yer değiştiriyor. 

‘MÜZİSYENLER ÖRGÜTLÜ OLMALI’

Yapay zeka modelleri, birçok sanatçının eserleri taranarak eğitiliyor. Emeğin ve yaşanmışlığın bir veri setine indirgenmesi, telif ve adalet açısından nasıl ele alınmalı?

Dünyada müzik endüstrisi bu devrimsel dönemin henüz başlangıcında. Müziğin şimdiki ve gelecekteki teknolojisi bambaşka, henüz tahayyül edemediğimiz yeni donanımlar geliştirecek ve rekabet yepyeni yeni bir ekonomiye evrilecektir. Elbette uluslararası dijital platformların telif koruma şemsiyesi altında olunmalı, ama orada adaletin sağlanabilmesi vahşi rekabet ortamında pek mümkün olmayacak gibi. Her zaman her yerde olduğu gibi, bu altyapıyı sağlayan ve müziğinizi dünyaya ulaştıran bu dev şirketlerin daha çok kazanma stratejileri içerisinde payların adil olabilmesi için örgütlü -en az meslek birlikleri üzerinden- olmak da gerekiyor. 

Bu dönüşümün içinde müzisyenlere ve dinleyicilere nasıl sorumluluklar düşüyor?

Dinleyicilere değil ama müzisyenlere düşen sorumluluk, kolaycılığa tevessül etmeden, yapay dünyadan mümkün olduğu kadar uzakta, nitelikli üretimden vazgeçmemeleridir. Dijital dünyada, eskiden olduğu gibi bir dağıtım maliyeti yok, üretim maliyetini de olabildiği kadar akustik formda çözebilir ve dünya pazarında fikri mülkiyet hakkı elde edebilirler. 

Çok katmanlı bir alana ve soruna kısaca yanıtlar vermeye çalıştım ama son cümle olarak şunu söyleyebilirim: Sanatın ömrü, sanatçının ömründen çok daha uzundur.