Suyla örülen sınır: Art arda altı baraj

Devlet, Kürt sorununu güvenlik politikalarıyla bölgenin coğrafyasını ve ekosistemini değiştirmekte, insanları yerinden yurdundan etmekte bir beis görmüyor. Art arda inşa edilen barajlar, yapay sınırları doğal sınırlara dönüştürüyor.

EKOKIRIM

Kuzey Kürdistan ve Güney Kürdistan sınırında yer alan Rubozik (Ortasu) Deresi üzerinde, sadece 45-50 kilometrelik bir hatta 6 baraj var. Normalde barajlar, ekolojik dengeye zarar verdiği için yapılmamalı ya da Çevresel Etki Değerlendirmesinden sonra sulama, taşkın önleme ve elektrik enerjisi üretimi amacıyla yapılmalıdır. Ancak bu 6 barajın işlevi biraz farklı. Devlet Su İşleri’nin (DSİ) 2007 yılı faaliyet raporuna göre bu barajların işlevi tamamen güvenlik. Bu, daha önce dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kategori, yeni bir baraj biçimidir.

Haritaya bakıldığında 6 barajın tek bir dere üzerinde yapıldığı görülüyor. Her biri ayrı bir ihale, ayrı bir gövde ve ayrı bir göldür. Ancak vadide yaşayanlar için hepsi aynı hikayenin birer parçasıdır: Yolları kesilen, mera ve tarla kaybeden, heyelan ve sel korkusuyla kışa giren köyler...

Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Türk devleti, Kürdistan’da barajı neden bu kadar sık bir güvenlik aracı olarak kullanıyor?

‘GÜVENLİK BARAJI’: YENİ BİR KATEGORİ

26 Ekim 2011’de Hürriyet gazetesinde çıkan bir haber, söz konusu 6 barajın neden inşa edildiğini açıkça ortaya koyuyordu. Haberde, barajların bölgedeki gerillaların ve sınır ticareti yapanların kullandığı mağaraları sular altında bırakarak “sorunu çözmek için” inşa edildiği vurgulanıyordu. Şirnex’in Qilaban (Uludere) ilçesinden Colemêrg’in (Hakkari) Çelê (Çukurca) ilçesine kadar uzanan ve sınırı oluşturan Aynatepe, Gürbül Dağı, Bezenik Dağı ile Düğün Dağı’nın derin vadileri stratejik noktalar barındırıyordu. Gerillaların geçiş güzergahları da bu vadilerden geçiyordu.

2008’de ihalesi yapılan ve DSİ’nin Irak ile İran sınırında “enerji depolama” amacıyla hazırladığı projede toplam 11 baraj yer aldı. Bunların 7’si Şirnex’te (Silopi, Şırnak, Uludere, Ballı, Kavşaktepe, Musatepe ve Çetintepe), 4’ü ise Colemêrg’te (Gölgeliyamaç, Çocuktepe, Beyyurdu ve Aslandağ) bulunuyordu.

Temmuz 2009’da basın tarafından ele geçirilen DSİ haritasına dayanan haberlerde, baraj göllerinin PKK’nin sığındığı yüzlerce mağarayı ve geçiş noktalarını sular altında bırakacağı, lojistik desteği keseceği, sızma ve kaçakçılığı önleyeceği yazılıyordu.

BARAJLARIN ASKERİ VE STRATEJİK İŞLEVİ

Bu barajların inşasının altında yatan temel gerekçe, bir mekan kontrolü stratejisi olarak belirlenmişti. Sınır hattındaki derin vadiler, PKK’nin lojistik ve barınma ağı için doğal koridorlar oluşturuyordu. Baraj göllerinin bu vadileri doldurması, fiziksel olarak geçiş güzergahlarını kapatırken bölgedeki askeri hareketliliği de kısıtlıyor.

Bu, 1990’ların “köyü yak, suyu kurut” taktiğinden farklı olarak “mekanı dönüştür, eylemselliği önle” anlayışına geçişin somut bir göstergesidir. Barajlar, sınırı doğal bir engelle tahkim ederken aynı zamanda bölgeyi sosyo-ekonomik açıdan da yeniden şekillendiriyor. Ancak bu stratejinin uzun vadeli ekolojik ve toplumsal maliyeti kamuoyunda yeterince tartışılmıyor.

‘GÜVENLİKLEŞTİRMEK’ ADI ALTINDA COĞRAFYAYI DEĞİŞTİRMEK

Devlet, Kürt sorununu barışçıl yollarla çözmek yerine güvenlikleştirme politikalarıyla bölgenin coğrafyasını ve ekosistemini değiştirmekte, insanları yerinden yurdundan etmekte bir beis görmüyor. Art arda inşa edilen barajlar, yapay sınırları doğal sınırlara dönüştürüyor.

DSİ’nin 2007 tarihli raporunda “güvenlik barajı” kavramının geçtiği, yetkililerin ise daha sonra bu barajların sulama ve enerji üretimi amacıyla yapıldığını açıkladığı biliniyor. Resmi söylem barajları “enerji ve sulama yatırımları” olarak sunarken, bölgedeki köylülerin deneyimleri bu anlatıyla örtüşmüyor.

Barajların sulama amacıyla kullanılabilmesi için gerekli kanal ve şebeke sistemlerinin büyük ölçüde inşa edilmediği, enerji üretiminin ise toplam 15 MW kurulu güçle sınırlı kaldığı belirtiliyor. Bu kapasitenin Türkiye’deki hidroelektrik santrallerinin toplam kurulu gücünün yalnızca yüzde 0,044’üne karşılık geldiği ifade ediliyor.

Buna karşılık barajların yol açtığı heyelan, sızıntı ve sel riskleri, bölgede yaşayanlar için ciddi bir tehlike oluşturuyor. Bu tablo, barajların temel işlevinin “kalkınma” değil, “bölgeyi kontrol altında tutma” olduğu yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

ZİNCİRİN HARİTASI: ALTI BARAJ, TEK VADİ

Rubozik Çayı, Hezil Çayının bir koludur. Açık kaynaklarda yer alan koordinatlara göre Çetintepe, Musatepe, Kavşaktepe, Ballı ve Uludere barajları doğudan batıya, Rubozik köyünden İnceler’e doğru sıralanıyor.  Şırnak Barajı ise zincirin kent merkezine en yakın halkasını oluşturuyor.

Altı barajın özellikleri şöyle:

Çetintepe Barajı: Zincirin en yukarısında, Rubozik köyü ve Gülvazı yöresinde yer alıyor. 60,5 metre yüksekliğe ve 44,33 milyon metreküp göl hacmine sahip. DSİ kayıtlarında resmi olarak tamamlanmış ve hizmete alınmış projeler arasında yer alıyor ve tesis bünyesinde 2 MW gücünde planlı bir HES bulunuyor.

Musatepe Barajı: Ortabağ köyü yakınında konumlandırılmış, 34,5 metre yükseklik ile 12,29 milyon metreküp göl hacmine sahip. İnşaat süreci ve 1,5 kilometrelik güvenlik yolu çalışmaları tamamlanarak su tutma aşamasına geçildi.

Kavşaktepe Barajı: Işıkveren ve Taşdelen vadisinde bulunuyor. 66 metre yüksekliğe ve 19,05 milyon metreküp göl hacmine sahip barajın yapımı tamamlandı. DSİ envanterinde güvenlik ve enerji amaçlı tamamlanan tesisler statüsünde yer alıyor.

Ballı Barajı: Ballı köyü yöresinde, Taşdelen’in birkaç kilometre aşağısında yer alıyor. 49 metre yükseklik ve 7,09 milyon metreküp göl hacmine sahip olan barajın gövde ve altyapı inşaatları bitirilerek işletmeye/su tutmaya alınmış durumda.

Uludere Barajı: İnceler yöresinde bulunan baraj, 55,5 metre yüksekliğe, 20,1 milyon metreküp göl hacmine ve 431 metre tepe uzunluğuna sahip. Proje, DSİ yatırımları kapsamında tamamlanan barajlar arasında yer alıyor.

Şırnak Barajı: Şirnex kent merkezinin yaklaşık 25 kilometre güneydoğusunda yer alıyor. 56,8 metre yüksekliğe ve 398,3 kilometrekarelik havza alanına sahip. Zincirde ilk tamamlanan ve su tutmaya başlayan baraj olduğu belirtilen proje, 2011-2012 yıllarında faaliyete geçti. Baraj, 3 kilometrelik bent yoluyla birlikte faal durumda.

Şırnak Barajı hariç diğer beş barajın toplam depolama hacmi yaklaşık 102,9 milyon metreküp. Zincirin en büyük gölü, 44,33 milyon metreküplük hacmiyle hattın en yukarısında bulunan Çetintepe Barajı’na ait.

Açık kaynaklarda yer alan verilere göre altı barajın toplam maliyeti yaklaşık 166 milyon dolar (259,5 milyon TL). Buna karşılık Enerji Atlası’nda yer alan bilgilere göre Rubozik Çayı üzerindeki santrallerin planlanan toplam kurulu gücü 15 MW. Bu kapasitenin, Türkiye’deki hidroelektrik santrallerinin toplam kurulu gücünün yaklaşık yüzde 0,044’üne karşılık geldiği belirtiliyor.

MALİYET VE FAYDA ANALİZİNİN ÇARPIKLIĞI

166 milyon dolarlık kamu harcamasına karşılık, bölgenin enerji üretimine yalnızca 15 MW’lık bir kurulu güç katkısı sağlanıyor. Bu kapasite, Türkiye’nin toplam hidroelektrik kurulu gücünün binde birinden bile daha azına karşılık geliyor. Buna karşılık, aynı meblağ tarım, hayvancılık, sınır ticareti ve altyapı gibi alanlara aktarılarak bölgede çok daha yüksek bir sosyoekonomik fayda sağlanabilir.

Bu durum, baraj yatırımlarının ekonomik rasyonaliteden çok, siyasi-askeri önceliklerle şekillendiğini gösteriyor. Ayrıca, bu barajların zincirleme etkisi (bir barajın yıkılması veya taşması durumunda alttaki barajları da etkilemesi) göz önüne alındığında, kamuya açık bir acil durum ve risk yönetimi planının olmaması bölge için ciddi bir güvenlik açığı oluşturuyor.

SINIR ÖTESİ SU POLİTİKALARI VE JEOPOLİTİK RİSKLER

Robozik’teki barajlar, Türkiye’nin iç meselesi olmaktan çıkmış durumda. Aynı zamanda sınır ötesi su politikalarının bir parçası. Hezil Çayı’nın Irak’a doğru akması, bu barajların Irak’taki su rejimini de etkilediği anlamına geliyor. Nitekim 2011’de Silopi Barajı’nda su tutulmaya başlanınca Hezil Çayı’nın azaldığını söyleyen Iraklı köylüler, bu etkiyi o günden hissetmişti. Bu durum, Türkiye’nin Fırat ve Dicle havzasındaki su politikalarının bir uzantısı olarak bölgesel su güvenliği açısından da değerlendirilmeli. Barajların Irak ve Suriye’deki tarım arazileri ve içme suyu kaynakları üzerindeki uzun vadeli etkisi, henüz kapsamlı bir şekilde araştırılmış değil.

CAN, GEÇİM, DOĞA VE HAFIZA

Can güvenliği, bu konudaki en önemli faktörlerden biri. Şubat 2023’teki çatlak iddialarını Bakanlık reddetmiş, ancak sızıntıyı kabul etmişti.

Geçim kaynakları ve sınır da bir başka boyut olarak karşımıza çıkıyor. Sınırlı tarım arazilerinin sular altında kaldığını, mera yasakları ve askeri operasyonlar yüzünden hayvancılığın ya tamamen bittiğini ya da bitme noktasına geldiğini görüyoruz. Roboski Katliamı’nın ardından sınır ticaretinin de durmasıyla insanlar burada açlığa mahkum edilmiş durumda. Taşdelen ve Işıkveren köylüleri, 2022’de eski köylerine dönmek istediklerini, ancak dönüş güzergahlarının baraj gölleri ve heyelan riski arasında kaldığını söylemişlerdi.

Barajlar, inşa edildikleri bölgelerin ekosisteminde kalıcı etkiler yarattığı için bu bölgede doğa ve su sorunlarının da yaşandığını görüyoruz. Bölgede nem yükselir, kar yağışları azalır, nehrin taşıdığı alüvyonlar ise barajlarda birikir. Böylece nehrin havzasındaki ovalar ve tarım arazileri çoraklaşır.

2011’de Silopi Barajı’nda su tutulmaya başlanınca Hezil Çayı’nın azaldığını söyleyen Güney Kürdistanlı köylü Ali Şengali, artık balık avlayamadıklarını anlatmıştı. O dönemde yapımı devam eden barajların tamamlandıktan sonra meyve bahçelerini de etkileyeceğini söylemişti. Yani barajların etkileri daha o günlerde hissedilmeye başlanmıştı.

Bu iddiaları doğrulayacak bağımsız akış ölçümleri kamuya açık değil. Bu nedenle barajların etkisi, ölçülemeyen bir su hesabı olarak kalıyor. Barajların altında kalan köylerdeki mezarlıklar da bu politikadan nasibini alıyor. İnsan ve toplum hafızasının önemli unsurlarından olan mezarlıklar da barajların yapılmasının ardından sular altında kaldı.

EKOSİSTEM VE İKLİM KRİZİ BAĞLANTISI

Barajların ekolojik etkileri yalnızca yerel düzeyde kalmıyor; iklim krizine de neden oluyor. Baraj gölleri, bölgedeki nem oranını artırarak yağış rejimlerini değiştirebiliyor. Bu da tarım ve hayvancılığı olumsuz etkiliyor. Ayrıca nehirlerin taşıdığı alüvyonların barajlarda birikmesi, aşağı havzalardaki tarım arazilerinin verimliliğini düşürüyor. Bu durum, bölgede çölleşme riskini artırıyor.

Barajların Fırat ve Dicle havzalarındaki su akışını değiştirmesi ise, Irak ve Suriye gibi sınır ötesindeki ülkelerde su kıtlığına yol açarak bölgesel göçü tetikleyebilir. Dolayısıyla Robozik’teki barajlar yalnızca bir güvenlik ya da enerji meselesi değil, aynı zamanda iklim adaleti meselesidir.

ROBOSKÎ: BARAJLARIN GÖLGESİNDE BİR KATLİAM

Bu barajların bulunduğu bölge, Roboskî olarak da bilinen ve 28 Aralık 2011’de Türk ordusuna ait savaş uçaklarının düzenlediği bombardımanda 17’si çocuk, 34 sivilin ve 59 katırın katledildiği köyün bulunduğu bölgedir. Yıllarca süren adalet mücadelesine rağmen devlet, katledilen gençlerin ailelerinin devam eden adalet arayışına sessiz kalırken, yaklaşık yarım saatlik mesafede bulunan altı baraj için 166 milyon dolar harcadı.

BARIŞ SÜRECİ VE BARAJLAR

Bugün barış süreci devam ederken bölgede altı barajın yapımına da devam ediliyor. Yani devlet, kaynaklarını sorunun çözümüne yöneltmek yerine bölgeyi sosyolojik ve ekolojik açıdan geri dönülmesi güç biçimde etkileyecek faaliyetlere harcamayı sürdürüyor. Üstelik bu uygulamalar yalnızca yerel halka ve coğrafyaya zarar vermekle kalmıyor; Fırat ve Dicle havzalarında bulunan Suriye, Irak ve İran gibi ülkeleri ve bu ülkelerde yaşayan halkların temiz gıda ve suya erişimini de zorlaştırabilecek sonuçlar doğuruyor.

Dolayısıyla buradaki altı baraj meselesi yalnızca bir güvenlik ya da maliyet meselesi değil; su kaynakları, ekolojik yıkım ve iklim kriziyle doğrudan ilişkili bölgesel bir sorunun ta kendisidir.