Karasu: Özgürlük, hukuk ve demokrasi olmadan barış olmaz

Barış ve Demokratik Toplum sürecinin ilerlemesi için devletin somut adımlar atması gerektiğini belirten KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, özgürlük, hukuk ve demokrasi olmadan barışın olamayacağını vurguladı.

MUSTAFA KARASU

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Medya Haber ekranlarında yayınlanan özel programda gündeme ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

Barış ve Demokratik Toplum süreci üçüncü yılına girerken, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü, umut hakkının uygulanması ve siyasi tutsakların serbest bırakılması gibi adımların hâlâ atılmadığına vurgu yapan Karasu, Kürt Özgürlük Hareketi olarak sürecin ilerlemesi için üzerine düşeni yaptıklarını fakat devletin henüz gerekli hukuki ve siyasi adımlar atmadığının altını çizdi. Önder Apo’nun özgür çalışma koşullarının oluşturulmasının artık ertelenemez bir ihtiyaç olduğuna dikkat çeken Karasu, “Önder Apo özgür çalışır hale gelmeden, fiziki özgürlüğünün önü açılmadan bu sürecin gelişmesi mümkün değil” dedi.

Yıllardır savaşın ve çatışmalı sürecin en ağır bedelini ödeyen Barış Annelerinin, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü ve cezaevlerindeki tutsakların serbest bırakılması talebiyle başlattıkları nöbet eylemine değinen Karasu, acıyı, kayıpları ve mücadelenin yükünü taşıyan annelerin bu eyleminin yalnızca bir grup annenin değil, Kürt toplumunun barış ve özgürlük talebi olduğunu söyledi.

Türkiye’nin demokratikleşmesinin Kürt sorununun çözümünden bağımsız ele alınamayacağını belirten Karasu, mevcut cumhuriyetin demokratik bir niteliğe kavuşması gerektiğini ifade etti. Demokratik Cumhuriyet’in yalnızca Kürtlerin değil; Alevilerin, kadınların, emekçilerin ve tüm toplumsal kesimlerin sorunlarına çözüm üretmesi gerektiğini kaydeden Karasu, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü ile yerel demokrasinin önemine dikkat çekti.

2014 yılında DAİŞ’in Şengal’e yönelik saldırılarında soykırım tehdidiyle karşı karşıya kalan Êzidî halkı ile Irak devleti arasında imzalanan entegrasyon anlaşmasını değerlendiren Karasu, YBŞ’nin Irak ordusuna yerel bir güç olarak entegrasyonunu önemli bir gelişme olarak nitelendirdi. Ancak askeri entegrasyonun tek başına yeterli olmayacağını sözlerine ekleyen Karasu, Êzidîlerin kendi idari ve siyasi kurumlarına, yerel demokrasiye ve özgün örgütlenme yapılarına sahip olması gerektiğini vurguladı.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’nun değerlendirmeleri şöyle:

Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrının üzerinden iki yıl geçti. Ancak çağrıda verilen umut hakkı sözü hâlen yerine getirilmiş değil. Halkların Önderi Abdullah Öcalan iki yıldır çatışmasızlığın sürdürülmesi için büyük emekler vermesine rağmen fiziki özgürlüğü için herhangi bir adım atılmadı. Bu konuda neler belirtmek istersiniz?

Bu konu tabii önemli. Devlet Bahçeli bir çağrı yaptı. Çağrıyı kime yaptı? Önder Apo’ya yaptı. Çünkü Devlet Bahçeli de biliyor, hükümet de biliyor, herkes de biliyor ki Kürt sorunuyla ilgili bir konu ancak Önder Apo ile çözülebilir. Önder Apo’suz Kürt sorunuyla ilgili bir konuyu çözmek, sonuca götürmek mümkün değil. Bu nedenle çağrı Önder Apo’ya yapıldı. Hem de Devlet Bahçeli gelsin mecliste konuşsun, örgütünü feshetsin dedi. Bunu yaparsa sonuna kadar umut hakkını kullanabilir dedi. Şimdi sorun şu, bu konu önemli bir konu. 2 yıldır belli bir tartışmalar yapılıyor, görüşmeler yapılıyor. Diyelim bazı adımlar atıldı. Çatışmasızlık oldu. Örgüt kendini feshetti. Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırdı. Silah yakma oldu. Türkiye içindeki askeri güçlerin Türkiye sınırları dışına çıkması oldu. Tüm bunlar neyle ilgili? 100 yıllık, 50 yıllık, Kürt sorunundan kaynaklanan çatışma ile ilgili.

Şimdi böyle bir sorunda hem özgürlük hareketinin önderine çağrı yapacaksınız; gelin işte örgütü feshedin, şunları, şunları yapın diyeceksiniz. Ama Önder Apo çağrısını yapınca ve önemli adımlar atınca Önder Apo ile ilgili verilen sözler, işte umut hakkı bunların başında geliyor, yerine getirilmeyecek. Bu kabul edilemez. Eğer bu sorun çözülecekse, Kürt sorunu 100 yıllık, 50 yıllık sorun ise o zaman Kürt halkının başmüzakerecim dediği Önder Apo ile hareketimizin başmüzakerecimiz dediği Önder Apo ile durumun farklılaşması lazım. Önder Apo ile görüşmelerin artık öyle kapalı, gizli olmaktan çıkması gerekiyor. Önder Apo’nun rolünün açıkça ortaya konulması gerekiyor. Önder Apo artık görüşmeleri bu sorunun muhatabı olarak, başmüzakerecisi olarak yapması gerekiyor. Evet, şimdiye kadar çeşitli biçimlerde görüşmeler yapılıyordu, müzakereler yapılıyordu. Ama şimdi artık pratikleşmeye geçiliyor.

Artık sorunun çözülmesi için bazı pratik adımların atılması gerekiyor. Bunun hem bizim açımızdan hem Türk devleti açısından önemli adımların olması gerekiyor. Böyle bir ortamda Önder Apo’nun özgür olmaması, özgür çalışır olmaması sürecin ilerlemesini sağlamaz. Artık gelinen aşamada Önder Apo özgür çalışır hâle gelmeden, özgürlüğünün önü açılmadan, fiziki özgürlüğünün önü açılmadan bu sürecin gelişmesi mümkün değil. İlerlemesi mümkün değil. Olmaz. Derler ya eşyanın tabiatına aykırı. Bir müzakerenin, bir sorunun çözümünün doğasına aykırı. Sorunun muhatabıyla açık konuşulması, kamuoyuna açık konuşulması, onun konumunun belirlenmesi, artık bu sorunu muhatabıyla konuşuyoruz, çözüyoruz denilmesi için Önder Apo’nun kesinlikle konumunun değişmesi lazım. Statüsünün belli olması lazım. Devlet Bahçeli söz verdi. Umut hakkı uygulanacak dedi. Kaldı ki umut hakkının uygulanması açısından sürecin şu aşaması bu aşamasına gelmesi de gerekmiyor. O hemen uygulanabilir. Bu iktidarın tasarrufu altındadır.

28 yıldır Önder Apo zindanda. Bu yönüyle bu durumun değerlendirilmesi için hükümet karar alabilir, iktidar karar alabilir. Öte yandan, umut hakkından öte, böyle bir sürecin ilerlemesi açısından, çatışmasızlık gerçekleşti. Çatışmasızlığın sonlanması negatif barıştır. Pozitif barış, sorunun tümden çözülmesi, bir daha geçmişte yaşanan sorunların çıkmaması için gerekli hukuki yasal adımların atılmasını gerektiriyor. Bu süreçte de Önder Apo’nun özgürleşmesi gerekiyor. Bu konuda adım atılmazsa, bu sadece sürecin ilerlemesi konusunda sorun yaratmaz. Sürecin toplum üzerinde inandırıcılığı, sürecin gelişmesi konusunda, çeşitli kesimlerde, toplum kesiminde sürece karşı tutumda, yaklaşımda olumsuzluklar ortaya çıkarıyor. Bunun iktidar tarafından, devlet tarafından dikkate alınması gerekiyor.

Barış Anneleri, hem Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü, hem de zindandaki tutsakların serbest bırakılması için nöbet eylemine başlayacaklarını duyurdular. Barış Annelerinin böyle bir eylem içine girmesi nasıl bir önem taşıyor?

Barış Annelerinin Kürt halkı açısından çok büyük bir önemi var. Bu şöyle değil. 20-30 tane, 100 tane annenin bir araya gelip toplanması, bir eylem yapması anlamına gelmiyor. Barış Anneleri, bu analar 50 yıllık mücadelenin içinden geliyorlar. Bu sürecin acısını çekmişler. Çocuklarını kaybetmişler, kardeşlerini kaybetmişler. Ya da yaşamları altüst olmuş anneler. Bu açıdan Barış Annelerinin eylemi derken, Barış Annelerini söylerken tabii ki düşünmek gerekir. Barış Anneleri Kürt halkının vicdanıdırlar. Kürt halkının iradesidirler. Aslında bugün Kürt halkının iradesini temsil eden en temel değerlerden biri Barış Anneleridir. Onların sözleri de önemlidir, istemleri de önemlidir, tutumları da önemlidir. Bu bütün halkı temsil ediyor. Bütün halkla ilgili bir konudur. Ve bütün Kürt halkı da Barış Annelerinin iradelerini, sözlerini, tutumlarını çok önemli görüyorlar. Eğer Barış Anneleri Önder Apo’nun özgürlüğünü istiyorsa, bu bütün Kürt halkının isteğidir. Bütün toplumun isteğidir.

Barış Anneleri Ankara’da bir eylem yapacaksa, Ankara’daki eylem bütün Kürt halkının eylemidir. Bütün Kürt analarının, bütün Kürt toplumunun eylemidir. Bu bakımdan Barış Analarının gerçekten Önderlikle ilgili eylemleri çok önemlidir. Önemli bir tutumdur. Bu açıktan açığa iktidara bir çağrıdır. Hatta iktidara bir uyarıdır. Eğer Barış Anneleri Önder Apo’nun özgürlüğünü istiyor, özgür çalışmasını istiyor, bu yapılmazsa, bu toplumun istemine karşı bir tutum olur. Toplumun tutumuna karşı bir tutum olur. Bu açıdan Barış Annelerinin Ankara eylemi çok çok önemlidir. Bu şu anlama geliyor. Barış Anneleri artık süreç ilerleyecekse, toplum inanacaksa Önder Apo’nun özgür olmasını istiyorlar. Bunun gerçekten dikkate alınması gerekiyor. Barış Annelerini dikkate almamak, onların sözünü dikkate almamak, açıkça Kürt halkını dikkate almamaktır. Kürt toplumunun duygularını, düşüncelerini dikkate almamaktır.

Bu da tabii ki toplumda iktidarın politikasına, hükümetin politikasına karşı bir olumsuz yaklaşım ortaya çıkar. Bu yönüyle iktidarın ve bütün siyasi güçlerin Barış Annelerinin tutumunu dikkate almaları, Önder Apo’nun özgürlüğü konusunda, umut hakkı konusunda üzerinde durmaları gerekiyor. Öte yandan Barış Anneleri Önderliğin özgürlüğünü istedikleri gibi, umut hakkının pratikleşmesini istedikleri gibi, zindandaki yoldaşlarımızın da bırakılmasını istiyorlar. Onların çocukları, Barış Anneleri zindandaki herkesin annesidir. Barış Anneleri sadece kendi çocuklarının anaları değildir. Cezaevinde yatanların hepsinin annesidir. Şimdi olabilir mi? Türkiye mahkemelerine göre cezası bitmiş ama bırakmıyorlar. Bu 12 Eylül’de bile yoktu. Faşist Kenan Evren’in darbesi döneminde de cezasını yatanlar veya Türk mahkemelerinde verilen cezayı dolduranlar, o kadar yıl içeride yatanlar, hemen bırakılırdı. Şimdi bu olacak bir şey değil. Bu açıktan açığa hukuk mukuk değil.

BÖYLESİ SÜREÇLERDE İLK ATILAN ADIMLARDAN BİRİ TUTSAKLARIN SERBEST BIRAKILMASI OLMALI

Aslında bu yaklaşım şunu gösteriyor. Kürtler söz konusu olduğunda hukuk değil, siyasi irade. O andaki iktidar ne istiyorsa öyle olur. Türkiye’de Kürtler için hukuk yoktur. Önder Apo dedi ya, Kürtler hukuk içinde değil. Gerçekten de hukuk içinde değil. Eğer Kürtler hukuk içinde olsaydı bu uygulamalar olmazdı. Bu uygulamalar Türkiye’de sadece Kürtlere yapılıyor. Kürt gençlerine yapılıyor. Kürt özgürlük mücadelesi içinde olanlara yapılıyor. O kurulların Kürt özgürlük mücadelesi içinde zindana düşenler dışında kimseye yapıldığını sanmıyoruz. Belki bir iki tane istisna olabilir. Böyle olabilir mi? Otuz yılını bitiriyor. Üç yıl daha, dört yıl daha, beş yıl daha zindanda tutuluyor. Öte yandan böyle süreçlerde ilk atılan adımlardan biri de tutsakların serbest bırakılması, özgür bırakılmasıdır.

Bu nedir? Bu bir yumuşamadır, bir barış olacaksa, bir anlaşma olacaksa onun zeminini döşemedir. Ama AKP iktidarı bunu yapacağına toplumu daha da tepkilendiren, toplumun sürece karşı inancını zayıflatan bir yaklaşım olan tutsaklara bu tutumu gösteriyor. Bu tutumun bırakılması lazım. AKP iktidarı bu tutumu bırakmadan Kürtler üzerindeki hiçbir sözü etkili olmaz. Söylediklerinin hiçbirisine inanç olmaz. Zindanlarda bu kadar eziyet olacak, bu kadar şey olacak ama ondan sonra da ben şunu yapacağım, bunu yapacağım diyecek. Kim inanır ya? Kürtler inanmaz. Kürtler için gerçekten zindandaki insanlar hassas bir meseledir. Çünkü artık zindandaki tutuklular, zindanda kalmak bütün Kürtler için bir sorundur. Neredeyse zindanda kalmayan çocuğu, kardeşi kalmayan aile kalmamıştır.

Bu yönüyle bütün Kürt toplumu zindandaki uygulamalar karşısında hassastır. Türk devletinin bu zindandaki uygulamaları büyük tepki yaratıyor. Gerçekten bizlerin de, toplumun da değerlendirmelerini, düşüncelerini etkiliyor. Bunu AKP iktidarı bilmesi gerekiyor. Böyle olamaz ki. Bir süreç deniyor ama bu zindanlara uğramamıştır. Sonradan şöyle söylüyorlar, şu kadar kişiyi bıraktık. Onların zaten cezaları dolmuştur. Şunu demek istiyorlar, aslında isteseydik daha fazla yatırırdık. Böyle yaklaşım mı olur? Böyle anlayış mı olur? Böyle hukuk mu olur? Böyle yönetim mi olur? Zindanlara yönelik bu tutumların kesinlikle bırakılması gerekiyor.

Kürt sorununun çözümü için başlayan süreç 3. yılına girdi. Hareket olarak önemli adımlar attınız. Hatta bu adımların süreci hızlandıracağı değerlendirmeleri de yapıldı. Elbette hiçbir şey yapılmadı diyemeyiz ancak yapılabilecek birçok şey gerçekleşmedi. Buradan baktığımızda süreçte hangi noktadayız?

Süreç 3. yılına girdi. Az değil. Ama gerçekten bazı şeyler yapıldı ama pratikleşme açısından çok fazla bir şey yapılmadı. Her şeyden önce belirttik. Önderliğin özgür ve serbest çalışır hâle gelmemesi zaten ciddi bir sorundu. Öte yandan şimdi bu sorun nasıl çözülecek? Deniyor gelsinler, silahlarını bırakıp gelsinler. Ya nasıl geleceğiz? Şu andaki mevcut yasalara göre, mevcut hukuka göre nasıl gelinecek? Bu yönüyle şu açıktır. Kürt sorununda demokratikleşme adımları olmadan gerçekten sorunu çözmek mümkün değil. En başta işte hareketin durumu, bizlerin durumu, kadrolarımızın durumu, savaşçılarımızın durumu. Türkiye’ye gelinsin deniliyor. Evet, biz silahlı mücadeleyi sonlandırdık, o zaman bunun gereklerinin yapılması gerekiyor. Türkiye’de özgürce örgütlenme, demokratik siyaset yapma koşullarının oluşması gerekiyor. Var mı böyle bir şey? Bu da zaten gerçekten çok ciddi adımların atılmadığını gösteriyor.

Bu yönüyle gerçekten, böyle 2 yıl olmuş, buna rağmen çok ciddi adımlar atıldığını söyleyemeyiz. Biz gerçekten böyle adımlar atılmasını bekliyoruz. Biz gerçekten önemli adımlar attık. Biz bu adımları attık ve Türk devleti de belli adımlar atar dedik. Bekliyorduk aslında. Bekliyorduk ama olmadı. Biz çok önemli adımlar attık işte. Türkiye’deki silahlı güçleri çektik. Birçok şikefti, savaş mevzisini bıraktık. Türkiye’de bazı eylem birimleri vardı. Onların dönüşünü sağladık. O tür eylem imkânlarını da ortadan kaldıran bir yaklaşımı ortaya koyduk. Ama bunları yaparken dedik ki mutlaka devlet adımlar atar. Atar dedik ama bunlar gerçekleşmedi. Hâlâ da Türk devletinin adımlar atmasını bekliyoruz. Bunu belirtebilirim.

Artık herkes adım atmayan tarafın Türkiye olduğu konusunda hemfikir. Peki Türk devletini adım atmamaya sevk eden belli başlı nedenler nelerdir?

Dünyanın her yerinde, Avrupa’da da, Amerika’da, Afrika’da, Asya’da bu tür çatışma çözümleriyle ilgilenen kurumlar, kişiler ya da Kürt sorunuyla ilgilenen, takip eden insanlar Kürt Özgürlük Hareketi’nin çok önemli adımlar attığını kabul ediyorlar. Hatta diyorlar beklenmedik adımlar attılar. Çünkü dünyanın başka yerindeki çatışma çözümlerinde özgürlük hareketimizin attığı adımlar gibi adımlar atan örgütler yoktur. Ama hareketimiz Türkiye koşullarından dolayı Türk devletini teşvik etmek için, böyle bir çözüm sürecine sokmak için dünyanın hiçbir yerinde olmayan adımlar attık. Örgütü feshettik, silahlı mücadeleyi durdurduk. Bunları Türk devletinin adım atması için yaptık. Türkiye’deki siyasi güçlere böyle bir zemin sunduk. Bu zeminde onların adımlar atmasının kolaylaşacağını düşündük. Ama olmadı.

Kürt toplumu da böyle düşünüyor. Kürt toplumu da gerçekten bizim beklenmedik adımlar attığımızı görüyor. Bu yönüyle Kürt toplumu da bu özgürlük hareketi yapacağını yapmıştır, her türlü adımı atmıştır, sorumluluğunu yerine getirmiştir. Sıra devlettedir diyor. Yine Türkiye’deki demokrasi güçleri, Kürt sorunuyla ilgilenenler bizim gerçekten önemli adımlar attığımızı, beklenmeyecek adımlar attığımızı, gerçekten bu sorunu çatışma durumundan çıkarıp demokrasi zeminine, hukuki ve siyasi zemine çekme kararında olduğumuzu görüyor. Buna rağmen Türk devleti adımlar atmıyor. Niye atmıyor? Şimdi tabii bu konuda gerçekten zihniyet tam değişmedi. Evet, süren çatışmalar Türkiye’ye zarar veriyordu. Ortadoğu’daki siyasi ortamda Kürtlerle, Kürt Özgürlük Hareketiyle çatışmanın kendilerine zarar vereceğini gördüler. Bu yönüyle böyle bir sürecin olmasını istediler.

Biz de zaten 93’ten beri Önder Apo’nun çağrısı temelinde hep bu yaklaşımı benimsedik. Tek taraflı ateşkesler yaptık. Çatışmasızlığı yarattık. Bunu herkes biliyor. Türk devleti, belirttiğim gibi zihniyet değişmediği için Kürt sorununda çatışmasızlık sürsün ama Kürt sorununda köklü çözüm olsun anlayışında olmadığı için hâlâ yalpalıyor. İkircikli davranıyor. Bir taraftan sorunu çözeceğiz, kararlıyız diyor. Ama diğer taraftan uygulamaları onu göstermiyor. Öte yandan böyle ciddi bir sorunu, bir seçim sorunu, iktidarda kalma konusu olarak alıyor. Kürt sorunu bu konuyu iktidarda kalmanın ya da seçim kazanmanın aracı hâline getiriyor. Gerçekten doğru değildir. Yüzyıllık Türkiye’nin sorunudur. Eğer Türkiye yönetimiyse, Türkiye halklarına karşı, Türkiye tarihine karşı sorumluluk duyuluyorsa böyle yaklaşılmaması lazım. Seçim konusu yapılmaması lazım. Evet, her siyasi güç iktidarını düşünür ama bu sorunun çözümü çözülürse Türkiye’de herkes bu sorunu çözene destek verir. Ama iktidarın işte demokratikleşme anlayışı yok. Bu bakımdan, bu adımlar atılmıyor.

Diğer yandan böyle çok konjonktürel yaklaşıyor. Bölgedeki siyasi ilişkilere bakıyor, ABD ilişkisine bakıyor, Avrupa ilişkisine bakıyor. Eğer bu ilişkiler kendisine Kürt Özgürlük Hareketiyle mücadele etme, tekrar savaşma imkânı sunuyorsa diyelim ayak sürüyor. Biraz da bölgesel gelişmeye bakarak adım atma ihtiyacını duymuyor. Bu zorunluluğu duymuyor, bunun gerekliliğini duymuyor. Biz biraz böyle ele alıyoruz niye adım atmadığı konusunu. Gerçekten bunlar doğru değil. Böyle Kürt sorunu öyle iç politika aracı hâline getirilecek bir sorun değildir. Hele dış politikaya endekslenecek bir sorun değildir. Çünkü Kürt sorununun çözümünü istemeyenler çoktur. Kürt sorununun çözümünü istemeyen AKP iktidarına olumlu yaklaşıyor. Derler ya sırtını sıvazlar ki bu sorun çözülmesin. Çünkü bu sorun çözülmediği müddetçe Türk devletini istedikleri gibi kullanıyorlar. Türk devletine istediklerini yaptırıyorlar. Biz biraz çözümsüzlüğü bu tür etkenlere bağlıyoruz.

AKP iktidarı özellikle bölgede farklı farklı ittifaklar içine giriyor. Bu ittifakların getirisi götürüsü kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor. AKP kendi güvenliğini böylesi ittifaklarla sağlayabilir mi?

Şimdi gerçekten Devlet Bahçeli çağrısını yaptıktan sonra hem Devlet Bahçeli hem Erdoğan sık sık ne dediler? İç cepheyi güçlendirmemiz gerekiyor dediler. Ve bu süreci de iç cepheyi güçlendirme süreci olarak değerlendirdiler. Evet, Kürt sorununun çözümü iç cephenin güçlenmesi demektir. Çünkü Türkiye Osmanlı’dan bu yana ne zaman Kürtlerle kavga içine girmişse kaybetmiştir. Ne zaman Kürtlerle olumlu ilişki içinde olmuşsa istikrar kazanmıştır, pozisyonunu güçlendirmiştir. Şimdi Osmanlı’nın gerilemesindeki en önemli etkenlerden biri bile Kürtlerle sorunu çözmemesidir. 19. yüzyılla birlikte Kürtlerle kavgalı hâle gelmiştir. Kürtlerle kavgalı hâle geldikten sonra da baş aşağı gitmiştir. Eğer Kürtlerle sorunu çözseydi, doğru bir yaklaşım içinde olsaydı Osmanlı o düzeyde dağılmayabilirdi.

Şimdi iç cepheyi güçlendirme politikası yürütürken, hep buna vurgu yapılırken, şimdi kalkıp dışarıda kurulan ittifaklarla kendi konumunu pozisyonunu sağlamlayacağını düşünüyorsa valla bu bir yanılgıdır. İç cepheyi sağlamlaştırmadan dışarıda hangi ittifakı kurarsan kur, bu çok fayda vermez. Hatta ters sonuçlar bile doğurabilir. Zaten bu kadar ittifak aslında iç cepheyi güçlendirmemenin getirdiği kaygılar sonucudur. Bu bir savaşa hazırlık. Bu kadar ittifak aslında savaşın merkezinde olan Ortadoğu’da böyle savaşlara hazırlık demektir. Ya da savaş cephelerinde yer almak demektir. Eğer iç cephe güçlü olsaydı, gerçekten Kürt sorununu çözseydi, demokratikleşme adımları atsaydı, Türkiye böyle, şurayla ittifak yaparak, burayla ittifak yaparak kendini kurtarayım, kaygısına düşmezdi, yanılgısına düşmezdi.

Bu açıdan bu ittifaklar, açık söyleyeyim, bu kadar ittifak yapılması, hem bazı dış güçlerin yönlendirmesiyle oluyor. Zaten Tom Barrack açıklamasında dolaylı olarak Türkiye’nin yaptığı ittifaklar bizim bilgimiz dâhilinde, bizim çıkarımızda, bizim politikamızın bir parçasıdır, politikamızın dışında bir şey değildir demiştir. Bu yönüyle bu ittifak politikası, belki kendini sağlama alma politikası ama diğer taraftan da karşıtlıklar yaratmadır. Her ittifak aynı zamanda bazılarına karşıdır. Evet, devlet ittifak yapabilir, ihtiyaç duyabilir. Ama Türkiye iç cephesini sağlam tutmadığı için kendini zayıf hissediyor. Bu nedenle çeşitli ittifaklara girmeyi zorunlu görüyor. Daha doğrusu çeşitli düşmanlıkları yaratmayı zorunlu görüyor. Bu duruma düşüyor. Biz ittifak politikalarıyla Türkiye’nin kendi sorunlarını çözeceğini düşünmüyoruz. İç cepheyi güçlendirme politikası doğrudur ama böyle söyleniyor. Fakat bunun gereklerini yerine getirme yerine, iç cepheyi güçlendirme yerine dışarıda kendine göre cepheler yaratma, bazı cepheler içinde yer almayı tercih ediyorlar. Bunun Türkiye’ye çok fazla faydası olmaz. Türkiye bunların zararlarını görür.

Halkların Önderi Abdullah Öcalan başlattığı süreci bir değişim, dönüşüm süreci olarak ifade etti. Bu noktada siyasal mücadele alanında da demokratik cumhuriyet ve bunun hareketini örgütleme çalışmaları gündemde. Bu tartışmalar için neler söylemek istersiniz?

Şimdi Türkiye’de bir cumhuriyet kuruldu. Evet, cumhuriyet yönetimlerin seçimle geldiği iktidarlar. Tabii cumhuriyet demek doğrudan demokrasi değil. Dünyada o kadar cumhuriyetler var ki. Antidemokratiktir, diktatörlüktür ama cumhuriyet yok, krallıklar var. Bazı makamlar seçimle gelmiyor. İsveç’tedir, Norveç’tedir, Hollanda’dadır ama buralarda da gerçekten belli, sınırlı da olsa belli, demokratik kurumlar var. Demokratik anlayış var. Bu yönüyle cumhuriyet evet kötü bir şey değildir. Bütün kurumların seçimle gelmesi olumludur. Zaten insanlığın gelişme süreci şunu mutlaka bir gün aşacaktır. Artık kral, kraliçe bu tür şeyler olmayacaktır. Babadan oğula, hanedan, aileden gelen yöneticiler olmayacaktır. Bu yönüyle Osmanlı’dan sonra Türkiye o yönetimi terk etti, cumhuriyet ilan etti. Ama demokratik olmadı. Demokratik olmadığı için de sorunlarını çözemedi.

Türkiye gerçekten demokratik olacak mı? Yoksa birçok Ortadoğu ülkesinde olduğu gibi demokratik olmayan monarşik veyahut da otoriter rejim olarak mı kalacak? Öyle kaldığında Türkiye ne olur? Türkiye nereye gider? Bunu Türkiye’nin de düşünmesi gerekiyor. Türkiye tarihi, Türkiye halkının mücadele tarihi var. Demokrasi güçlerinin, aydınların mücadelesi var. Emekçilerin mücadelesi var. Kürt halkının özgürlük mücadelesi var. Tüm bunlar Türkiye’nin demokratikleşmesini gerektiriyor. Türkiye geleceğini demokratikleşmede ilerletebilir. Eğer bir gelecek arıyorsa, Türkiye demokratikleşirse geleceğini güvenceye alabilir. Gelecek ufku parlak olabilir, olumlu olabilir. Bu açıdan Cumhuriyet’in demokratikleşmesi gerekiyor. Cumhuriyet demokratikleşmeden ama günümüz demokrasi anlayışıyla. Diyelim 200 yıl önce demokrasi anlayışı neydi? Sadece seçimlerdi. Genel ve eşit oyla seçim oluyordu. Onlar aşıldı.

Artık o demokrasi anlayışı aşıldı. Ondan öte, örgütlü topluma dayalı örgütlenme ve düşünce özgürlüğünün olduğu, yerel demokrasinin olduğu bir demokratikleşme olması gerekiyor. Yoksa şimdi işte tartışılıyor ya, bu demokrasi ne getirecek? Bazılarına göre 100 yıl önceki demokratik anlayış düşünüyor. Veyahut bazı kesimlerin kendine göre demokrasi anlayışını düşünerek konuşuyorlar. Öyle değil. Günümüzdeki demokrasi anlayışı, Önder Apo’nun belirttiği demokratik anlayış, düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne dayanan ve yerel demokrasiyi benimsemiş bir demokrasidir. Bu temeldeki Cumhuriyet’in demokratikleşmesi Türkiye’nin bütün sorunlarını çözer. Sadece Kürt sorununu değil, Alevi sorununu da çözer, kadın sorununu da çözer, bütün sorunlarını çözer. Şunu da belirtelim, bir daha vurgulayalım. Kürt halkı, bizler, Önder Apo demokrasiden söz ederken sadece Kürtler için söz etmiyor. Bütün Türkiye için demokrasiden söz ediyoruz.

SADECE CUMHURİYETLE DEMOKRASİ OLMAZ

Bazıları şöyle diyor, Kürt sorunu çözülecek ama bilmem diğerleri ne olacak, öyle bir şey olamaz. Türkiye’de demokratikleşme olmadan Kürt sorunu çözülmez ve bizim demokratikleşme derken, Kürt sorununun da, Alevi sorununun da, kadın sorununun da, emekçilerin sorununun da çözüldüğü bir demokratikleşmeden söz ediyoruz. Demokratik Cumhuriyet derken bunu kastediyoruz. Bu yönüyle demokratik cumhuriyet tartışmaları oluyor, konferanslar oldu, toplantılar oldu. Önemlidir, bir düşünce mayalanması oluyor. Yavaş yavaş Türkiye’de hemen hemen gerçekten demokrasi isteyen herkes, bu cumhuriyetin gerçek anlamda demokratikleşmesini istiyor. Sadece cumhuriyetle demokrasi olmaz. Şimdi bazı böyle, çok katı, 1920’lerin yaklaşımıyla düşünen bazı ulusalcı kesimler var. Cumhuriyet, cumhuriyet diyor ama demokrasi karşıtıdır.

Öyle cumhuriyet olmaz. O cumhuriyeti savunmak değildir. O cumhuriyetçilik değildir. O gericiliktir. O Kürt karşıtlığı üzerine dayalı bir sistemin devamını istemektir.  Bu bakımdan demokratik cumhuriyet derken gerçekten toplumun tabandan örgütlenmesini, örgütlenme ve düşünce özgürlüğünün tam olduğu, farklı kimliklerin, Kürt kimliğinin, Alevi kimliğinin özgürce kendisini ifade ettiği ve yerel demokrasinin olduğu bir cumhuriyettir. Umuyoruz bu demokratik cumhuriyet tartışmaları toplumda düşünce mayalanması yaratacak. Bu devleti de, iktidarı da etkileyecektir. Çünkü Türkiye’nin başka yolu yoktur. Türkiye ya cumhuriyeti demokratikleştirecektir ya da Ortadoğu’nun bu sıkıntılı coğrafyasında bu sıkıntıları yaşamaya, büyük risklerle, tehlikelerle karşı karşıya kalmaya devam edecektir.

Kürdistan’ın doğasına yönelik saldırılar hız kesmeden devam ediyor. Bir tepkinin olduğu görülüyor ama bunlar daha çok lokal kalıyor. Başta Kürdistan olmak üzere doğaya yönelik saldırılara karşı örgütlü tutum neden bu kadar zayıf?

Şunu belirtebiliriz. Doğa diyoruz, doğa diyoruz. İnsan türünün var olmasını sağlayan bir gerçeklikten söz ediyoruz. Bizler insan, insanlık bu doğanın içinde evrim yaşayarak bu noktaya geldi. Bu doğanın evrimi insanı yarattı. Bu doğayı bozarsanız, bu doğayı tahrip ederseniz, özelliklerini ortadan kaldırırsanız bu bütün insanlık için tehlikedir. Bütün kadınlar, bütün gençler, bütün halklar, bütün insanlık, zengin, fakir de değil. Herkes için bir tehlikedir. Tabii zenginler işte çevrecilik diyerek kendi çevresini veyahut da güzel yerlerde yaşayarak belki bu ortamdan kendilerini kurtarmaya çalışıyor olabilirler. Onların diyelim yaklaşımı böyle. Şimdi onlarda da böyle var ya çevrecilik falan şey var. Güzel doğada yaşamak istiyorlar. İmkânlarıyla olumsuz yerden çıkıp kendine göre daha güzel yerlerde yaşamayı tercih ediyorlar. Ama bütün insanlık için tehlike.

Bu bakımdan bütün insanların duyarlı olması lazım. Her insanın. Şunu söyleyeyim. Her insanın derin bilinci olmayabilir. Her insan her şeyi çok iyi çözemeyebilir. Tarih bilincidir, ideolojik bilincidir, şu bilinci bu bilinci yetersiz olabilir. Ama canlıysa her canlı gibi kendisini savunur. Artık doğa sorunu, canlının kendini savunma sorunu hâline gelmiştir. İnsanın kendini savunma sorunu hâline gelmiştir. Bu bakımdan bütün insanlığın sorunudur. Bu sorunu öncelemek lazım, öne çıkarmak lazım. Bu sorunu sürekli gündemleştirmek lazım. Öte yandan Kürdistan’da ise Kürt soykırımının parçası hâline getirilmiş durumda. Botan’ın coğrafyası altüst ediliyor. Dersim’in coğrafyası altüst ediliyor. Kürdistan neredeyse yaşanmaz hâle getiriliyor. Kutsal kitaplardaki cennet tarifi Mezopotamya iken, şimdi bu cennet kapitalizmin çıkarı doğrultusunda, yine Türk devletinin soykırım politikasının sonucu, cehennem hâline getirilmeye çalışılıyor.

HERKES DOĞASINA, TOPRAĞINA SAHİP ÇIKMALI

Bu yönüyle Kürtler duyarlı olmalı. Her Kürt kendi köyüne sahip çıkmalı. Kendi suyuna sahip çıkmalı, deresine sahip çıkmalı, dağına sahip çıkmalı, ormanına sahip çıkmalı. Bu, atalarına sahip çıkmaktır. Ataları bırakmış, öte yandan çocuklarına, torunlarına sahip çıkmaktır. Bu yönüyle doğa konusunda kısmi bir gelişim var ama yetersizdir. Kuşkusuz Kürdistan’daki ekolojistler, Türkiye’deki ekolojistlerle birlikte bu mücadeleyi yürütmeli. Daha da geniş cepheye yayılmalıdır. Şu anda yetersizdir. Nasıl ki Kürt halkı bir özgürlük mücadelesi verdi, yüz yıldır veriyor, elli yıldır veriyor, aynı bunun gibi bir ekoloji mücadelesi yaratmak gerekiyor. Bu da bir nevi Kürt halkının özgürlük mücadelesidir. Kürt halkının varlık mücadelesidir. Bu bakımdan ekolojik bilinç çok önemlidir. Ekolojik örgütlenme çok önemlidir. Her yörede ekolojik örgütlenme olmalı. Her şehirde, her kasabada, hatta her köyde olmalı. Doğasına sahip çıkmalı.

Görüyoruz, bu ağaçlar kesiliyor, dereler zehirleniyor, işte Amed’de köyler kendi toprağına sahip çıkıyor. Bunlar güzel şey ama herkes sahip çıkmalı. Diyelim o köy ekoloji mücadelesi veriyor, o köyle sınırlı kalmamalı. Bütün çevre köyler o köylerle birlikte mücadeleyi vermeli. Bütün Kürdistan şehirleri bu konuda duyarlı olmalı. Sadece Botanlılar değil, bütün Kürdistanlılar bu ekoloji mücadelesine katılmalı. Ekoloji mücadelesi sadece Varto’nun, Dersim’in, Botan’ın mücadelesi değildir. Amed’in mücadelesidir, bütün Kürdistan halkının mücadelesidir. Bu yönüyle ekolojik bilinç, ekolojik örgütlenme, ekolojik mücadele sadece bir yerde saldırı olduğu zaman oranın mücadelesi olmaktan çıkmalı, bütün Kürt halkının mücadelesi hâline gelmeli. Böyle olursa sonuç alınır. Yoksa bütün köylerimiz yok edilecek, ormanlarımız yok edilecek. O güzelim Botan, o Kürdistan’ın en güzel yerlerinden biri olan Dersim yok edilecek. Bu bakımdan halkımız bu konuda duyarlı olmalı ve mücadeleyi yükseltmelidir.

Şengal’de Êzidî halkıyla Irak devleti arasında entegrasyon anlaşması yapıldı. Katliamlar yaşayan Êzidîlerin elde ettiği bu kazanımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabii Êzidîler olunca çok hassasız. Önder Apo da hassas, bizler de hassas. Çünkü Kürt halkının en eski inancı. Büyük bir değerdir. İnançlar da insanlığın birikimidir, değerleridir. Bu bakımdan Êzidî halkını var etmek, var olmasını sağlamak, özgürce kendisini yaşatması çok önemli. İnanç özgürlüğü temelinde kendi inançlarını yaşatması çok çok önemli. Özellikle bu kapitalist modernitenin ortaya çıkmasından sonra, bu tek ulus anlayışı her türlü tekçiliği ortaya çıkarmış, Êzidîlik giderek daralmıştır. Aslında kapitalizm ortaya çıkmadan Êzidîlik, Ortadoğu’da, Kürdistan’da önemli bir nüfusa sahiptir. Ama kapitalist modernitenin yarattığı o tekçi ulus, ulus devletçi anlayış, bu bütün kimlikleri de böyle soykırıma uğratmıştır. Sadece etnik kimlikleri değil, dinsel kimlikleri de soykırıma uğratmıştır. Bu yönüyle biz hassasız zaten DAİŞ saldırdığında ilk sahip çıkan hareketimiz olmuştur. Gerilla olmuştur ve bir soykırımdan kurtarmıştır. Çünkü DAİŞ’in saldırısı 74. Ferman’dı. Ferman’dan gerilla kurtarmıştır.

Hareketimizin Êzidîleri fermandan, soykırımdan kurtarmada rolü çok önemli, belirleyicidir. Bunu herkes bilmektedir. Daha sonra tabii askeri güçlerimiz çekildiler. Tabii ideolojik etkimiz vardı. Önderliğin çünkü çağrıları vardı. Bu halka Önderlik sahip çıkıyor. Êzidîlere Önderlik sahip çıktığı için Êzidîler de Önderliğin düşüncelerine, politikasına kulak veriyorlar. Bu yönüyle kendilerini örgütlediler. Öz savunmasını da örgütlediler. Şimdi bir anlaşma yaptılar. Bir entegrasyon yapıyorlar. Askeri anlamda önemli bir entegrasyon oldu. YBŞ Irak ordusunun yerel parçası olarak kendi bölgesinde kalacak. Bunlar hepsi Êzidî gençleridir.

Çünkü eğer DAİŞ saldırdığında Êzidîlerin bir öz örgütlenmesi olsaydı, Êzidîlerin de askeri örgütlenmesi olsaydı, DAİŞ giremezdi Şengal’e. Êzidîler ölür, hepsi direnirdi.  Ama Irak ordusuydu. KDP peşmergeleriydi. Saldırınca geri çekildiler. Bu bakımdan yerel askeri gücün kalması önemlidir. Kısmi olarak idari olarak da siyasi olarak da belli bir örgütlenmeleri var. Ama bunun da tabii böyle belli kurumlaşmaya, hukuki ve siyasi kurumlaşmaya kavuşması gerekir. Umarız, umuyoruz ki o konuda da bazı ilerleme olacaktır. Çünkü sadece askeri entegrasyon, YBŞ’nin orduya entegrasyonu yetmez. Êzidîler aynı zamanda farklı bir inançtır. Onların da kendi idari siyasi yapılarının, bir yerel demokrasinin olması gerekir. Biz Êzidî halkının, örgütlü gücünün bunu sağlatacağına inanıyoruz.

Fransa’da başlayan gençlik hareketi Avrupa’ya yayılırken tüm toplumsal kesimleri de içine almaya başladı. Bu hareketlerin sürekliliği ve sonuç alıcılığı bakımından sol-sosyalist ve demokrasi güçlerinin durumunu da sormak istiyorum. İğneyi biraz da kendimize batırırsak, gelişen hareketlenmelerde sol-sosyalist hareketlerin yetersizlikleri nelerdir?

Şunu kabul etmemiz lazım. Kapitalist modernite bunalımda. Kapitalizmin krizinin derinleştiğini söylüyoruz. Bunalımın arttığını söylüyoruz. Kapitalizm artık yaşanmaz bir sistemdir. Bunun sonu gelmek üzeredir diyoruz. Sosyalistler olarak bu değerlendirmeyi yapıyoruz. Bu değerlendirme doğrudur. Kapitalist modernite gerçekten artık insanlığın bütün yaşamıyla ters olan, insanlık yaşamıyla alakası kalmayan bir sistem olmuştur. Ama hem diyoruz ki kapitalist sistem çöküyor. Kapitalist modernite çok kötü bir sistem. Bütün insanlığa zarar veriyor. Artık krizi derinleştirmiştir diyoruz. Ama bunun karşısında sosyalist güçler olarak bizlerin ideolojik, politik, örgütsel olarak hazırlığımız zayıftır, yetersizdir. Bu açıktır. Bu ciddi bir sorundur. Sosyalizmin belli düzeyde ideolojik, politik olarak yetersizliği var. Bundan dolayı cevap olamıyoruz. Bunun aşılması lazım.

Bu konuda Önder Apo çok önemli tezler ileri sürdü. Artık klasik o işte devletçi zihniyetten kaynaklanan sosyalist anlayışı veya sosyalist anlayış yerine toplumun devlet olmadan demokratik yönetiminin olacağı bir sistemle kapitalizmi alaşağı etmesini sağlatacak bir ideolojik teorik tezi ortaya koydu. Gerçekten ancak böyle kapitalizm aşılabilir. Kapitalizmin krizi derindir. Evet, toplum devirecek. Artık böyle çok şiddetli savaşlarla olmayacak. Öyle görünüyor. Toplum örgütlü hâle geldiğinde zaten gereksiz hâle gelmiş kapitalizm örgütlü güçler tarafından ne yapılacak? Kapitalizm aşılarak onun yerine demokratik sosyalizmi inşa edecekler. Bu bakımdan demokratik sosyalist güçlerin ideolojik teorik tezlerini, yetersizliklerini biraz görmesi gerekir. Bu yönüyle özeleştirel yaklaşılması gerekir. Niye tam karşılayamıyoruz? Toplumu niye tam örgütleyemiyoruz? Gençliğin, kadının, emekçilerin ihtiyaçlarına niye tam cevap olamıyoruz? Bir biçimde kendimize soru sormamız lazım ama şu açıktır. Kapitalist modernitenin krizinin yarattığı bir şeydir, sonuçtur.

Öte yandan Fransa gerçekten de özellikle kapitalizmin o tarih sahnesine çıkmasından sonra böyle her zaman devrimlerin, ayaklanmaların ilk önce başladığı, patladığı yerlerden biridir. 1789 diyelim işte Fransız Devrimi’dir. İşte diyelim demokratik devrimler var. Burjuva demokratik devrimler deniyor ama bunların hepsinde halkın damgası vardır. Halkın etkisi vardır. Daha sonra Paris Komünü, önceleri de var. Bu yönüyle Fransa toplumu tarihsel olarak böyle bu tür ayaklanmalara, tepkilere yatkın bir toplumdur. Öte yandan kapitalizmin krizi var. İşte göçmenlerin durumu var. Göçmenlere olumsuz yaklaşım var. Buna da gösterilen tepki var. Sağ iktidarların yükselişi var. Toplumlar bunu kabul etmiyor. Buna da tepki var. Bu açıdan gençlerin Fransa’da ayaklanması önemli bir nasıl oldu diyelim işaret fişeği oldu. İşte Sırbistan’da gençler bir nevi yönetime damgalarını vurdular. Şu anda Sırbistan demokratik sosyalist bir ülkedir diyemeyiz. Ama gençlerin iradesinin yansıması önemli.mDemokratik bir iradenin yansıması oluyor.  Portekiz’de oldu.

Aslında bu kapitalist ülkelerin tümünde giderek gelişecek olan budur. Çünkü çözüm bulamıyorlar. Çözüm iki türlüdür. Şimdi sağ iktidarlar diyor ki biz geleceğiz, kılıcı vuracağız. Kapitalist modernitenin krizini çözeceğiz diyor. Bu kimin çözümüdür? Bu halkların çözümü değil. Tekellerin, ezen sınıfların çözümüdür. Şimdi sosyal demokratlar, liberaller de bu işi çözemiyor. Çünkü onlar gerçekten tamamen tam demokratik değiller. Bir taraftan halka sesleniyorlar. Bir taraftan egemen sınıflarının çıkarlarını koruyorlar. Bu yönüyle sosyal demokrat politikalarının, o liberal politikalarının kapitalizm krizine çözüm bulması mümkün değildir. Bu açıdan gerçek anlamda demokratik sosyalist olan örgütlerin, eğilimlerin, ideolojilerin, politik programlarının çözüm bulacağı bir tarihsel dönemden geçiyoruz. Bu yönüyle eğer demokratik sosyalistler doğru program temelinde geçmişin özeleştirisini yaparak yeni bir mücadele çizgisi, ideolojik siyasi çizgi ortaya koyduklarında gerçekten bu kriz koşullarında çok büyük gelişmeler sağlayabilirler. Birçok yerde halkın demokratik sosyalist yönetimini, inşasını yaratabilirler. Biz buna inanıyoruz.