‘Demokratik çözümün yolu, Kürt kimliğinin anayasal güvenceye alınmasından geçiyor’

DBP'den Narin Gezgör, demokratik çözümünün yolunun kimlik, dil ve kültür haklarının anayasal güvenceye alınmasından geçtiğini belirterek, “Kürtçenin resmi dil olarak tanınması, anadilde eğitim hakkının güvenceye kavuşturulması gerekiyor" dedi.

NARİN GEZGÖR

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde Kürt kimliğinin yasal ve anayasal güvenceye alınması, Türkiye’de kalıcı ve demokratik bir çözümün en temel başlıklarından biri olarak öne çıkmaya devam ediyor. Sürecin yalnızca silahların devre dışı bırakılmasıyla sınırlı kalamayacağına dikkat çekilirken, Kürt halkının kimliğinin, anadilinin ve kültürel haklarının en geniş güvencelere kavuşturulması gerektiği vurgulanıyor. Bu kapsamda Kürt halkının kendi kimliğiyle özgürce yaşayabilmesi, anadilinde eğitim alabilmesi, kamusal alanda anadilini kullanabilmesi ve siyasal-toplumsal yaşama eşit koşullarda katılabilmesi, demokratik siyaset tartışmalarının merkezinde yer alıyor.

Konuya ilişkin Demokratik Bölgeler Partisi Eş Genel Başkan Yardımcısı Narin Gezgör, ajansımıza değerlendirmede bulundu.

‘DEMOKRATİK ENTEGRASYON TEK TARAFLI UYUM DEĞİLDİR’

Önder Apo’nun 27 Şubat çağrısının ortaya çıktığı tarihsel koşullara dikkat çeken Narin Gezgör, Ortadoğu’nun çoklu savaşlar ve çatışmalarla karşı karşıya olduğu bir dönemde yeni bir mücadele stratejisinin gündeme geldiğini belirterek şunları ifade etti:

“Önder Apo’nun gerçekleştirdiği 27 Şubat çağrısı ve sonrasında özgürlük mücadelesinin mücadele stratejisini değiştirmesi, Türkiye ve Ortadoğu halkları açısından çok tarihi önemde bir adımdı. Çünkü çoklu savaşlarla karşı karşıya kalan bir Ortadoğu coğrafyası ve bu coğrafyada risk altında olan bir Türkiye gerçeği vardı. Bunun yanında 52 yıldır yürütülen bir özgürlük mücadelesi bulunuyordu. Önder Apo, bu çağrısında artık özgürlük mücadelesinin yöntem ve stratejisinin değiştiğini, mücadelenin esas stratejisinin demokratik siyaset üzerine kurulduğunu vurguladı. Bunun beraberinde demokratik toplumu, sonrasında da demokratik entegrasyonu getireceğini sonraki değerlendirmelerinde de ifade etti.

Şüphesiz demokratik entegrasyon tek başına bir uyum, koşulsuz kabul ya da mevcut düzene entegre olma hali değildir. Demokratik entegrasyon, pozitif anlamda değerlendirildiğinde ülke içerisindeki farklılıkların, kimliklerin ve inançların kabul edildiği, tekleştirilmeye çalışılmadığı, varlıklarının ve kimliklerinin tanındığı, özgürlüklerinin güvence altına alındığı bütüncül bir yaklaşımı kapsıyor. Dolayısıyla demokratik entegrasyonu bu çerçevede ele almak gerekiyor.

Demokratik siyasetin karşılığı demokratik cumhuriyettir. Cumhuriyetin demokratikleşebilmesi açısından öncelikle devletçi ve tekçi mantık üzerine kurulu hukuk sisteminin değişmesi gerekiyor. Önder Apo’nun çokça belirttiği üzere negatif hukuktan pozitif hukuka geçilmesi, Türkiye’de yaşayan farklı kimliklerin, inançların ve halkların varlığının kabul edilmesi, bu temelde özgürlüklerinin tanınması oldukça önemlidir. Pozitif hukuka geçiş sağlanmadığı, cumhuriyet kendi hukukunu gözden geçirerek eski kalıpçı ve kişilere bağlı kurallardan kopmadığı müddetçe ne cumhuriyet demokratikleşebilir ne de gerçek bir çözüm ortaya çıkabilir.

Çünkü barışın kendisi çözümden geçer. Çözümün gerçekleşebilmesi için de farklılıkların tanınması gerekiyor. Önder Apo, sürecin başından beri bu konu üzerinde sıkça duruyor. Demokratik hukuku ve pozitif hukuku demokratik entegrasyonun ön koşulu olarak ele alıyor. Bunun gözden geçirilmesinin, devletin demokratikleştirilmesinin ve halkların tamamının kendisini bu ülkenin bir parçası olarak görebilmesinin temel koşullarından biri olduğunu vurguluyor.”

‘1924 ANAYASASIYLA İNKAR EDİLEN KÜRT GERÇEĞİ TANINMALI’

Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin tarihsel olarak inkar edilen bir halkın varlık ve özgürlük mücadelesi olarak ortaya çıktığını hatırlatan Narin Gezgör, şöyle devam etti:

“Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne baktığımızda hangi esaslar üzerinden ortaya çıktığını görüyoruz. Varlığı inkar edilen bir halk gerçeği üzerinden ortaya çıktı. 1924 Anayasası’yla varlığı inkar edilen, tanınmayan Kürt halkının ve özelde Türkiye’de yaşayan bütün farklı kesimlerin tanınması talebi üzerinden gelişen bir mücadeleydi. Uzun yıllara dayanan mücadele sonucunda bütün baskı, zulüm ve tekçi politikalara rağmen inançlı ve kararlı bir mücadele yürütüldü.

En son çıkarılan geçiş yasası dediğimiz düzenlemeyi, henüz uygulamaya konulmamış olsa da bizler açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirmiştik. Kürt gerçeğinin reddedildiği Meclis zemininde, Kürt gerçeğinin kabulünün de kapısının aralandığı bir adım olarak görmüştük. Ancak şüphesiz ki bu tek başına yeterli değil. Halkların talep ettiği hakları tanıyan, özgürlükleri güvence altına alan bir noktada bulunmuyor.

Bundan sonraki süreçte, varlığımızın kabul edildiği zeminde özgürlüklerimizin de kabul edilmesi gerekiyor. Bu, bizim açımızdan hem temel mücadele gerekçesi hem de devletin demokratikleşmesinin ön koşuludur. Bugün geldiğimiz aşamada mücadelemiz yalnızca Kürt halkının değil, Türkiye’de yaşayan bütün halkların özgürlük mücadelesinin öncülüğünü yapan bir mücadele gerçeğine dönüşmüştür. Bu nedenle tekçi zihniyetten çıkılması gerekiyor.”

‘KÜRTÇE RESMİ DİL OLARAK TANINMALI’

Kürtçenin anayasal ve yasal statüye kavuşturulmasının demokratikleşme açısından temel bir gereklilik olduğuna vurgulayan Narin Gezgör, dil ve kültür haklarının yalnızca söylem düzeyinde kalmaması, devlet kurumlarından Meclis’e ve kamusal alanlara kadar yaşamın bütün alanlarında yasal güvenceye kavuşturulması gerektiğini şöyle belirtti:

“Resmi zeminlerde, resmi devlet kurumlarında başta anadilde eğitim hakkı olmak üzere Kürtçenin resmi dil olarak tanınması gerekiyor. Ancak bu yalnızca Kürtçeyle de sınırlı olmamalı. Türkiye’de yaşayan, varlığını devam ettirme mücadelesi yürüten bütün halkların dilleri, başta Kürt halkının dili olmak üzere resmi zeminde kabul edilmeli. Biz, tekçi bir bakış açısıyla ülkenin demokratikleşemeyeceğini söylüyoruz.

Bugün asimilasyon ve yok sayılma politikalarına karşı aynı zamanda bir dil mücadelesi yürütüyoruz. Bu mücadelenin temel koşulu, Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından Kürt halkının dilinin ve kültürünün anayasal zeminde resmi olarak tanınmasıdır. Aynı zamanda ülkede yaşayan diğer farklı kesimlerin dillerinin ve kültürlerinin de tanınması gerekiyor. Devlet kurumlarında, Meclis’te ve birçok kamusal alanda bu özgürlüğün yasalarla güvence altına alınması şarttır.

Sadece söylemde kalan bir gelişme ya da değerlendirme, başta Kürt halkı olmak üzere bütün halklar açısından havada kalır. Bunun somut bir karşılığa kavuştuğunu söyleyemeyiz. Önder Apo, sürecin başından bu yana özgürlük yasalarına ve özgür-eşit yurttaşlık yasalarına çokça atıfta bulunuyor. Bu nedenle bir an önce Meclis’te öncelikle çerçeve yasanın yaşama geçirilmesi gerekiyor. Bununla birlikte Kürt halkının ve diğer halkların örgütlenme özgürlüğünün tanınması, kimliklerin özgürlüklerinin güvence altına alınması gerekiyor.”

‘TMK, ÇMK VE TCK DEĞİŞTİRİLMELİ’

Mevcut anayasal düzenlemelerin ve çeşitli kanunların toplumsal özgürlükleri kısıtladığını kaydeden Narin Gezgör, şöyle konuştu:

“Özgürlüklerin tanınmasını yalnızca kültürel alandaki haklarımızla sınırlandıramayız. Kürt halkının ve bütün toplumsal kesimlerin örgütlenme ve ifade özgürlüklerinin önünde mevcut Türkiye Anayasası’nda büyük engeller bulunuyor. Bunların giderilmesi gerekiyor. Yine TMK, ÇMK ve TCK gibi kanunlarda reforma ihtiyaç var. Bu kanunların değiştirilmesi ve dönüştürülmesi gerekiyor.

Uzun süredir hasta tutsakların ve diğer tutsakların durumu ülkenin gündeminde. Çerçeve yasanın bir an önce yaşamsallaşması ve resmiyete kavuşması gerekiyor. Başta hasta tutsaklar olmak üzere düşünce ve ifade özgürlüğünden kaynaklı yargılanan, bu durumları örgüt üyeliği ya da örgüt propagandası suçlamalarına dönüştürülerek ceza verilen bütün tutsakların özgürlüklerine kavuşması gerekiyor.

Ancak Türkiye’de demokratik toplum sürecinin ilerleyebilmesi ve gerçek bir barışla sonuçlanabilmesi için bütün bunların ön koşulu, Önder Apo’nun umut hakkından yararlanması ve özgürlüğüne kavuşmasıdır. Sürecin sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi için Kürt halkının kendisine verdiği öncülük misyonunun gereklerinin yerine getirilebilmesi ve bunun koşullarının oluşturulması gerekiyor”

‘KAYYUM UYGULAMALARINA SON VERİLMELİ’

Demokratikleşmenin toplumsal ve siyasal yaşamın bütün alanlarında somut adımlarla ilerlemesi gerektiğini ifade eden Narin Gezgör, sözlerini şöyle tamamladı: “Düşünce ve ifade özgürlüğünü savundukları, savaşa karşı oldukları için işlerinden ihraç edilen birçok kişi, binlerce insan var. Bu insanların işlerine dönmeleri gerekiyor. Yine yerel yönetimlerde her yerelin örgütlenme özgürlüğünün tanındığı, yerel yönetimlerin demokratikleşmesine yönelik adımların atıldığı bir süreç geliştirilmelidir. Bunun ön koşulu olarak kayyum uygulamalarına bir an önce son verilmesi gerekiyor.

Uluslararası insan hakları anlaşmalarına ve insan hakları sözleşmelerine bağlılık gereği, başta kimlikler olmak üzere bütün halkların özgürlükleri anayasal güvence altına alınmalıdır. Demokratik toplumun inşası, farklı kimliklerin ve inançların yalnızca varlığının kabul edilmesiyle değil, bu kimliklerin özgürce yaşamasının ve kendisini örgütleyebilmesinin önündeki engellerin kaldırılmasıyla mümkündür. Kürt halkının dili, kültürü ve kimliği anayasal güvenceye kavuşmadan, diğer halkların ve toplumsal kesimlerin özgürlükleri tanınmadan demokratik bir cumhuriyetten söz edilemez.”