Dedeoğlu: Gazetecilere yönelik baskılara karşı ortak ve sürekli bir mücadele hattı oluşturulmalı

Gazetecilere baskıları değerlendiren DİSK Basın-İŞ Genel Başkanı Turgut Dedeoğlu, “Bir gazeteciye yönelik baskı, yalnızca o gazetecinin veya çalıştığı kurumun sorunu olarak ele alındığında, baskı mekanizmaları karşısında dayanışma parçalı kalıyor” dedi.

TURGUT DEDEOĞLU

AKP iktidarı döneminde gazetecilere yönelik baskılar artarak devam ediyor. Dicle Fırat Gazeteciler Derneği verilerine göre, 2002-2022 yılları arasında 894 gazeteci mesleki faaliyetleri nedeniyle tutuklandı.

Son dönemde gazetecilere yönelik baskılar rutin hale getirilmeye çalışılırken, muhalif televizyon kanallarına kayyum atanıyor ve internet siteleri ile sanal medya hesaplarına erişim engelleri getiriliyor. Mezopotamya Ajansı, Jinnews ve Yeni Yaşam gazetesinin sanal medya hesapları sık sık kapatılırken, T24 haber sitesinin önce internet sitesine, ardından sanal medya hesaplarına erişim engeli getirildi.

AKP iktidarı döneminde gazetecilere yönelik baskılara ilişkin resmi verilerin bulunmadığına dikkat çeken Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Basın-İş Genel Başkanı Turgut Dedeoğlu, baskıların gazetecilik meslek örgütleri ve hak örgütleri tarafından kayıt altına alındığını belirtti.

Dedeoğlu, “AKP’nin 2002’de iktidara gelmesinden bu yana gazetecilere yönelik baskılar, gazetecilik meslek örgütleri ve hak örgütleri tarafından istatistiksel olarak kayda geçiriliyor. Ancak gözaltı, tutuklama, soruşturma, fiziksel saldırı, erişim engeli ve medya kuruluşlarına müdahale gibi tüm başlıkları 2002’den bugüne tek bir resmi veri setinde birleştiren kapsamlı bir devlet istatistiği bulunmuyor. Veriler, farklı kurumların raporlarından derleniyor. DİSK Basın-İş Sendikası olarak Dicle Fırat Gazeteciler Derneğinin raporlarını değerli buluyoruz” dedi.

‘TOPLUMUN GERÇEKLERİ ÖĞRENME HAKKININ DARALTILMASI’

Son dönemde gazetecilere yönelik baskıların yalnızca tek tek haberlerin ya da gazetecilerin hedef alınmasıyla açıklanamayacağını belirten Dedeoğlu, iktidarın siyasal denetimini güçlendirmeye dönük yapısal bir baskı politikası yürütüldüğüne dikkat çekerek şöyle konuştu:

“Burada mesele yalnızca gazetecilerin gözaltına alınması veya tutuklanması değil; haberciliğin sınırlarının iktidar tarafından belirlenmek istenmesi, toplumun gerçekleri öğrenme hakkının daraltılması ve gazetecilerin çalışamaz hale getirilmesidir. Son dönemdeki yoğunlaşmayı yalnızca tek bir nedene bağlamak doğru olmaz.

Ancak Ekim 2026'daki gelişmeler, siyasal açıdan hassas haberlerin yayımlanmasıyla gazetecilere yönelik adli ve idari işlemlerin aynı dönemde yoğunlaştığına işaret ediyor. Özellikle fon soruşturmasına ilişkin haberlerin ardından gelen işlemler ve Halk TV'ye kayyım atanması, bağımsız medyanın hareket alanının daraldığı yönündeki kaygıları güçlendiriyor. Burada iktidarın niyetine ilişkin her vakada kesin hüküm vermek yerine, uygulamaların ortak sonucuna bakmak gerekiyor: Gazeteciliğin maliyetini yükseltmek, bağımsız haber üretimini zorlaştırmak ve iktidarı rahatsız eden bilgilerin topluma ulaşmasını engellemek.

DİSK Basın-İş açısından meselenin sınıfsal boyutu da tam burada ortaya çıkıyor. Gazeteciye yönelik baskı, aynı zamanda emekçinin kendi yaşam koşullarını öğrenme, hak ihlallerini görme ve örgütlü itiraz geliştirme hakkına yönelik bir saldırıdır. En temel sonuç şu: Gazeteciler üzerindeki baskı gün aşırı hale geliyorsa, bunu yalnızca gazetecilere yönelik bir güvenlik veya yargı meselesi olarak değerlendiremeyiz. Bu, halkın haber alma hakkının, demokratik denetimin ve toplumsal muhalefetin alanının daralması sorunudur. Gazeteciyi susturarak yalnızca bir haberi değil, toplumun gerçeğe ulaşma imkanını da hedef alırsınız.”

‘KÜRT GAZETECİLERE YÖNELİK BASKILARI MÜNFERİT GÖRMEK TABLONUN BÜTÜNÜNÜ GÖRÜNMEZ KILIYOR’

Kürt medyasına yönelik sistematik baskılara değinen Dedeoğlu, basın özgürlüğünün kimler için savunulduğu ve mesleki dayanışmanın hangi koşullarda sınırlandırıldığı sorununun önemine dikkat çekerek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu sorunun merkezinde yalnızca Kürt medyasına yönelik baskılar değil, basın özgürlüğünün kimler için savunulduğu ve dayanışmanın hangi koşullarda sınırlandırıldığı meselesi var. Kürt gazetecilerin haberleri nedeniyle ifadeye çağrılması, soruşturmalarla karşılaşması ve yayın organlarının erişime engellenmesi, münferit olaylar olarak ele alındığında tablonun bütünü görünmez hale geliyor. Asıl mesele, bu uygulamaların sürekliliğinin ve birbirleriyle bağlantısının ne ölçüde takip edildiği.

Bazı gazeteciler söz konusu olduğunda mesleki dayanışma hızla ortaya çıkarken Kürt gazetecilere yönelik baskılar aynı ölçüde sahiplenilmeyebiliyor. Bu durum, basın özgürlüğünün evrensel bir hak olarak değil, kimin hedef alındığına göre savunulduğu izlenimini yaratıyor. Kürt medyasına yönelik baskılar, gazetecilik faaliyetlerine müdahale olarak değil, yalnızca güvenlik veya siyaset başlığı altında değerlendirilebiliyor. Böylece haber alma hakkı ve gazetecilik özgürlüğü geri plana itiliyor.

Burada kritik soru şu: Bir haber kuruluşunun erişime engellenmesi karşısında ses çıkaranlar, aynı uygulama Kürt medyasını hedef aldığında da aynı kararlılığı gösterebiliyor mu? Basın özgürlüğü, yalnızca ana akımda ya da çoğunluğun dilinde yayın yapan gazetecilerin özgürlüğü değildir. Kürt gazetecilerin karşılaştığı baskılara sessiz kalmak, basın özgürlüğünü savunma iddiasını eksik bırakır. Çünkü sansürün bir kesime uygulanmasını olağanlaştırmak, yarın başka bir kesime uygulanmasının da önünü açabilir.

Dolayısıyla ihtiyaç duyulan şey, yalnızca dayanışma açıklamaları değil; bütün gazetecilere yönelik soruşturmaları, ifadeye çağırmaları, gözaltıları ve erişim engellerini aynı hak temelli ölçütlerle izleyen, belgeleyen ve bunlara karşı ortak tutum alan bir mesleki dayanışmadır. Asıl sınav, baskı kendi mahallenize yöneldiğinde değil, sizinle aynı düşünmeyen, aynı dili konuşmayan ve aynı siyasi çizgide durmayan gazeteci hedef alındığında da basın özgürlüğünü savunabilmektir.”

‘BİR GAZETECİYE YÖNELİK BASK KURUMUNA GÖRE ELE ALINDIĞINDA DAYANIŞMA PARÇALI OLUYOR’

Basın meslek örgütleri ve sendikaların tutumlarına da değinen Dedeoğlu, gazetecilere yönelik baskılara karşı ortak ve sürekli bir mücadele hattı oluşturulması gerektiğini belirterek şunları söyledi:

 “Burada temel mesele, sendikaların ve basın meslek örgütlerinin yalnızca açıklama yapmakla yetinip yetinmediği değil, baskılara karşı ortak, sürekli ve sonuç alıcı bir mücadele hattı oluşturup oluşturamadığıdır. Gazetecilere yönelik gözaltılar, tutuklamalar, erişim engelleri ve kayyım uygulamaları karşısında yapılan açıklamalar, dayanışma ziyaretleri ve hukuki destek önemli. Ancak bunların kalıcı bir mücadeleye dönüşmesi gerekiyor.

Bir gazeteciye yönelik baskı, yalnızca o gazetecinin veya çalıştığı kurumun sorunu olarak ele alındığında, baskı mekanizmaları karşısında dayanışma parçalı kalıyor.

Bir diğer önemli sorun, baskıların seçici biçimde görülmesi. Özellikle Kürt basınına yönelik erişim engelleri, gazetecilerin ifadeye çağrılması ve haber kuruluşlarının hedef alınması, bütün basın meslek örgütlerinin ortak gündemi haline gelmediğinde mesleki dayanışmanın sınırları ortaya çıkıyor. Basın özgürlüğü, yalnızca belirli gazeteciler veya medya kuruluşları için savunulabilecek bir hak değildir. Bir gazeteciye yönelik baskı karşısında sessizlik, yalnızca o gazeteciyi değil, bütün gazetecilerin çalışma ve haber yapma özgürlüğünü zayıflatır.

Basın özgürlüğü mücadelesi, ancak hiçbir gazetecinin kimliği, politik görüşü veya çalıştığı medya kuruluşu nedeniyle dayanışmanın dışında bırakılmadığı bir anlayışla güçlenebilir.”

‘GAZETECİNİN TUTUKLANMASI KAMUOYUNUN GERÇEĞİ ÖĞRENME İHTİYACINI ORTADAN KALDIRMAZ’

AKP iktidarının gazetecilere yönelik baskılarının otosansürü artırabileceği uyarısında bulunan Turgut Dedeoğlu, şunları kaydetti:

“Gazetecilere yönelik gözaltılar, tutuklamalar, erişim engelleri ve ekonomik baskılar, iktidarın istemediği haberlerin yayılmasını zorlaştırabilir; gazetecilerde ve medya kuruluşlarında otosansürü artırabilir.

Ancak bu, iktidarın gerçeği bütünüyle kontrol edebildiği ya da toplumsal desteğini artırdığı anlamına gelmez. Asıl soru şu: İktidar, gazetecileri susturarak sorunları mı çözüyor, yoksa sorunların toplum tarafından görülmesini mi zorlaştırıyor? Bir haberin engellenmesi, o haberdeki iddianın ortadan kalkması demek değildir. Bir gazetecinin tutuklanması da kamuoyunun gerçeği öğrenme ihtiyacını ortadan kaldırmaz. 

Bu nedenle baskının iktidara sağladığı olası kısa vadeli kontrol ile toplumsal güven, hesap verebilirlik ve demokratik denetim üzerindeki uzun vadeli etkileri ayrı değerlendirilmelidir. Mevcut veriler baskının bağımsız haberciliği daralttığını ortaya koyuyor. Bunun iktidara net bir siyasi kazanç sağlayıp sağlamadığını önümüzdeki seçimlerde daha net göreceğiz.”