Hakkı Özdal: İktidar elitleri ülkede geniş bir kesimi açıkça soydu

Gazeteci Hakkı Özdal, Türkiye’de yaşanan fon krizinin yıllardır büyüyen bir finansal vurgun düzeninin sonucu olduğunu belirterek, “Bir bakıma iktidar elitleri, ülkede çok geniş bir kesimi açıkça soydu” dedi.

HAKKI ÖZDAL

Türkiye’de Eylül ayında patlak veren ve kamuoyunda “fon krizi” olarak adlandırılan finansal gelişmelerin ekonomik ve siyasi etkileri tartışılmaya devam ediyor. Kriz kapsamında, aralarında AKP’li isimlerin de bulunduğu çok sayıda kişinin yatırım fonları üzerinden haksız kazanç elde ettiği iddiaları gündeme geldi.

Krizle ilgili açıklanan bazı verilere göre kaybın 2,7 trilyona kadar ulaştığı ileri sürülüyor. AKP’li isimlerin ve resmî devlet yetkililerinin de adının geçtiği soruşturmalar kamuoyundaki tartışmaları büyütürken, iktidarın krizi yönetme biçimine yönelik eleştiriler de artıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın fon krizine ilişkin son açıklamaları, AKP tabanında da yaşanan gelişmelere yönelik rahatsızlık bulunduğu yönünde değerlendirildi.

Gazeteci Hakkı Özdal, fon krizinin ortaya çıkış nedenlerini, siyasi iktidar ile finans çevreleri arasındaki ilişkileri, uluslararası sermayenin rolünü ve krizin toplum üzerindeki olası etkilerini ANF’ye değerlendirdi.

‘İKTİSATÇILARIN VE GAZETECİLERİN GÖRDÜĞÜ BALON PATLADI’

Fon krizi olarak bilinen gelişmelere ilişkin daha önce çok sayıda uyarı yapıldığını belirten Hakkı Özdal, yaşananların bir anda ortaya çıkmadığını, yıllardır süren bir finansal düzenin uluslararası müdahalenin ardından krize dönüştüğünü söyledi.

Uluslararası finans kuruluşlarının Türkiye’deki yetkililere yönelik uyarılarını artırdığını belirten Özdal, Sermaye Piyasası Kurulunun (SPK) para piyasası fonları ve serbest fonlara yönelik düzenlemelerinin ardından krizin patlak verdiğini ifade etti.

Özdal, şöyle konuştu:

“Fon krizi olarak adlandırılan olaylar zinciri, aslında yıllardır süren ve bazı gazeteciler ile finans piyasaları hakkında yazan kişilerin çok uzun zamandır uyarılarda bulundukları bir tür dolandırıcılık işinin, uluslararası bir müdahaleyle tetiklenmesi ve bu tetiklenmenin ardından kaçınılmaz olarak infilak etmesiyle ortaya çıktı.

Biliyorsunuz, uluslararası finans kuruluşları yaz başından itibaren Türkiye’deki yetkililere yönelik uyarılarının dozunu artırdılar ve bunun üzerine SPK, 28 Ağustos’ta yürürlüğe girecek şekilde para piyasası fonları ve serbest fonlara yönelik önemli kısıtlamalar ve sıkılaştırmalar getirdi.

Bunun ardından fon krizi adeta bir tsunami gibi geldi. Yani hem mali sermayenin uluslararası kuruluşlarının hem de ülkemizdeki iktisatçı ve hatta gazetecilerin zaten görmekte olduğu bir balon patladı.”

‘İKTİDAR ELİTLERİ ÜLKEDE GENİŞ BİR KESİMİ AÇIKÇA SOYDU’

Para piyasası fonlarında elde edilen yüksek kazançlardan esas olarak siyasi ve ekonomik iktidar çevrelerinin yararlandığını savunan Özdal, buna karşılık küçük tasarruf sahiplerinin, ücretli çalışanların, sanayicilerin ve esnafın da birikimlerini korumak amacıyla bu fonlara yöneldiğini söyledi.

Uzun yıllardır devam eden yüksek enflasyonun toplumun geniş kesimlerini alternatif yatırım araçlarına yönelttiğini belirten Özdal, fonlara yönelik kitlesel katılımın büyük çaplı vurgunlara zemin hazırladığını ifade etti.

Özdal, şunları söyledi:

“Para piyasası fonlarındaki yüksek kazanç vurgunundan yararlanan, siyasi ve iktisadi iktidarın elitleri oldu. Bugün bu durum açıkça ortada. Ancak sekiz yıla yakın süredir yüksek enflasyon sorununun ortasında olan ülkemizde özellikle ücretli emek kesimi, küçük tasarruflarını enflasyon bozgunundan koruyabilmek için bu fonlara tevessül ettiler.

Bunun yanı sıra hem yüksek enflasyon hem yüksek faiz ortamında krediye ve ucuz finansman olanaklarına erişemeyen özellikle küçük ve orta sanayici ve tüccar ile çok yaygın şekilde esnafın da kısa vadeli finansman sorunlarını çözmek için bile bu fonlara para yatırdığı anlaşılıyor.

Zaten büyük vurgunlar bu kitlesel katılım sayesinde oldu. Bir bakıma, iktidar elitleri, ülkede çok geniş bir kesimi açıkça soydu. Evet, böyle adlandırmakta hiçbir sakınca yok: Soydu.”

‘REJİM SAHİPLERİNİN MÜDAHALE ETMEME ŞANSI YOKTU’

Krizin ortaya çıkmasının ardından siyasi iktidarın müdahale etmek zorunda kaldığını belirten Özdal, yaşananların yalnızca finans piyasalarıyla sınırlı kalmayacağını, üretim, ticaret ve istihdam alanlarına da yansıyabileceğini söyledi.

Ortaya çıkan maliyetin 100 milyar doların üzerinde olduğu yönündeki değerlendirmelere dikkat çeken Özdal, krizin ekonomik olduğu kadar toplumsal ve siyasi sonuçlar da doğuracağını savundu.

Özdal, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Sistem patladıktan sonra Türkiye’deki rejimin sahiplerinin olaya müdahale etmeme şansı yoktu. Yangın varsa yokmuş gibi yapamazsınız ve çok büyük bir yangın var. Üstelik ortaya çıkan maliyet —ki 100 milyar doların bile üstünde bir hasar oluştuğu konusunda neredeyse mutabakat var— sıkıntının finans piyasalarından ibaret kalmayacağını ve ‘reel ekonomi’ denen alana, üretim ve ticarete sirayet edeceğini gösteriyor.

İflaslar, tasfiyeler, işten çıkarmalar… Ve elbette tüm bunlara eşlik edecek bireysel trajediler… Bu vurgunun ekonomik maliyetinin yanında sosyal ve tabii dolayısıyla da siyasal bir maliyeti olacak.”

‘ULUSLARARASI MALİ SERMAYE TÜRKİYE’NİN NE YAPTIĞINA BAKIYOR’

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son açıklamalarının krizin siyasi maliyetini azaltmaya yönelik olduğunu belirten Özdal, soruşturmalarda AKP yönetimiyle ilişkili isimlerin gündeme gelmesinin iktidarı zor durumda bıraktığını ifade etti.

Özdal, uluslararası finans çevrelerinin de Türkiye’de yaşanan gelişmeleri yakından izlediğini belirterek şunları söyledi:

“Erdoğan’ın son açıklamaları da bu maliyeti olabildiğince küçültmeyi, sınırlı bir alanda tecrit etmeyi amaçlıyor. Bizzat kendi genel başkan yardımcısının işin içinde olduğu ortaya çıktı ve ‘affı’ istetildi. Kazandığı son seçimin kampanya konseptini kuran Ertan Aydın da dâhil partiyle doğrudan ilgili çok sayıda kişinin işin içinden sıyrılamadığı görülüyor.

Nitekim bu, ‘içerideki’ bir meseleyi örtbas etmeye benzemiyor. Uluslararası mali sermaye Türkiye’nin ne yaptığına bakıyor. Fatma’yı, Ertan’ı korumak çok daha ‘pahalıya’ patlayabilir. Bu yüzden hani neredeyse ‘arınıyoruz’ gibi bir tema tutturmaya çalışıyorlar.

Erdoğan’ın sözleri sadece seçmen tabanında değil, teşkilatta da konuya ilişkin büyük sıkıntı olduğunu gösteriyor.”

‘MUHALEFETİN BOYUNU AŞAN BİR KRİZ’

Fon krizinin yalnızca Türkiye iç siyasetiyle açıklanamayacağını savunan Özdal, gelişmelerin uluslararası siyasi ve ekonomik ilişkilerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

Muhalefetin krize karşı tutumunun önemli olduğunu ancak yaşananların muhalefetin müdahalesini aşan uluslararası bir boyutu bulunduğunu ifade eden Özdal, şöyle konuştu:

“Yanlış anlaşılmak istemem ama ‘muhalefetin boyunu aşan’ bir yanı var bu krizin. Demek istediğim şu: Muhalefet ne yaparsa yapsın —ki hatalar da yapıldı— CHP’yi, dış güçleri vesaire suçlayarak üstünden aşılabilecek bir durum değil bu.

Belli ki olanların uluslararası bir çerçevesi var ve ne İran savaşından ne İsrail’in bölgedeki soykırıma varan hamleleri ve hasletlerinden ne Karadeniz ve Doğu Akdeniz’deki gerilimlerden ayrı düşünülebilir.

Son Azerbaycan krizinde ‘kardeş ülke’nin uzlaşmaz ve Türkiye’nin kendi kendine vehmettiği vesayet ilişkisini kategorik olarak reddeden tutumu bile bu kapsamda değerlendirilmeli.”

‘KRİZ HERKESİN GÜNDELİK HAYATINI OLUMSUZ ETKİLEYECEK’

Fon krizinin etkilerinin önümüzdeki dönemde daha görünür hâle geleceğini belirten Özdal, finans piyasalarında başlayan sorunların üretim, ticaret ve günlük yaşam üzerinde olumsuz sonuçlar yaratabileceğini söyledi.

Krizin seçim politikalarına da etki edebileceğini ifade eden Özdal, iktidarın yeni mali kaynaklar aramak zorunda kalabileceğini savundu.

Özdal, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bu krizin elbette öncelikle finans piyasalarında, sonra üretim ve ticarette, nihayet elbette herkesin gündelik hayatında olumsuz sonuçlara yol açacak etkileri olacak. Bir bakıma denebilir ki ‘daha yeni başlıyoruz’… Türkiye’nin önünde —görünen o ki 15-16 ay sonra yapılacak— bir seçim var.

Her şeyden önce bu rejimin finansmanı için gerekli zeminde önemli hasarlar meydana gelmiş olabilir. Ayrıca gündelik dilde ‘seçim ekonomisi’ olarak adlandırılan hamleleri yapmak için de imkânlar daralıyor gibi görünüyor.

Bunları telafi edebilmek için yeni kaynaklara ihtiyaç var ve özellikle Körfez-Suudi sermayesi bir seçenek olarak görülüyor olmalı. Mekke İttifakı benzeri sözleşmeler ve bölge siyasetinde tavizkâr bazı hamleler ve ‘yutkunmalar’ görebiliriz.”