12 Ekim’de başlayan ve bugün sona erecek olan Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası Grubu’nun 2026 Yıllık Toplantıları, Tayland’ın başkenti Bangkok’ta gerçekleştiriliyor. Queen Sirikit Ulusal Kongre Merkezi’nde 191 ülkeden yaklaşık 15 bin temsilci bir araya geldiği gündemde küresel büyüme, kamu borçları, yapay zeka yatırımları, enerji güvenliği ve gıda fiyatları ele alınıyor.
Resmi açıklamalarda büyüme, istikrar ve kalkınma öne çıkarılıyor. Ancak toplantıların arka planında, ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın derinleştirdiği ekonomik yıkım ve bu yıkımın maliyetinin nasıl paylaştırılacağı var. Enerji kaynakları üzerindeki rekabet, yaptırımlar, ticaret yollarının kontrolü ve artan askeri çatışmalar küresel ekonominin yönünü belirlerken savaşın faturası halka ağır yansıyor.
Petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki dalgalanmalar, gübre ve taşımacılık maliyetlerindeki artış üzerinden gıda fiyatlarını etkiliyor ve milyonlarca insanın yaşamına yansıyor. Asıl sorun, savaşın ekonomiye verdiği zarardan ziyade bu zararın hangi politikalarla derinleştirildiği ve bedelin kimlere yüklendiği. Tam da bu noktada Bangkok’taki toplantılar, bu çelişkinin görünür olduğu bir zemine dönüşüyor.
DARALTILAN YAŞAM ALANLARI
IMF Yönetim Direktörü Kristalina Georgieva, 16 Ekim’deki genel oturumda 2026 yılı küresel büyüme tahmininin yüzde 3,1 olduğunu açıkladı. Bununla birlikte artan borç yükü, jeopolitik gerilimler, enerji şokları ve yapay zeka yatırımlarının geleceğine ilişkin belirsizlikler ekonomik görünümü tehdit ediyor.
Georgieva, ABD’ye tasarruf, Çin’e iç tüketimi artırma, Avrupa’ya ise yatırım çağrısı yaptı. Merkez bankalarının enflasyonla mücadeleyi sürdürmesini ve hükümetlerin bütçe dengelerini gözetmesini istedi. Ancak “mali disiplin” çağrısının toplumsal sonuçları, hangi harcamaların kısıldığına ve hangi kesimlerin korunduğuna bağlı. Kamu bütçelerini daraltmak, sosyal hizmetlerin ve temel ihtiyaçlara yönelik desteklerin sınırlandırılması anlamına geldiğinde ekonomik istikrarın yükü ücretlilerin, işsizlerin ve düşük gelirli kesimlerin sırtına biniyor.
Dünya Bankası Grubu Başkanı Ajay Banga, önümüzdeki 10-15 yılda gelişmekte olan ülkelerde yaklaşık 1,2 milyar gencin iş gücü piyasasına gireceğini, mevcut projeksiyonlara göre ise yalnızca 400 milyon civarında istihdam yaratılabileceğini söyledi. Özel sermayenin kalkınma yatırımlarına yönlendirilmesini savunan Banga, kurumun 2026 mali yılında 112 milyar dolarlık özel sermaye mobilizasyonuna ulaştığını bildirdi. Yatırımların hangi sektörlere yöneldiği, yaratılan işlerin güvenceli olup olmadığı, ücretlerin yaşam maliyetlerini karşılayıp karşılamadığı ve ekonomik kazançların kimler arasında dağıldığı ise belirsizliğini koruyor.
ABD’NİN HESABI: KAYNAKLAR VE SAVAŞ
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Bangkok’taki toplantılara katılmaması dikkat çekti. Katılmama gerekçesi olarak “iç programındaki yükümlülükler” gösterildi. ABD yönetiminin enerji politikalarına ilişkin açıklamalarında petrol ve doğal gaz finansmanının önündeki iklim odaklı kısıtlamaların kaldırılması, nükleer enerjiye daha fazla kaynak ayrılması, kritik minerallerin üretiminin desteklenmesi ve derin deniz madenciliği öne çıktı.
Washington, bu alanları “ekonomik ve ulusal güvenlik çıkarlarıyla” ilişkilendiriyor. Böylece enerji kaynaklarına erişim, uluslararası güç mücadelesinin de bir parçası haline geliyor. Ancak enerji güvenliği söylemi, kaynaklar üzerindeki rekabetin toplumsal sonuçlarını ortadan kaldırmıyor. Petrol ve doğal gazın stratejik öneminin artması, enerji yolları ve tedarik zincirleri üzerindeki gerilimi büyütürken çatışmaların maliyetini de geniş halk kesimlerine yayıyor. Ayrıca enerji kaynaklarının kimin denetiminde olacağına ilişkin mücadele, insanların bu kaynaklara erişim hakkının önüne geçtiğinde güvenlik politikaları yeni güvensizlikler yaratabiliyor.
AVRUPA’NIN REKABET ARAYIŞI
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde, enerji fiyatları, ticaret yollarındaki değişimler ve jeopolitik gerilimlerin küresel ekonomiye ilişkin öngörüleri zorlaştırdığını belirtti. Fiyat istikrarını öncelikli gördüğünü vurgulayan Lagarde, ücret artışlarının fiyatlara yansıması riskine dikkat çekti. Avrupa’nın yapay zeka yatırımlarından daha fazla pay alabilmesi için sermaye piyasalarının derinleştirilmesini savundu.
Bu yaklaşım, Avrupa’nın teknolojik rekabet gücünü artırma hedefini öne çıkarıyor. Ancak ekonomik rekabetin ölçütü yalnızca yatırımların hacmi ve şirketlerin piyasa değeri olamaz. Ücretlerin satın alma gücü, kamusal hizmetlerin niteliği, çalışma koşulları ve enerjiye erişim de ekonomik politikaların sonuçlarını belirliyor.
TÜRKİYE: FON KRİZİ VE ENGELLENEN HESAP VEREBİLİRLİK
Fon krizinin ortaya çıktığı Türkiye, toplantılara katılmadı. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Bangkok toplantılarına katılmaması, “2027 bütçesine ilişkin hazırlıklar ve fon kurulu toplantılarıyla” gerekçelendirildi. Ancak bu açıklama, Türkiye’de yatırımcıların birikimlerine ne olduğu ve kamusal denetimin neden yeterince koruyucu olamadığı sorularını ortadan kaldırmıyor.
Eylül ayında patlak veren kriz kapsamında 131 fonun tasfiye sürecine girdiği, 455 bin 758 bireysel yatırımcının etkilendiği ve toplam fon büyüklüğünün yaklaşık 20 milyar dolar olduğu bildiriliyor. Fonların yönetimi, varlıkların değerlemesi, şüpheli işlemler ve yatırımcı kayıplarının kapsamı konusunda açıklığa kavuşturulması gereken ciddi başlıklar bulunuyor.
ENERJİDEN SOFRAYA UZANAN YIKIM
ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş, enerji piyasalarındaki dalgalanmaların yanı sıra tarımsal üretimi ve temel tüketim maddelerini de etkiliyor. Petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki değişimler, gübre ve taşımacılık maliyetleri üzerinden üreticilerin giderlerini artırıyor. Bu artışlar gıda fiyatlarına yansıdığında savaşın sonuçları, çatışma bölgelerinin çok ötesine ulaşıyor.
Hürmüz Boğazı çevresindeki çatışmalar ve deniz taşımacılığındaki aksamalar, enerji ve emtia sevkiyatlarının güvenliğine ilişkin kaygıları büyüttü. Ticaret yollarının savaşın bir parçası haline gelmesi, temel ürünlerin tedarikini ve fiyatlarını uluslararası güç mücadelesine daha bağımlı hale getiriyor.
IMF, geniş kapsamlı sübvansiyonlar yerine hedefli destekleri ve mali disiplinin korunmasını savunuyor. Ancak desteğin kapsamı, kimlerin yararlanacağı ve hangi kaynaklarla finanse edileceği siyasi tercihlerle belirleniyor. Bütçe açığını azaltma hedefi sosyal harcamaların kısılmasıyla gerçekleştirilirse savaşın yarattığı ekonomik yük, çatışmanın sorumluluğunu taşımayan kesimlere aktarılmış oluyor.
Öte yandan, savaşın maliyetini yalnızca fiyatlar üzerinden tartışmak da yeterli değil. Ölümler, yerinden edilme, yıkılan altyapı ve kaybedilen geçim kaynakları, ekonomik göstergelere sığdırılamayacak sonuçlar yaratıyor.
SALONLARIN DIŞINDA KALANLAR
Bangkok’taki toplantılar sona erdiğinde büyüme tahminleri, borç göstergeleri ve yatırım hedefleri raporlara yansıyacak. Ancak bu rakamlar, savaşın yıkımını ve halkların giderek ağırlaşan yaşam koşullarını açıklamaya yetmeyecek. Küresel ekonominin gerçek bilançosu, sermayenin kazançlarından çok insanların kayıplarında ortaya çıkıyor.
Enerji ve gıda fiyatlarındaki artış, yükselen üretim maliyetleri ve eriyen ücretler, savaşın bedelini çatışmaların tarafı olmayan milyonlarca insana ödetiyor. Ekonomik kararların merkezinde bütçe dengeleri ve yatırımcıların beklentileri yer alırken temel ihtiyaçlara erişim ve toplumsal refah geri plana itiliyor.
Halkların ihtiyacı, savaşın maliyetini karşılamak için daha fazla fedakarlık yapmak değil; çatışmaların sona ermesi, temel ihtiyaçların güvence altına alınması ve adil bir yaşamdır. Savaşın yarattığı yıkımı ekonomik göstergelere indirgeyen, sermayenin çıkarlarını insan yaşamının önüne koyan anlayış sorgulanmadan ne kalıcı barış ne de gerçek refah mümkün.