Aleksiva: Kürt halkının verdiği mücadele Laz halkına da yaradı

Laz Kültür Hareketi’nden İrfan Aleksiva, Kürt meselesinin çözümünün yalnızca Kürtler için değil, demokrasiye ihtiyaç duyan tüm kesimler için önemli olduğunu belirterek, “Kürt halkının verdiği mücadele Laz halkına da yaradı” dedi.

İRFAN ALEKSİYAVA

Kürt meselesinin çözümüne ilişkin yürütülen Barış ve Demokratik Toplum Süreci, Türkiye’deki ulus-devlet inşası sırasında bastırılan kimliklerin ve inançların geçmişte maruz bırakıldıkları asimilasyon ve ötekileştirme politikalarının yarattığı yıkımı anlatmalarına da zemin sağladı. Bu tekçi politikaların neden olduğu kültürel çoraklaşmanın sonuçlarının ve çoğulculuğu yeniden yeşertmenin yollarının tartışıldığı “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” başlıklı konferans, bu anlamda Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana bastırılan kimliklerin kendilerini ifade edebildiği bir kürsüye dönüştü.

Bu kimliklerden biri olan ve Laz Kültür Hareketi’nin içinde yer alan, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Lazlar” kitabıyla da tanınan İrfan Aleksiva, kendi yaşam hikayesinden yola çıkarak Lazların maruz kaldığı asimilasyon ve ötekileştirme politikalarını ANF’ye anlattı.

Rize’nin Ardeşen ilçesinde dünyaya gelen 45 yaşındaki İrfan Aleksiva, anadili Lazca'yı birinci dil olarak öğrenen ve 6-7 yaşına kadar Türkçe bilmeyen son Laz kuşağının üyelerinden biri olduğunu belirtti. Türkçe bilmediği için ilkokulda öğretmeni tarafından sınıfta bırakıldığını söyleyen Aleksiva, okulda sık sık, ‘Lazca konuşmayın, şiveniz bozulur’ telkininde bulunulduğuna dikkat çekti. Bu durumu ortaokulda sorgulamaya başladığını anlatan Aleksiva, şunları ifade etti:

“Benimkisi tamamen entelektüel bir sorgulamayla başladı. Bir defterin üzerine Lazca notlar yazdım ama daha sonra yazdıklarımı okuyamadım ve anlamadım. O zaman Lazca'daki bazı seslerin Türkçe'deki sesler ile örtüşmediğini fark ettim ve bu şekilde başladı merakım. Daha sonra üniversite okumak için geldiğim İstanbul'da Laz hareketi içerisinde yer aldım. Bizim kuşak içinde çok fazla Lazca bilen insan yok aslında. Biz biraz daha yüksek bir köyde olduğumuz için biliyoruz. Alt taraftakiler, yani sahile yakın olanlar daha fazla devletle, okulla, eğitimle ve solculukla ilişkililer. Yukarıdakiler ise daha köy yaşamı yaşıyordu. Bu yüzden yukarıdakiler dillerini daha çok korudu; altta sahile yakın olanlar, şehirli olanlar ise daha çabuk asimile oldu.”

‘1923 SONRASI TÜRKİYE’DE LAZ KÜLTÜR HAREKETİ SUSTURULDU’

Asimilasyonun arka planına işaret eden Aleksiva, Osmanlı’nın son döneminde İstanbul ve Gürcistan’ın Batum şehrinde var olan Laz kültür hareketinin ve derneklerin, Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 sonrasında Türkiye’de susturulduğunu belirtti. Lazca’nın yasaklanmasına ilişkin yukarıdan bir emir olmasa da yasağın daha çok valilikler ve kaymakamlıklar üzerinden yürütüldüğüne dikkat çeken Aleksiva, şöyle konuştu:

“O dönem, Türklük haricinde bir millete tabi olmanın vatanın bölünmez bütünlüğüne halel getireceği propagandası üzerinden ulusalcı ve tekçi doktrinler empoze edilmeye başlanıyor. Bu propaganda da kurulan Türk Ocakları üzerinden yürütülüyor. Türk Ocakları o dönem ilk olarak Trabzon’da kuruluyor ve Lazca konuşmanın vatana ihanet olduğu, Lazca konuşmanın yasaklanması gerektiği dayatması yapılıyor.

Bu bastırma ve asimilasyon politikaları daha çok, Lazca konuşmanın ‘cahillik’, ‘köylülük’ ve ‘geri kalmışlık’ ile özdeşleştirilmesi, Türkçe konuşmanın ise eğitim, modernlik ve sosyal ve ekonomik statüyle ilişkilendirilmesiyle yapılıyordu. İşte o zamanlar bu yaklaşım tarzı, kendine aydın diyen kesim tarafından da sahipleniliyordu. Burada esas maksat, Türk tipi kültür devrimini yapmaktı. Ancak bunu yaparken Türklüğü ön plana çıkarıp diğer kimlikleri görmezden gelip baskılıyorlardı.

Trabzon Türk Ocağı, mesela bölgede en çok faaliyet yürüten ocaktı. Sık sık devlet yetkilileri tarafından ziyaret edilen bu ocakta çeşitli deklarasyonlar yayınlanıyordu. Bu deklarasyonlarda, ‘Trabzonlular Laz değildir’, ‘Bölgede Lazlar yaşamıyor’, ‘Lazca konuşanlar aslında Türk’tür’ şeklinde ifadeler kullanılıyordu.

Bu Lazca konuşturmama uygulaması devlet memurlarından öğretmenlere geçiyor ve uzun dönem devam ediyor. Okullarda 1940'larda, 60'larda, 70'lerde çevre kolu, temizlik kolu, edebiyat kolu ve satranç kolu şeklinde Lazca ile mücadele kolları kuruluyor. O dönemlerde çocuklar birbirlerini ispiyonlamaya zorlanıyor, Lazca konuşan çocuklar ise eksi puan veya öğretmenin tokadıyla cezalandırılıyor.”

‘ULUSALCI POLİTİKALARA KARŞI MÜCADELE EDEN LAZLAR GÖÇ ETMEK ZORUNDA KALDI’

Ulusalcı politikalarına karşı mücadele eden Lazların, Osmanlı’nın son döneminde Türkiye’den göç etmek zorunda kaldığına işaret eden Aleksiva, sosyalist olanların çoğunun Sovyetler Birliği'ne gittiğini ve orada Kızıl Lazistan gibi örgütlenmeler oluşturduklarını belirtti.

Laz diasporasının Stalin döneminde Türkiye'deki Lazlara yönelik propaganda faaliyetleri yürütmeye başladığını anlatan Aleksiva, “Batum'dan kaçak yollarla Türkiye'ye, Hopa sahillerine geliyorlardı. Hatta o dönem bunu haber alan istihbarat kuvvetleri ile çatışmalar yaşanıyor ve öldürülen Lazlar oluyor. Fakat Stalin’in ölümünden sonra mücadele boyut değiştiriyor ve zamanla da önemini kaybediyor. Hatta oradaki Lazlar da daha sonra ‘Türk ajanlığı’ suçlamasıyla Sibirya'ya sürülüyor. Orada dokuz Laz köyü vardı ve hepsi sürülüyor. Böyle bir acı hikaye” diye ifade etti.

‘ZUĞAŞİ BEREPE MÜZİK GRUBUNUN MED TV’YE ÇIKIP LAZCA SÖYLEMESİ HEPİMİZİ ETKİLEDİ’

Kürt meselesi üzerine yoğunlaşma sürecinin, Kazım Koyuncu ve Mehmedali Barış Beşli tarafından kurulan Zuğaşi Berepe Lazca müzik grubunun Med TV’ye çıkmasıyla başladığına dikkat çeken Aleksiva, şunları paylaştı: “Kürt meselesine dair kitaplar, makaleler okumuştum. Ancak 1990’larda kurulan Zuğaşi Berepe müzik grubunun Med TV televizyonuna çıkıp Lazca şarkı söylemesi, bütün Lazlar gibi beni de etkilemişti. O dönem için Med TV'ye çıkmak da bir duruştu. Kürtler ve Lazlar arasında böyle halden anlama durumu, bir dayanışma vardı.

Biz kültürümüzün ve anadilimizin günden güne erimekte olduğunun farkına vardığımızda, bir şeylerin yanlış olduğunun da farkına varmıştık. Daha sonra bizim yaşadığımızın benzerini, hatta daha kötüsünü Kürtlerin yaşadığını öğrendik. Ama bizim aksimize Kürtler buna karşı direnerek dillerini ve kültürlerini koruyabildiler. Bizimkiler direnmedi. Çünkü Türkiye geneline kıyasla nüfusları çok azdı.

Lazların en yoğun olduğu Ardeşen'in nüfusu 50 bin filandır. Türkiye genelinde de 600-700 bin nüfuslu bir topluluktan bahsediyoruz. 1930’dan beri süregelen ‘Karadeniz'in Tedibi’, yani Karadeniz’in terbiye edilmesi projesi nedeniyle pek çoğu zaten asimile olmuş, bir kısmı ise halen en azından dillerini koruyor. Kürtler ise devasa bir nüfusa sahipler ve bölgesel anlamda da önemli bir güçler.”

‘2013 ÇÖZÜM SÜRECİ LAZCA’NIN TANINMASINI SAĞLADI’

Aleksiva, Kürt meselesinin iyi yönde çözülmesinin sadece Kürtler değil; Lazlar ve diğer etnik gruplar, kimlikler, inançlar, halklar ile demokrasiye ihtiyaç duyan her kesim için faydalı olacağını vurguladı. Bunun faydasını Lazlar olarak 2013 çözüm sürecinde gördüklerini belirten Aleksiva, şunları kaydetti:

“Kürt meselesinin demokratik çözümü için 2013 yılında yürütülen süreç, devlet tarafından daha önce görmezden gelinen Lazca’nın tanınmasını sağladı ve buradan hareketle meşruiyet kazandı. Yaşayan Diller ve Lehçeler Seçmeli Dersi bu süreçte gündeme geldi. Laz dernekleri ders programları hazırladı, bunlar Milli Eğitim Bakanlığı'na sunuldu ve Milli Eğitim Bakanlığı da bu süreçten ötürü bunları kabul etmek zorunda kaldı.

İlk defa Türkiye'deki okullarda, en azından birkaç okulda, Lazca seçmeli dil olarak okutulmaya başlandı. Böyle olunca insanların üzerinde bir korku unsuru olarak duran, ‘Lazca konuşmak sakıncalıdır, bölücülüktür’ noktasına kadar varan o baskı ve korku hali de bir nevi aşılmış oldu. Bu da aslında kültür hareketi için bir devrim oldu. Çünkü daha önce Lazlara, ‘Devletten ne talep edersiniz?’ diye sorulsa, Lazca televizyon, Lazca eğitim, anadilde eğitimi kimse talep edemezdi, hatta o kadar yüksek perdeden bir talep olarak görülürdü ki akıllara bile gelmezdi.”

‘SOSYALİSTLER DAHA CESUR OLMALI, HÜKÜMET ADIM ATMALI’

Devletin süreci sona erdirip kriminalize etmesinin, olumlu atmosferi de olumsuz yönde etkilediğini hatırlatan İrfan Aleksiva, sürecin bozulmasıyla birlikte seçmeli ders talebinin neredeyse sıfıra indiğine dikkat çekerek, “Kürt meselesinin yeniden kriminalize edilmesi diğer halkları da olumsuz etkiledi” diye vurguladı.

Bugün sürecin yeniden başlamasını olumlu karşılayan Aleksiva, şunları belirtti: “Bu yeni sürecin meyvesini daha görmedik ne yazık ki. Bu da iktidarın demokratikleşme konusunda samimiyetine ilişkin soru işaretlerine neden oluyor. O yüzden bu sürecin toplumsallaşması gerekir. Bunun için de diğer partilerin, sivil toplum örgütlerinin ve yerel kanat önderlerinin sürece katkı sunması gerekiyor. Özellikle de sosyalistlerin daha aktif tutum alması lazım.

Bizim bölgemizde sosyalistlerin bir ağırlığı var ve onların da bu süreçte daha cesur olması gerekiyor. Hükümetin de bunu kendi siyasi malzemesi yapmadan, süreci öcüleştirmeden adım atması lazım.”