Çerçeve Yasa’nın kapsamı ve hukuki niteliği üzerinden ANF’ye değerlendirmelerde bulunan DEM Parti Milletvekili Kamuran Tanhan, düzenlemenin eksiklikleri bulunduğunu, ancak bunun bir “çerçeve ve kök yasa” olarak bundan sonraki yasal düzenlemelerin dayanağını oluşturacağını söyledi. Tanhan, özellikle yasanın 7’nci maddesiyle oluşturulacak kurulların sürecin uygulanmasında belirleyici olacağını, bunun için de Terörle Mücadele Kanunu ile İnfaz ve Ceza Muhakemesi mevzuatında kapsamlı değişikliklere ihtiyaç bulunduğunu belirtti.
Tanhan, düzenlemenin hukuk tekniği açısından bir başlangıç ve referans metni olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, “Çerçeve Yasa’nın eksiklikleri var. Bir çerçeve yasanın zaten eksikliği çok olur. Bu, çerçeve ve kök yasa olduğu için bundan sonra yapılacak yasal düzenlemelerin tamamı bunu referans alacaktır. Bu boyutuyla önemli tabii ki. Müstakil bir yasa olması başlı başına önemlidir” dedi.
Her hükmün tek bir yasa içerisinde düzenlenmesinin mümkün olmadığını belirten Tanhan, yasanın temel sınırları çizdiğini ve sonraki düzenlemelerin bu çerçeve içerisinde şekilleneceğini işaret ederek şunları söyledi: “Bu eserin eksiklikleri elbette ki çok ama şöyle hukuk mantığında şöyle bir durum da var: Her şeyi bir yasaya yazmak mümkün olmuyor. Bazen çerçevesi ya da sınırları çizilir ve o sınırlar dahilinde düzenlemeler yapılır. Eksiklikleri elbette ki var. Örneğin Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına, içtihatlarına atıf yapılmış. Temelden bir hukuk zeminine dönüş yok aslında. Sadece PKK’nin kendini feshetmesi ve silahlı mücadelenin sona erdirilmesi sürecine dönük bir yasa olması da elbette ki eksiktir.”
‘7’NCİ MADDEDEKİ KURUL SÜRECİN GİDİŞATINA GÖRE POZİSYON ALACAK’
Çerçeve Yasa’nın uygulanmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Tanhan, özellikle yasanın 7’nci maddesinde öngörülen kurulun önemine dikkat çekti. İçişleri ve Adalet bakanlıkları ile güvenlik ve istihbarat bürokrasisinin üst düzey temsilcilerinin yer alacağı kurulun, sürecin uygulanmasında ve bundan sonra yapılacak düzenlemelerde belirleyici olacağını söyledi.
Tanhan, kurulun yetkilerinin geniş olduğunu ve alınacak kararların Meclis’e gelecek yeni yasal düzenlemelere de zemin oluşturacağını belirterek şöyle konuştu:
“Zaten İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, MİT Müsteşarı gibi devletin güvenlik ve bürokrasisinin en üst bürokratları bir kurul oluşturacak ve bunlar ara ara oturup değerlendirmeler yapacak. Bu kurulun yetkileri geniş. Adli ve idari bu zeminde yasa yapma, özellikle Meclis boyutuyla yasa yapma noktasında burada tavsiye niteliğindeki kararlar muhtemelen şekillenecek. Yani o kararlar üzerinde şekillenecek bu süreç.
Bu sürece bağlı, sürecin gidişatına göre özellikle o kurul, yani 7’nci maddedeki kurullar pozisyon alacaktır. Eğer süreç onların istediği gibi devam ederse ya da süreç iyiye giderse elbette ki olumlu sonuçlar doğuracaktır. Yalnız süreç onların istediği gibi bir yolda gitmezse, bu tamamıyla Kürt siyasetine dönük bir hamleyi de beraberinde getirebilir.”
‘TMK KÖKTEN KALDIRILMALI’
Tanhan, Çerçeve Yasa’nın ardından yapılması gereken düzenlemelerin başta Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ve infaz mevzuatı olmak üzere daha geniş bir hukuki alanı kapsaması gerektiğini vurguladı. Kürt meselesinin uzun yıllar güvenlik ve ceza hukuku üzerinden ele alındığını ifade eden Tanhan,şöyle devam etti:
“Onun için infaz yasası başta olmak üzere Terörle Mücadele Kanunu’nun zaten toptan kaldırılması gerekir. Biz DEM Parti olarak başından beri, hatta Kürt halkı olarak başından beri, Kürt halkının ve Kürt sorununun talepleri, demokrasi talepleri terörle mücadele adı altında hep bastırıldı ve hakları çiğnenmeye çalışıldı. Dolayısıyla Kürt Özgürlük Hareketi’ni, Kürt mücadelesini, terörle eşitlemek bu yasal zeminde oldu, Terörle Mücadele Kanunu’ndaki yasada oldu. Bunun kökten kalkması gerektiğini her zaman savunduk, bugün de savunuyoruz.
Fakat anlaşılan o ki yasayı toptan değiştirmeyecekler. Çünkü kendi gerekçelerine göre FETÖ gibi bir yapılanma da söz konusu. Türkiye’nin FETÖ ile, DAİŞ’le de mücadele ettiği iddia ediliyor ve bunun gibi örgütlerle mücadele etmek için Terörle Mücadele Kanunu’nu kaldırmayacaklar. Ama kısmi bir düzenleme olacak gibi gözüküyor.
Yine Terörle Mücadele Kanunu’nda infaz yasasına bir atıf var. O da özellikle siyasi tutsakların cezaevinde daha uzun süre kalmasına sebebiyet veriyor. Bu da haksız bir uygulama. Muhtemelen onda da bir değişiklik olacak. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda da yine ayrımcı düzenlemeler var. Eskiden Devlet Güvenlik Mahkemeleri, sonra Özel Yetkili Mahkemeler oldu, sonra TMK kapsamındaki mahkemeler oldu. İsimleri değişti ama Kürtlere karşı bu mahkemeler de özel yetkili, özel donatılmış, önyargılı mahkemelerdi diyebiliriz. Sadece isimleri değişiyordu.”
Çerçeve Yasa’nın geçmişe dönük etkilerinin de yeni yasal düzenlemelerle belirlenmesi gerektiğini söyleyen Tanhan, yönetmeliklerin tek başına yeterli olmayacağını vurgulayarak, “Geçmişe dönük etkisi nasıl olur? Onların da muhtemelen ek düzenlemeler ve ek maddelerle bunu yapmaları gerekecektir. Yönetmelikten çok yasal düzenlemeler olması gerekir. Çünkü yönetmelikler gücünü yasadan alıyor, yasa da Anayasa’dan alıyor. Dolayısıyla bir yasa değişikliği olması lazım. Yönetmelikle bu işin sonucuna gidemeyiz” dedi.
‘ANAYASA UYGULANMIYORSA YASA GÜVENCESİ NASIL SAĞLANACAK?’
Çerçeve Yasa’nın hukuki güvence sağlayıp sağlamayacağı ve hükümetin bu düzenlemeyi ileride geri çekip çekemeyeceği tartışmasına değinen Tanhan, sorunun yalnızca yasanın içeriğiyle sınırlı olmadığını, asıl meselenin mevcut hukuk kurallarının ve yüksek yargı kararlarının uygulanması olduğunu söyledi.
Anayasa’nın 90’ıncı maddesi uyarınca AİHM kararlarının bağlayıcı olduğunu, Anayasa Mahkemesi kararlarının da tüm kurumlar açısından geçerli olduğunu belirten Tanhan, bu kararların uygulanmamasının yeni yasanın sağlayacağı hukuki güvence açısından da soru işaretleri yaratacağına dikkat çekti:
“Bu hükümetin zaten temel yaklaşımı Anayasa’yı takmayan, Anayasa’yı ihlal eden bir yaklaşım. Biliyorsunuz, Selahattin Demirtaş kararı gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları aslında Anayasa’nın 90’ıncı maddesine göre bağlayıcı. Anayasa’nın üstünde yer alır. Yani bir anayasa ile uluslararası sözleşmeler arasında bir ihtilaf çıkarsa uluslararası sözleşmeler üstün sayılır. Yasa bunu öngörüyor.
Yine Can Atalay meselesi, Anayasa Mahkemesi’nin kararı... Anayasa Mahkemesi’nin kararları herkesi bağlıyor. Yalnız hükümetin, özellikle Cumhurbaşkanı’nın ‘Ben Anayasa Mahkemesi kararına saygı duymuyorum’ beyanından sonra en alttaki mahkemeler bile Anayasa Mahkemesi kararlarına uymamaya başladı.
Örnek verecek olursak, Sulh Ceza Mahkemesi’ndeki bir hakim Anayasa Mahkemesi kararına karşı ‘Direniyorum’ diyebiliyor. Ama Anayasa’da açıkça düzenleme var. Anayasa Mahkemesi kararları adli, idari tüm kurumları bağlayıcı niteliktedir demesine rağmen yasalar uygulanmıyor. Anayasa uygulanmıyor, bırakın yasaları. Dolayısıyla bu bir anlayış, bu bir yaklaşım. AKP iktidarının uzun zamandır yasaları görmezden gelip kendi bildiği, kendi fiili durumuna göre hareket ettiğini biliyoruz.”
‘ABDULLAH ÖCALAN’I TUTUKLU STATÜSÜNDE TUTARAK SÜREÇ YÜRÜTÜLEMEZ’
Kamuran Tanhan, Çerçeve Yasa’nın uygulanmasında Önder Apo’nun hukuki ve fiili konumunun kritik bir başlık olduğuna dikkat çekerek, çözümün yasanın 7’nci maddesinde öngörülen kurul üzerinden geliştirilebileceğini söyledi. Önder Apo’nun süreçteki rolü ile mevcut mahkumiyet statüsünün birbiriyle bağdaşmadığını belirten Tanhan, kurulun bu konuda düzenleme yapabilecek yetkiye sahip olduğunu ifade ederek şöyle konuştu:
“İşte buradaki düğüm yine 7’nci maddede, yani kurulların oluşturulmasında düğümleniyor. Bu kurul aslında Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın durumunu pekalâ bir kararla düzenleyebilir. Çünkü orada bu yetki var. Dolayısıyla bu kurulun en başta yapması gereken iş, icraatın başında Sayın Öcalan’ın durumu, hukuki durumu geliyor. Sadece umut hakkının verilmesi veya farklı yasaların uygulanması değil. Aslında bir baş müzakereci, fiiliyatta hep öyle, pratikte öyle. Ama baş müzakereciyi, tırnak içerisinde söylüyorum, bir mahkumun statüsünde tutup bir süreci götüremezsiniz.
Eğer siz müzakere ediyorsanız ve barış müzakerecisinin çalışma şartları halen tutsak kalıyorsa, bu süreç açısından elbette ki samimiyet testlerini, hatta doğrusu soruları, soru işaretlerini beraberinde getirecektir. İlk yapılması gereken, Sayın Öcalan’ın en azından özgür yaşam koşullarına kavuşturulması gerektiğidir. Ve o yetkisi var. Benim öngörüm, bu kurul üzerinden Sayın Öcalan’ın durumuna ilişkin bir düzenleme yapılma ihtimalinin kuvvetle muhtemel olduğu yönünde. Tabii bu benim şahsi görüşüm.”
‘BU KEZ DAHA GÜÇLÜ BİR İRADE GÖRÜLÜYOR’
Tanhan, sahadaki gözlemlerinde toplumda iktidara ve devlete yönelik ciddi bir güven sorunu bulunduğunu, bunun da geçmişteki çözüm girişimlerinin yarattığı deneyimlerden bağımsız değerlendirilemeyeceğini söyledi.
Buna karşın mevcut sürecin önceki dönemlerden farklı bir siyasi zemine sahip olduğunu belirten Tanhan, özellikle siyasi aktörlerin tutumunun bu farkı ortaya koyduğunu ifade ederek, “Şimdi halkın temel bir şeyi var, bir güven sorunu var tabii ki. Halk güvenmiyor. İktidara, özellikle de AKP iktidarına ve devlete güvenmeme durumu çok net yani. Aslında bu da haklı bir durum. Çünkü yıllardır Kürt halkı hep barış umuduyla hareket etti, o niyetle yaklaştı. Ama karşı taraf günübirlik siyasi emellerle, siyasi hesaplarla hareket etti ve seçim endeksli oldu. Ama bu sefer sürecin kendisine baktığımızda, tarafların söylemleri ve taraflara baktığımızda çok daha güçlü bir irade ortada olduğu açık” dedi.
Tanhan, bu farkı 2009’daki Habur süreci üzerinden tanımladı. O dönem sürece karşı yürütülen siyasi kampanyaların sürecin bozulmasında etkili olduğunu belirten Tanhan, bugünkü tabloda ise önceki dönemde yaşanan siyasi karşıtlığın aynı biçimde ortaya çıkmadığına dikkat çekerek şunları ifade etti:
“2009 yılındaki barış grubu geldiğinde, Habur Sınır Kapısı’na daha yeni geldiklerinde bu süreci bozmak, sabote etmek için Devlet Bahçeli ve Deniz Baykal her gün, her saat neredeyse Türkiye’nin birçok kentinde mitingler yaptılar, fotoğraflar astılar, bu sürecin bozulması için her türlü siyasi hamleleri yaptılar ve nihayetinde bozuldu.
Ama bu sefer çağrının Bahçeli’den gelmiş olması, Sayın Öcalan’ın bu konuda ‘Risk alıyorum’ deyip örgütü feshetmesi, CHP’nin sürece başından beri çok istekli düzeyde olmasa da en azından karşı olmaması ve diğer partilerin de karşı olmaması, bu sürecin nihayete ermesi konusunda umut vaat ediyor.”
Tanhan, Meclis’teki oylamanın da bu siyasi tablo içerisinde toplum açısından umut yarattığını belirterek, “Oylamada da 467 gibi rekor bir oyla, neredeyse Meclis tarihinin en yüksek oyunu alarak geçti. Bu da halka bir nebze olsun umut ışığı yarattı” dedi.
‘GÜVENMİYORLAR AMA BARIŞ İÇİN HER TÜRLÜ DESTEĞİ SUNUYORLAR’
Tanhan, sahada iktidara ve devlete yönelik güvensizliğin sürdüğünü, buna rağmen barış talebinin güçlü biçimde dile getirildiğini söyledi. Özellikle çatışmalarda yakınlarını kaybeden ailelerin sürece yaklaşımına dikkat çeken Tanhan, bu kesimlerin barış konusunda ısrarcı olduğunu belirterek şöyle konuştu:
“Süreci destekliyor, barışın olması için her türlü desteği sunacaklarını ifade ediyorlar. Özellikle Barış Anneleri bu konuda çok fazla çaba gösteriyor. Bir örnek vereyim: Bir annemizle görüştüğümde üç evladını yitirmişti ve şunu dedi: ‘Ben üç evladımı yitirdim, bugün barış olsun, başka da bir şey istemiyorum.’ Böyle inançlı, dirayetli ve özverili bir durumda elbette ki halkın umudu ve yaklaşımı çok kıymetli. Bu işte bedel ödeyenler, barış olması için en çok çabayı gösterenler de diyebiliriz bu süreçte.
Güven meselesine geldiğimizde ise, elbette ki güvenmiyorlar ve benim şahsi kanaatime göre de güvenmemeleri çok normal. Zira bu süreçte iktidar çok ağırdan aldı, yasanın getirilmesi konusunda sürekli farklı tarihler verdi, hep oyalamaya çalıştı. Nihayetinde burası geldi geçti. Biz de halk olarak, DEM Parti olarak halkla birlikte bu baskıyı daha da artırmamız gerektiğini düşünüyoruz ve öyle de olacaktır.
Dolayısıyla mücadele esasında şimdi başladı diyebiliriz. Halkımızla beraber sokaklarda ve meydanlarda olacak, barışın sesini daha da yükseltmeye çalışacağız.”