Türkiye’de demokratik entegrasyon ve yerel yönetimlerin özerkliği tartışmaları sürerken, dünyadaki doğrudan demokrasi uygulamaları da çözüm arayışlarına ışık tutmaya devam ediyor.
Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eski Eş Genel Başkanı Mehmet Arslan ile yaptığımız röportajda, Türkiye’deki yerel demokrasi mücadelesini ve İsviçre’nin kanton ile referandum modellerini ele aldık. Deneyimli siyasetçi Arslan, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndan kayyum politikalarına, gençliğin siyasetteki rolünden toplumsal barışa kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.
ANF okurları için hazırladığımız bu söyleşide, merkezileşme ile yerinden yönetim arasındaki çizginin Türkiye’nin geleceğini nasıl şekillendirebileceğini konuştuk.
Türkiye'de bir yandan demokratik entegrasyon tartışmaları sürerken, diğer yandan dünyada bu konuda uygulanan farklı modeller ve örnekler var. Biz de bu röportaj vesilesiyle yerel demokrasinin nasıl güçlendirilebileceğini, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın neleri içerdiğini ve İsviçre modelinin ne anlama geldiğini sizinle konuşmak istedik. Kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim böyle bir imkanı sunduğunuz için, hoş geldiniz. Uzun yıllardır Kürt sorununa bağlı mücadele yöntemlerinden kademe kademe bir çözüm formülü ve yeni araçlar geliştirilmeye çalışılıyor. Bugün de 27 Şubat 2025'ten itibaren İmralı’da yürütülen görüşmeler ve yapılan demokratik toplum çağrısının ilanıyla birlikte, Kürt sorununun hem Türkiye'de hem de dört parça Kürdistan'da demokratik yöntemlerle çözülebilmesi için yeni bir yol arayışının startı verildi.
Kuşkusuz, Kürt sorunu Kürdistan'da ve Ortadoğu’da çözülecekse, dünyadaki örneklerden beslenerek daha akılcı ve ortaklaştırıcı yöntemlerle çözüme kavuşturulabilir. Kürt sorunu küresel politik gelişmelerden bağımsız değildir. Bugün Ortadoğu'da yüz yıllık bir Kürt sorunu yaşanıyorsa, uluslararası politikaların Kürtlerin statüsüz kalmasında ve sorunun bu derece karmaşıklaşmasında önemli bir rolü vardır.
Başkan Öcalan öncülüğünde gelinen mevcut demokratik toplum süreci, Kürtlerin sadece kendi sorunlarını değil, yaşadıkları coğrafyadaki diğer halklarla ve dünya halklarıyla çağdaş bir hukuk ölçüsünde nasıl bir arada yaşayabileceğine dair arayışın bir sonucudur.
Siz uzun süre Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanlığı da yaptınız. Buradan başlamak gerekirse, yerel demokrasiyi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizce demokratik bir yerel yönetimin temel unsurları nelerdir?
Toplumsal sorunların kaynağında, toplumun yönetim mekanizmalarına dahil edilip edilmemesi yatar. Sorunlar ancak toplumun doğrudan katıldığı yönetim sistemleriyle doğru ve demokratik bir zeminde çözülebilir.
Demokratik Bölgeler Partisi’nde eş genel başkanlık ve MYK üyeliği yaptığım dönemlerde temel amacımız, toplumun sadece 4-5 yılda bir sandığa gidip belediye başkanı, milletvekili veya meclis üyesi seçtiği temsili bir yapı yaratmak değildi. Aksine, toplumun yerel yönetimlerde doğrudan söz sahibi olduğu, kendi sorunlarına kendisinin karar verebildiği bir modeli hedefliyorduk.
Ancak bilindiği üzere Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın önemli bölümlerine çekince koymuş, imza atmamıştır. Bu durum, merkezi otoritenin sınırları dışında halkı yönetime dahil edecek mekanizmaların geliştirilmesini engellemektedir. Bütün zorluklara ve engellere rağmen DBP, kentleri halkla birlikte yönetme ve belediyeleri halkın sorunlarını doğrudan çözdüğü alanlara dönüştürme mücadelesini sürdürdü.
Ne yazık ki siyasal ortamın zorlukları nedeniyle parti, kuruluş felsefesini tam anlamıyla pratiğe dökme noktasında sürekli devlet engeliyle karşılaştı. Özellikle 2016 sonrasında ortaya çıkan kayyum politikaları, DBP’nin "Kendimizi de kentimizi de biz yöneteceğiz" anlayışıyla geliştirdiği yerel demokrasi perspektifine bir müdahaleydi. Bugün kayyum rejimi sadece Kürt illerine dönük değil, genel bir rejim haline gelmiştir. Merkezi yapının red ve inkar politikaları, toplumun kendini yönetme iddiasının önüne sürekli set çekmiştir.
Şu an İsviçre’desiniz. Kürdistan’daki yerel yönetim mücadelesi ile buradaki modeli kıyasladığınızda öne çıkan farklar nelerdir?
İsviçre’deki ve Avrupa’daki örnekleri imkanlarımız dahilinde incelediğimizde, halkın yerel yönetimlere doğrudan katılımının çok güçlü olduğunu görüyoruz. İsviçre'nin uluslararası alanda özgün bir yere sahip olmasının ana nedeni, belediyelerden kantonlara ve federal yönetime kadar her kademede karar alma süreçlerinin halka açık olmasıdır.
Bu yapı, yetkilerin tek bir merkezde toplanmasını engeller. Temsilcilere yetki devredilse dahi referandum gibi doğrudan demokrasi araçlarıyla son söz her zaman halka bırakılır. Bu sayede toplum, kendi ihtiyaçları doğrultusunda yasaların çıkmasını sağlayacak gücü elinde tutar.
İsviçre’deki bu doğrudan katılım modeli, Türkiye'deki kronik sorunların çözümüne de ciddi katkı sunabilecek niteliktedir. Kürtlerin 1999'dan bu yana sürdürdüğü alternatif demokratik belediyecilik çabası, devlet baskısına ve kısıtlı imkanlara rağmen halkın kendi kentini yönetmesi konusunda Türkiye'de önemli bir farkındalık ve birikim yaratmıştır.
İsviçre’de referandum süreçlerine, veto haklarına ve halkın siyasal yaşama doğrudan katılımına tanıklık ediyorsunuz. Diğer yandan Türkiye’de ve Kürdistan’da (örneğin Varto veya Amed Ergani gibi yerlerde) halkın istemediği HES ve maden projelerine karşı ciddi bir yerel direnç yaşanıyor. İsviçre'deki bu referandum süreçlerini nasıl yorumluyorsunuz? Yerel halkın onaylamadığı projelerin merkezi hükümetçe dayatılması ne tür sorunlar doğuruyor ve referandum yöntemi Türkiye açısından bir çözüm örneği oluşturabilir mi?
İsviçre’de halkın hem federal parlamentonun yasa yapım süreçlerine hem de kanton meclislerinin kararlarına referandumlar yoluyla doğrudan müdahil olabilmesi, doğrudan demokrasinin dünyadaki en somut örneğidir. Bu durum İsviçre’de köklü bir siyasi kültür haline gelmiştir. Devlet anlayışı yetkiyi halkla paylaşmak üzerine şekillenmiştir ve halk, kentsel ve toplumsal sorunların çözümünde referandumu temel bir yöntem olarak kullanır. Yaşadıkları bölgelere dair hayati kararlarda toplumun talebi neyse sonuç o yönde tecelli eder.
Türkiye’de ise ne yazık ki bu düzeyde bir siyasal olgunluk henüz yok. Kürdistan’da veya Karadeniz’de doğasını korumak isteyen halkın HES ve benzeri projelere karşı direnci oluşsa da merkezi yapı, siyasal manipülasyonlarla kendi politikalarını dayatmaya devam ediyor.
Oysa Kürt toplumu son derece politik ve kendi yaşam alanına dair fikir ile proje üretebilecek örgütlü bir bilince sahip. Fakat devletin aşırı merkeziyetçi yapısı, bu toplumsal iradenin açığa çıkmasını ve uygulanmasını engelliyor.
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı bu noktada nasıl bir çerçeve sunuyor? Türkiye'nin bu şartnameye yaklaşımı süreci nasıl etkiledi?
Avrupa Konseyi’nin 1985’te kabul ettiği ve Türkiye’nin 1988’de bir bölümünü onayladığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, özünde bir bölgenin hem idari hem de ekonomik anlamda kendi adına karar alıp uygulayabilmesini, merkezi bir engelle karşılaştığında ise bunu hukuki güvenceye kavuşturabilmesini öngörür.
Ancak Türkiye, Kürt sorunu ve benzeri dinamiklerden kaynaklı özerk bölgelerin oluşma ihtimalinden çekinerek şartnamenin en hayati maddelerine şerh koymuştur.
Bugün merkezi yönetimin yetkileri ve gücü tek elde toplaması, yerel belediyelerin sorunlara çözüm üretmesini tıkamaktadır. Eğer yetkiler paylaşılmış olsaydı ister Kürdistan’daki ister Türkiye’nin diğer bölgelerindeki belediyeler olsun, kendi idari ve ekonomik sorunlarını halkla tartışarak ve toplumun beklentileri doğrultusunda çözebilir, yerel demokrasiyi inşa edebilirlerdi. Türkiye bu özerklik maddelerine şerh koyarak demokratikleşmenin önünü kapatmıştır.
Yaklaşık 3 yıldır İsviçre’desiniz ve farklı kantonlardaki yerel yönetim uygulamalarını gözlemliyorsunuz. İsviçre’nin federal yapısı ve kanton sistemi yerel yönetimlerin güçlenmesine nasıl katkı sağlıyor? Buradaki doğrudan katılım modeli sizde nasıl bir izlenim bıraktı?
İsviçre’ye ilk geldiğinizde bir anlamda şaşırıyorsunuz. Yıllardır siyasetle uğraşan biri olarak dünyadaki gelişmelere dair bir fikriniz olduğunu düşünüyorsunuz ancak İsviçre çok özgün bir yapı. Burada 26 kanton var ve 26 farklı yerinden yönetim uygulaması mevcut. Federal bir parlamento olmakla birlikte, mevzuatlar kantondan kantona ve hatta belediyeden belediyeye farklılık gösterebiliyor.
Türkiye’de bir belediye mevzuatı Diyarbakır’da neyse İstanbul’da veya Ankara’da da aynıdır; tek tip bir bakış açısıyla yönetilir. İsviçre’de ise en küçük yerleşim yerindeki belediye bile kendi özgün koşullarına göre karar alabilir.
Örneğin, Zürih’e bağlı bir köyde yaşayanlarla görüştüğümde, elektrik faturalarının diğer yerlere göre daha yüksek olduğunu söylemişlerdi. Nedenini sorduğumda, "Burası varlıklı bir bölge. Toplum olarak belediyenin daha iyi hizmet sunabilmesi için bu maliyete ortak katılmayı kendisi tercih etti" yanıtını aldım. Yani kararlar, halkın doğrudan tartıştığı ve meclislere aktardığı mekanizmalar üzerinden şekilleniyor.
Burada devlet, toplum üzerinde bir baskı unsuru değil; halkla kolektif ittifak kuran bir sorun çözme mekanizmasıdır. Halkın doğrudan siyasete katıldığı ve karar süreçlerini belirlediği bu yarı milis sistem, yerel demokrasinin nasıl işlemesi gerektiğine dair son derece önemli bir model sunmaktadır.
İsviçre’deki komün ve kanton yapılanmalarından bahsettiniz. Bu yapıda resmi görevi olmayan kişilerin bile yerel süreçlerde sorumluluk aldığını biliyoruz. Halkın karar mekanizmalarına katılımı kurumsal düzeye nasıl yansıyor?
Resmi bir görevi veya unvanı olmayan yurttaşlar, yerel yönetim problemlerinde kendilerini olaya doğrudan müdahil kılabiliyor; fikir yürütüp projeler geliştirerek sorunun çözümüne katkı sunuyorlar.
Aslında burada yarı-milis güçlerin, komünlerin veya halkın kendi içerisindeki çözüm arayışları olgunlaştıktan sonra ilgili resmi kurullara sunuluyor, projeye dönüşüyor ve yasallaşıyor. Dışarıdan bakıldığında el yordamıyla yürütülüyormuş gibi algılanabilir, ancak İsviçre’nin 26 kantonunda halkın yönetime katıldığı, tam anlamıyla "halkçı belediyecilik" örneği sergileniyor.
26 kantonun her birinde işler birbirinden bağımsız yönetildiği için "İsviçre mevzuatını tamamen biliyorum" diyebilmek imkansızdır. Her kantonun kendine özgü katılım biçimleri vardır. Bu çeşitlilik bir karmaşa değil; aksine demokrasiyi zenginleştiren, merkezi yapının değil halkın iradesini güçlendiren bir dinamiktir.
Örneğin yakın dönemde ülke nüfusunun 10 milyonla sınırlandırılmasına ilişkin federal parlamentodan geçen bir tartışma halk tarafından referanduma götürüldü ve onaylanmadı. Bu tablo, toplumun siyasette ne kadar etkin rol alabildiğinin somut bir göstergesidir. İsviçre'nin yerel yönetim modeli; merkeziliğe takılmadan, toplumsal sorunları doğrudan meclisler ve halk iş birliğiyle çözen özgün bir tecrübe sunmaktadır.
Türkiye’de bu tür yerinden yönetim modelleri tartışılırken genelde "karmaşaya yol açacağı", "ülke birliğini bozacağı" veya "başıbozukluk yaratacağı" iddia edilir. İsviçre’de Gemeinde/Komün düzeyinden kantonlara ve federal konfederasyona uzanan model karmaşa yaratıyor mu? Farklı ulusal grupların bir arada yaşama iradesi bu sistemde nasıl korunuyor?
İsviçre demokrasisinin en kıymetli yanı, kararların yalnızca çoğunluğun tahakkümüyle değil, çoğunluk içerisinde azınlıkların da kendi sözünü söyleyebilmesini ve görünür olmasını sağlayacak şekilde alınmasıdır.
Sistem karmaşık görünebilir ancak İsviçre bir konfederasyondur. Yedi kişilik bir Konsey/Başkanlık sistemi vardır ve her yıl bir üye temsili olarak başkanlık yürütür. Belediye, kanton ve federal düzeydeki seçimler birbirini tamamlayan çözüm araçları olarak kurgulanmıştır.
En önemlisi, farklılıkları bir tehdit veya "ayrılıkçılık" olarak görmüyorlar. İsviçre’de Alman, Fransız, İtalyan kantonları ile Romanş halkı bulunmaktadır. Farklı yaşam biçimleri ve kültürlerine rağmen hepsinin ortak paydası İsviçre vatandaşlığı ve ulusal bütünlüğe bağlılıktır. Yerellerin ve kantonların geliştirdiği politikalar, merkezin karşıtı değil, bütüne hizmet eden adımlardır.
Komünlerde ve halk meclislerinde kararların yerelde alınması işleyişi zorlaştırmaz; aksine kararların meşruiyetini artırır ve halk tarafından benimsenmesini sağlar. Kararı halkın kendisi aldığı için uygulama süreci de kendiliğinden sahiplenilir. İsviçre’nin "kurallar ülkesi" olarak tanınmasının arkasındaki temel neden de budur: Kuralları koyan da uygulayan da halkın kendisidir.
İsviçre’de katılımın yüksek olduğu güçlü yerel yönetim örneklerine tanıklık ettik. Türkiye’de de uzun yıllar aktif siyasette yer almış bir isim olarak; Türkiye’de demokratik ve katılımcı yerel yönetimlerin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Önümüzdeki dönemde yerel demokrasi adına hangi adımların atılması gerekiyor?
İsviçre’deki uygulamaları inceleme imkanı bulduk ancak biz Kürt siyasetçileri olarak zaten uzun yıllardır Kürt sorunundan doğan problemlerin çözümü ve demokratik bir yaşamın inşası için çaba gösteriyoruz. Bugün yürütülen süreçler de bu yol arayışının bir parçasıdır.
Türkiye’de yerel yönetimlerin geleceği konusunda umutlu olmak istiyorum. Çünkü yalnızca Kürt sorunu değil; tüm toplumsal meselelerin çözümü, Türkiye’nin Ankara’ya sıkıştırılmış aşırı merkezi yetkilerini halkla paylaşmasından geçmektedir.
Bunun ilk ve en temel adımı; Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na koyduğu şerhleri kaldırması ve yetkileri yerelle paylaşmanın yollarını aramasıdır. Türkiye; siyasal, kültürel ve toplumsal anlamda çok zengin bir renkliliğe sahip. Bu insanların bir arada, barış içinde yaşamasının tek yolu; halkın kendi yaşam alanına dair kararları bizzat alabildiği bir yetki devridir.
Ne yazık ki mevcut sistemde halk, iradesini 5 yıllığına seçilen temsilcilere devrediyor ve bu temsilciler zamanla halkın sorunlarına dokunmayan politikalar üretiyor. Yetkilerin yerelle paylaşılması merkezi hükümeti zayıflatmaz; aksine yükünü hafifletir ve devleti daha güçlü kılar. Türkiye 21. yüzyılda küresel arenada güçlü bir aktör olarak kalmak istiyorsa toplumuyla barışmak ve yetkiyi paylaşmak zorundadır.
Kürt halkı ve belediyecilik tecrübesi, Türkiye geneli için alternatif bir model oluşturabilecek olgunluktadır.
Bu nedenle halk iradesine müdahale niteliği taşıyan ve bir baskı aracı olarak kullanılan kayyum uygulamalarına derhal son verilmelidir. Ankara’dan Edirne’nin de Hakkari’nin de Diyarbakır’ın da aynı kalıpla yönetilmeye çalışılması ancak baskı yöntemleriyle mümkündür. Demokratik bir uzlaşı için devlet ile toplumun yetkiyi paylaşacağı idari ve ekonomik mekanizmalar kurulmalıdır.
Türkiye’nin dört bir yanında ve metropollerde yerel demokrasi mücadelesi veren, özellikle de genç nesle dönük nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Tüm toplumsal değişimlerin ana motor gücü gençliktir. Gençlerin demokratik siyaset ve kimlik arayışları, Kürt halkının özgürlük mücadelesini dünyaya duyurmuş ve uluslararası alanda aktörleşmesini sağlamıştır.
Türkiye’deki aşırı merkezci ve bağnazlaşmış siyasal yaklaşım, ancak gençlerin demokratik siyaset ve yönetim alanlarına aktif katılımıyla dönüştürülebilir. İktidarlar her dönem örgütlü gençlikten çekindikleri için gençleri yozlaşma, uyuşturucu veya yüzeysel alanlarla siyasetin dışına itmeye çalışırlar.
Tam da bu yüzden ister Kürdistan’da ister Türkiye metropollerinde ya da Avrupa’da yaşamak zorunda kalmış olsun, gençlerimizin bulundukları her yerde kendi kimlik aidiyetlerini koruyarak demokratik siyaset alanını güçlendirmesi gerekir.
Kürt halkı yaşadığı büyük acılardan kendini yeniden var ederek; mahrum bırakıldığı demokrasi, özgürlük ve barış arayışını bugün Sayın Öcalan’ın sunduğu perspektifle tüm Ortadoğu ve dünya halkları için bir model haline getirmiştir.
Gençlerin bu mücadeledeki rolü birincil ve başat roldür. Gençlerimizin bulundukları her mekanda kendi kimlikleriyle barışık bir şekilde, insanlığın ortak demokrasi, barış ve özgürlük mücadelesine hizmet edeceğine inanıyorum. Bu potansiyel ve irade gençliğimizde fazlasıyla mevcuttur.