Almanya’da aşırı sağ güçleniyor
AfD, Doğu Almanya’daki güçlü desteğini ülke geneline taşırken göç, ekonomik belirsizlik ve siyasi güvensizlik aşırı sağın yükselişini hızlandırıyor.
AfD, Doğu Almanya’daki güçlü desteğini ülke geneline taşırken göç, ekonomik belirsizlik ve siyasi güvensizlik aşırı sağın yükselişini hızlandırıyor.
Almanya'nın doğusu, eylül ayında sandık başına gidecek. 6 Eylül'de Saksonya-Anhalt, iki hafta sonra ise Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern. Üç eyalette yapılacak seçimler, yıllarca biriken huzursuzluğun, hükümetlere duyulan güvensizliğin ve yavaş yavaş kanıksanan bir “radikalleşmenin” aynası haline geldi.
Anketler, aşırı sağın Almanya'da iktidara hızla yürüdüğü alarmını veriyor. Saksonya-Anhalt'ta yüzde 40'ın üzerinde seyreden destek, Mecklenburg-Vorpommern'de liderlik, Berlin'de ise ana akım partilerle omuz omuza bir yarış. Bu tablo, aslında hem Almanya'nın hem de Avrupa'nın içinden geçtiği dönüşümün en keskin görüntüsü.
Peki, Almanya'nın doğusunda aşırı sağ neden bu kadar güçlü? Doğu Almanya'nın bugünkü siyasi yapısını anlamak için 1990 yılına bakmak gerekiyor. Almanya'nın birleşmesi, siyasi yönetimlerin birleşmesi değildi. Doğu Almanya'daki ekonomik düzenin büyük bölümü çok kısa sürede tasfiye edildi, fabrikalar kapandı, bazı bölgelerde istihdam çöktü, nüfusun özellikle genç ve eğitimli kesimleri batıya yöneldi.
Birleşme sonrasında ekonomik göstergeler zaman içinde iyileşse de “ikinci sınıf vatandaş” veya “ülkenin kararlarını başkaları veriyor” hissi tamamen ortadan kalkmadı. Yeni araştırmalar, Doğu Almanya'da Batı'ya kıyasla “yüksek siyasal güvensizlik, mahrumiyet hissi, alternatif siyasi medyaya daha fazla yönelim ve daha güçlü popülist tutumlar” bulunduğunu ortaya koyuyor. Ancak sorun, “insanlar yoksullaştığı için sağa kaydı” değerlendirmeleriyle açıklanmakla yetinemez.
Çünkü işin ucunda daha karmaşık bir süreç söz konusu: ekonomik ve demografik dönüşüm, kayıp ve dışlanmışlık hissi, siyasal kurumlara güvensizlik, mevcut partilerden uzaklaşma ve alternatif siyasi anlatılara yönelme. AfD'nin güçlendiği zemin tam da burada oluşuyor.
TÜM ALMANYA’DA YÜKSELİŞ
AfD'nin yükselişi uzun süre yalnızca Doğu Almanya'ya özgü görülse de son yıllardaki veriler, bunun artık ülke çapında bir gerçeklik olduğunu gösteriyor. 2025 federal seçimlerinde parti, batı eyaletlerinde de belirgin şekilde güç kazandı; Bavyera ve Baden-Württemberg'de yüzde 19'a, Kuzey Ren-Vestfalya'da ise yüzde 16-17 bandına yaklaştı. Özellikle sanayi bölgelerinde, kırsal alanlarda ve ekonomik belirsizliğin hissedildiği batı eyaletlerinde oy oranı hızla arttı.
Ülke genelindeki yükselişin ortak dinamiği, göç meselesinin “güvenlik, kimlik ve sosyal sistem” ile iç içe geçmesi. 2015 sonrası göç dalgası, ardından Rusya-Ukrayna savaşıyla gelen yeni mülteci akını ve son yıllardaki bıçak saldırıları gibi olaylar, “kontrol kaybı” algısını yaygınlaştırdı. Ekonomik durgunluk, yüksek enerji fiyatları, konut krizi ve enflasyon da bu kaygıyı besledi. Araştırmalar, AfD'ye oy verenlerin önemli bir kısmının ekonomik olarak “mağdur” olmadığını; aksine, göçü kültürel ve güvenlik tehdidi olarak gören orta sınıf seçmenlerden oluştuğunu ortaya koyuyor. Ana akım partilerin uzun süre bu kaygıları yeterince karşılayamaması, sosyal medyada AfD'nin etkili anlatılar üretmesi ve “eski partiler”e duyulan güvensizlik, partiyi batıda da cazip hale getirdi.
EKONOMİDEN KİMLİĞE GEÇİŞ
AfD'nin yükselişini açıklayan ikinci ve belki de en önemli unsur ise göçmen karşıtı politikaları. Göç, Almanya'da son yıllarda ekonomik bir başlıktan çok daha fazlasına dönüştü. Güvenlik, kültür, ulusal kimlik, sosyal yardım sistemi ve devletin sınırlarıyla ilgili tartışmaların tamamı göçmen karşıtlığı üzerinden yürütülüyor.
Çünkü AfD'ye oy veren herkes yoksul kesimden oluşmuyor. Ekonomik durumu iyi olan, hatta bazı durumlarda bölgesinin ortalamasının üzerinde gelire sahip seçmenler de göçü bir “tehdit” olarak gördüklerinde AfD'ye yönelebiliyor. Dolayısıyla aşırı sağın yükselişini yalnızca “ekonomik kriz” üzerinden okumak eksik kalıyor.
DOĞU ALMANYA’DA NEDEN DAHA SERT?
Göçmen karşıtlığının Doğu'da daha hızlı sonuç almasının ise birkaç nedeni var. Küçülen yerleşimler, kapanan okullar, doktor ve sağlık hizmetlerine erişimdeki sorunlar, toplu taşımanın zayıflaması ve gençlerin büyük şehirlere veya Batı Almanya'ya gitmesi, “gelecek burada değil” hissini güçlendiriyor. Dolayısıyla bu bölgelerde “dışlanmışlık” hissi, siyasetin kullanım aracına dönüştürülüyor.
AfD'nin yaptığı tam da bu. Ekonomik veya sosyal sorunların nedenlerini tek tek açıklamak yerine, bunları “sistem bozuldu” fikrinde birleştiriyor ve ardından bu bozulmanın sorumluluğunu göç, siyasi elitler, Berlin'deki hükümetler ve Avrupa Birliği gibi hedeflere yöneltiyor. En büyük “başarısı” ise öfkeye bir hikaye vermek.
Bu noktada aşırı sağın yükselmesinde seçmenlerin ne düşündüğü değil, AfD'nin bu düşünceleri nasıl örgütlediği sorusu da önem kazanıyor. Yani AfD kendisini “sistemin dışında kalanların partisi” olarak pazarlıyor ve bundan bir kimlik oluşturuyor.
GENÇLER DAHA ÇOK YÖNELİYOR
Ülkede en dikkat çekici nokta ise gençlerin aşırı sağa kayması. Ancak burada ayrı bir parantez açmak gerekiyor: Aşırı sağ da gençlere ulaşıyor. Bunu da uzun parti programları veya klasik televizyon tartışmalarından ziyade kısa videolar, mizah, müzik, milliyetçi semboller, gündelik yaşam görüntüleri ve “sisteme karşı çıkma” duygusunu öne çıkararak yapıyor. AfD'nin gençlere yönelik örgütlenmesi de bu dönüşümün önemli bir parçası.
Parti, 2025'te daha önceki gençlik örgütü “Junge Alternative”den (Genç Alternatif) ayrıldı ve yeni bir yapı oluşturdu. Generation Deutschland (Almanya Nesli), bu kapsamda 29 Kasım 2025'te kuruldu. Yeni örgüt, önceki yapıya kıyasla partiye daha sıkı bağlandı; üyelik için “AfD üyeliği” şartı getirildi. Örgütün resmi statüsünde, gençler arasında parti programının ve ideolojik çizginin yayılması, siyasi kadroların yetiştirilmesi ve partinin faaliyetlerinin desteklenmesi açıkça amaçlar arasında sayılıyor.
Çünkü AfD açısından gençlik örgütü, geleceğin seçmenlerini olduğu kadar geleceğin parti kadrolarını da yetiştirme aracı. Öte yandan, CDU başta olmak üzere ana akım sağ partiler göç, sınır güvenliği ve iltica konusunda daha sert politikalar geliştirdikçe, AfD'nin yıllardır gündeme taşıdığı başlıklar siyasi merkeze doğru hareket ediyor. Merkez partiler, aşırı sağın yükselişini durdurmak için onun seçmenlerinin taleplerine cevap vermeye çalışıyor. Fakat bunu yaparken bazen aşırı sağın kurduğu siyasi çerçevenin kendisini de normalleştirmiş oluyorlar.
İŞLEDİKLERİ SUÇLAR DA ARTIYOR
Aşırı sağın yükselişi sadece sandık sonuçlarıyla sınırlı kalmıyor. 2026 yılında da şiddet ve suç olaylarıyla kendini gösteriyor. Federal Anayasa Koruma Dairesi'nin (BfV) 2025 yılı raporuna göre, aşırı sağcı kişilerin sayısı 58 bin 700'e yükseldi ve bunların yaklaşık 15 bin 600'ü şiddet eğilimli olarak sınıflandırıldı. Suçların yaklaşık yarısı sağcı ideolojiye dayandırılıyor.
2026'da somut olaylar da dikkat çekti. Mayıs ayında 12 eyalette “Jung und Stark” ve “Deutsche Jugend Voran” adlı aşırı sağcı gençlik örgütlerine yönelik geniş çaplı operasyonlar düzenlendi; solcu gruplara ve “çocuk istismarcısı” olarak gördükleri kişilere saldırılar düzenledikleri iddiasıyla 36 şüpheli hakkında soruşturma açıldı. Ağustos ayında federal savcılık, çevrim içi aşırı sağcı ağları ele aldı. Bu ağların Rusya'da bir çocuğu okulda bıçaklamaya, ABD ve İsveç'te araç kundaklamalarına ve başka ülkelerde cinsel şiddet içeren eylemlere teşvik ettiği belirtildi.
Ayrıca “Letzte Verteidigungswelle” (Son Savunma Dalgası) adlı grubun üyeleri, solculara ve mültecilere yönelik saldırı planları nedeniyle 5 Ağustos'ta hapis cezalarına çarptırıldı. Bu olaylar, aşırı sağın şiddet üreten bir yapı olduğunu bir kez daha gösterdi.
NEDEN DURDURULMUYOR?
Almanya'da aşırı sağın yükselişini engellemek için çeşitli adımlar atıldı. Anayasa Koruma Dairesi (BfV), AfD'yi “şüpheli aşırı sağcı” ve bazı eyaletlerde “kanıtlanmış aşırı sağcı” olarak sınıflandırarak izlemeyi yoğunlaştırdı; parti üyeleri ve ağlar üzerinde istihbarat faaliyetleri yürütüldü. Hükümet, 2024'te 13 maddelik bir eylem planı açıkladı: Aşırı sağcı ağların finansmanının kurutulması, silah sahipliğinin kısıtlanması, kamu görevlilerinden “anayasa düşmanı” olanların uzaklaştırılması, nefret suçlarıyla daha sert mücadele ve demokrasi eğitiminin güçlendirilmesi gibi önlemler hayata geçirildi. Göç politikalarında da sınır kontrolleri sıkılaştırıldı, iltica süreçleri hızlandırıldı ve “güvenli ülkeler” listesi genişletildi.
Ancak bu önlemler, oy oranlarını düşürmede yetersiz kalıyor. Sertleşen göç politikaları, AfD'nin “biz haklıydık” anlatısını güçlendirdi; Brandmauer (yangın duvarı) ise partiyi “dışlanan halkın sesi” konumuna yerleştirdi. Anketler, önlemlerin radikalleşmeyi yavaşlatmadığını, hatta bazı bölgelerde tepki oylarını artırdığını gösteriyor.
‘YANGIN DUVARI’
Almanya'da bunun siyasi bir başka sonucu daha var: Brandmauer, yani “Yangın Duvarı.” Ana akım partiler, AfD ile koalisyon veya siyasi iş birliğini reddederek partinin iktidara giden yolunu kapatmaya çalışıyor. Ancak AfD'nin oy oranı bazı doğu eyaletlerinde yüzde 30 ila 40'lara çıktığında matematik değişiyor.
AfD'nin iktidara gelmesi engellenebilir; fakat parti çok güçlendiğinde hükümet kurmak için diğer partilerin birbirleriyle daha karmaşık koalisyonlar kurması gerekiyor. Böylece “Yangın Duvarı”, bir yandan demokratik partilerin AfD ile iş birliği yapmasını engellerken diğer yandan AfD'nin kendisini “dışlanan halkın temsilcisi” olarak sunmasına da imkan verebiliyor. Bu, Almanya siyasetinin önümüzdeki dönemde çözmek zorunda olduğu en zor sorunlardan biri.
AVRUPA’DA DA GÜÇLENİYOR
Almanya'daki tablo, Avrupa'nın genel eğiliminden kopuk değil. Son yıllarda Fransa'da Rassemblement National, İtalya'da Fratelli d'Italia, Avusturya'da FPÖ, Hollanda'da PVV ve başka ülkelerde benzer partiler yükselişe geçti. 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ gruplar ciddi kazanımlar elde etti; Avrupa genelinde aşırı sağa oy verenlerin oranı yüzde 23'ü aştı. Ortak nedenler arasında kontrolsüz göç algısı, yaşam maliyetindeki artış, enflasyon, siyasi elitlere güvensizlik ve sosyal medyanın kutuplaştırıcı etkisi öne çıkıyor.
Almanya'daki AfD yükselişi, bu kıta çapındaki dönüşümün en görünür ve en riskli örneklerinden biri olarak duruyor.