‘Bir halkın dili için verdiği mücadele görkemli bir şey’

‘Bir halkın dili için verdiği mücadele görkemli bir şey’

Ahmet Tulgar, öykü ve roman yazarı. Kendince, farklı bir üslubu var. Bu üslup, onun kendi okurlarını oluşturmasına neden olmuş. Bir süredir sesini duymuyorduk. Geçtiğimiz ay Doğan Kitap’tan çıkan  “Henüz Zaman Var” adlı kitabı denemelerden oluşmakta. Keyifle okunan yazılar, edebiyat, memleket sorunları, tanıdığımız sanatçılar üzerine kaleme alınmış metinlerden oluşmakta. Tulgar ile sohbet ederken kitabındaki konular istikametinde yol aldık. Edebiyat, yazmak, okurlar… Ve temel gündemimiz Kürtçenin yasaklanması, Kürt sorunu, süreç…

Yazmaya nasıl başladınız?

Eğitime önem veren bir ailede büyüdüm. İyi okullarda okudum. Lisedeyken lise karnesinden en fazla kitap alan, okuyan öğrencilerden biriydim. Almancayı öğrenmiştim ve Almanca edebiyat önümde büyük bir ufuktu. O yüzden Almanca edebiyatının önemli eserlerini daha lisedeyken okudum. Ailemin benim için önerdiği meslekler doktorluktan diplomatlığa kadar geniş bir yelpazedeydi. Benim de edebiyata, gazeteciliğe, politikaya merakım vardı. 12 Eylül öncesindeki süreçte örgütlü mücadelede de yer aldım.Bir yandan okullar bir yandan siyaset, bölünen eğitim süreçleri, boykotlar, siyasi faaliyetler…Sonra 4 sene kadar tutukluluk.

Cezaevine girmeden önce de hikâyeler yazmaya başlamıştım, defterlere yazıyordum. Arkadaş guruplarında okuyordum. Cezaevinde kendimi yazıya verdim ve hikâyeler üretmeye başladım. Benim siyasi olarak da, toplumsal olaylara bakışımda da, edebiyatla ilişkimde de Murat Belge’nin çok etkisi olmuştur. Cezaevine girmeden önce konferanslarını izlerdim. Murat Belge’ye gönderdim hikâyelerimi ve sonradan askeri cezaevinden sivil cezaevine gidince Murat Belge’den bir mektup geldi. Hikâyelerimi çok beğendiğini söylüyordu. Çok güzel, çok övgü dolu sözleri vardı mektupta. Ve bu beni çok cesaretlendirdi öykü yazmamda. Belge ayrıca cezaevinden çıktıktan sonra gazeteciliğe başlamamı da sağlayan kişidir.

Edebiyatta öykü ve roman arasında gizliden süren bir ayrım var gibi. Roman öyküden daha zor yazılan, okuru daha çok olan bir tür gibi sunuluyor. Öyle mi?

Var öyle bir ayrım. Bana aslında bu ayrım çok tuhaf geliyor. O ayrımın ben ağırlıklı olarak pazara yönelik bir ayrım olduğunu düşünüyorum. Hâlbuki öykü ve roman birbirlerinden çok farklı iki tür. İyi roman yazan birinin hiç roman yazmamış birine göre daha iyi öykü yazacağına, iyi öykü yazan birinin de şimdiye kadar hiç öykü yazmamış birine göre daha iyi roman yazacağını düşünüyorum. Çünkü öykü insana iki şey öğretiyor. Ekonomik olmayı, kısa metinlerde de kurgu yapabilmeyi. Yani öykü dediğinde bıdıdı anlatmayacaksın, bir matematiği olacak, bir kurgusu olacak, karakterleri olacak. Öykü müthiş beceri gerektiren bir şey…Roman ise öyküdeki gibi bir meseleyi daha hayata sunabilmeyi öğreten bir şey… Yani şöyle söyleyeyim; bir öykünüz vardır, o öyküyü alır dolgu malzemesiyle roman diye çıkartabilirsiniz ya da bir öykünüz vardır, o öykü yeni öykülere koşturur ve onları da toplayıp, birbirlerine doğru eklemleyip bir roman çıkartabilirsiniz. O yüzden bana çok suni bir ayrım gibi geliyor ben romancıyım, ben öykücüyüm demek. Ben mesela ilk olarak öykü kitabı yayınladım, sonra öykü-roman, öykü-roman şeklinde gitti benim kurgu metinlerim, kurgu çalışmalarım diyeyim. Ben bu ayrımı kabul etmiyorum.

Yani romancı çok iyi yazan, öykücü ondan acemi olan değil diyorsunuz…

Yok, alakası yok. İkisi de hem çok benzer hem çok farklı beceriler gerektiren iki ayrı şey. Öykü müthiş bir uzmanlaşma ve yazar bilgeliği gerektirir. Romanda mesela daha kolay bazı şeyler. Şöyle daha kolay, romanın da tabii çok zorlukları var ama şöyle bir tarafı da var; romanda hatalarınızı daha saklayabilirsiniz, ama öyküde öyle değil. Bir öykü ya sağlamdır, ya değildir. Bir öykünün içinde şurası güzel de burası değil diyemezsin, ama romanda dersin ki yahu şu şu bölümleri iyi değil, ama polisiye bölümleri çok iyi, sırf onun için bile okunur. Öyküde onu diyemezsin.

Yazar için biri diğerinden daha zor daha kolay diye bir ayrım var mı?

İkisinde de okurun taleplerine çok dikkat ediyorum, ama şunu söyleyeyim en enen önemli ayrım konusu, okura asla ve asla dolgu malzemesi sunmam. Yani 400 sayfa yazar, 300 sayfasını yırtarım, 100 sayfasını kullanırım gerekirse. Bu kadar net söylüyorum. Benim yazdığım hiçbir şeyde insanlar sırf uzatmak için yazmış buraları diyemez. Ben mesela öyle uzun tasvirler falan sevmem, hiç sevmem ve modern batı edebiyatında da böyle bir şey çok yer almaz gerçekten. Türkiye düz yazısı şiirden kopamamıştır. Şiirle hala bağlantılı olduğu için çok ağır bir şiirsellik var kitaplarda, romanlarda, Türkiye edebiyatı romanlarında. Hâlbuki edebiyat tam tersine, tiplemeleri azaltabildiğin ölçüde önemlidir.

Türkiye’de yazıda devamlı aforizma vardır. Hâlbuki batı romanında aforizma olabilecek cümleler bir eserde çok fazlaysa eğer dalga geçerler. Genel olarak kahramanlar aforizma ile konuşmazlar batı edebiyatında. Bu müthiş bir gerçeklik yitimine yol açar, ama Türkiye’de böyle. Batılı kitaplarda aforizmaları genellikle eski Romalı politikacılardan ya da Antik Yunan felsefecilerden filan alıntılardır. Devamlı edebiyatçıların kitaplarından aforizmalar dolanıyor ortalıkta. Çünkü yazarlar bu talebe karşılık vermek için yazıyorlar. Bununla kurgudaki isyankârlıklarını, karakterlerin yüzeyselliğini örtebileceklerini sanıyorlar. Yani istenmemiş bir karakter ama işte mütemadiyen böyle bir ahir zaman profesörü gibi konuşuyor. Bunlar bana çok tuhaf ve zorlama geliyor. Ben hiçbir zaman bunları yapmayacağım. Aforizma yazacaksam aforizmalar diye bir kitap çıkartırım. Benim kahramanlarım hiçbir zaman aforizmalarla konuşmazlar, konuşmuyorlar. Hiçbir zaman böyle doğa karşısında büyük sarsıntılar geçiren kahramanlarım olmayacak. Soruyorlar “Niye hiç doğa tasvirleri yok kitaplarınızda?” Bir yazar diyor ki “Doğayı neden ben anlatayım, zaten orada.”

Hikâyeler de var hayatın içinde, oradalar. Niye anlatılıyor öyleyse?

Hayır, hayır hikâyeler var, ama hikâyeleri herkes görmüyor, dağı herkes görüyor orada.

Ama yazar gibi görmüyorlar.

Şöyle söyleyeyim, ben anlatacaksam, insanların kafasının içini anlatmak istiyorum. Tamam, dağı anlatırsın, o dağın kahramanın içinde yol açtığı şeyi anlatırsın, ama işte dağ şöyleydi, çiçekler açıyordu, rengi şöyleydi, güneş ışıkları şöyle vuruyordu…Bunlar bana şey gibi geliyor.

Romanda bir atmosfer gerekiyor. Karakterlerin bir yerde, kara parçasında durması lazım.

Atmosfer gerekiyor tabii ama yani ben kitabı uzatacağım diye uzun uzun dağları anlatmak istemem. Okura dolgu malzemesi sunulmasına çok karşıyım. 400 sayfalık bir kitabı alırsın içinden toplasan aklına yatan 30 sayfalık bir kitap. Ben işte o zaman çok sinirleniyorum. Bu tamamen şundan kaynaklanıyor, edebiyatın çok kısa sürede, çok ticarileşmiş olmasından. İyi edebiyat okurunun çok sınırlı bir sayısının olması buna neden oluyor. İnsanlar, doğal olarak kitapları çıkarken satışı düşünüyorlar. Şimdiye kadar bir kez bile düşünmedim bu kitap ne kadar satar diye.

Siz okuruna güvenen yazarlardan mısınız?

Tabii, zaten onun için çok rahat yazıyorum.Çok sayıda yazar tanıdığım var, yahu anlamazlar, onun için ben buraları basit yazıyorum, bak basit yaz çok daha iyi olacak, diyen. Ama hiçbir zaman böyle yapamam. Edebiyat çok farklı bir şey benim için. Ben oradan hiçbir zaman para kazanmayı düşünmedim, düşünmüyorum. Kazanırsam ne ala, bazen geçiyor elime. Bir ay geçiyor, iki ay geçiyor, sonra geçmiyor yeni bir kitap çıkarana kadar. Olsun, zaten başka türlü yapamadığım için yazıyorum,  bana para vermeseler de yazacağım.

Hiç düşündünüz mü Yaşar Kemal Kürtçe yazsa ne olurdu?

Çok çok önemli bir katkısı olurdu. Diller çok çok önemli. Zaten Kürt dilinin özgürleşmesi aynı zamanda Türkçenin de özgürleşmesidir. Yani o anlamda bana çok muhteşem, görkemli bir şey olarak görünüyor bir halkın dili için bu kadar mücadele vermesi. Halkın dilinin mücadelenin lokomotif unsurlarından biri olmuş olması bana çok görkemli ve çok duygusal geliyor aynı zamanda.

Kürt yazarların dilleri yasak olduğu için zorunlu olarak Türkçe yazmasını ve bunun Türk edebiyatı diye adlandırılmasını nasıl buluyorsunuz?

Türk edebiyatı lafı kesinlikle ve kesinlikle kullanılmaması gerekir. Genel olarak mesela Alman edebiyatı da demiyorum, Almanca edebiyatı diyorum. Çünkü Avusturyalılar da var, İsviçreliler de var, Almanca yazıyorlar. Kafka Praglı ama Almanca yazıyor. Bunun gibi Türk edebiyatı değil Türkçe edebiyat derim. Zaten nedir edebiyat,ulusla ne ilgisi var ki? Çok mu sık ulusumdan etkilenerek yazıyorum? Ben mesela Türk edebiyatından çok Almanca edebiyattan etkilenmişimdir. Almanca edebiyatı daha iyi biliyorum.

Kürt hareketine bu ilgi nereden?

Sosyalist olmayanlar işin bu kısmını pek bilmiyorlar, siz bilirsiniz. Biz zaten 70’lerin sonunda falan biliyorduk Kürt sorununu. Ayrıca cezaevinde Kürt arkadaşlarım vardı. Onlarla Kürdistan’a dair birlikte mi, ayrı mı örgütlenelim konularını tartışırdık. Hiçbir zaman Kürt sorunu tabu filan olmadı sosyalistlerin hayatında. İstanbul’da doğmuş, büyümüş bir kişi olmama rağmen 1978’de Şivan Perwer dinliyordum ben.

O yıllarda Kürt sorunu sosyalistler arasında ne sıklıkta tartışılırdı?

Devamlı Kürt sorunu konuşuluyordu. Çok sayıda Kürt örgütü vardı. Bir de biz zaten gerilla mücadelesini romantizme ederek büyümüşüz. Latin Amerika’da olunca iyi de burada olunca kötü mü yani? İnsanlarla çok rahat ilişki kuran birisiyim ve doğal olarak da Kürdistan’a gittiğim zaman insanlar politik kimliğimi bildiklerinden değil, sıcak bir ilişki doğuyordu aramızda ve insanlar bana hikâyelerini de anlatırlardı. Mesela Orhan Doğan’dan çok etkilenmiştim, o zamana kadar Orhan Doğan olarak tanıyordum ama kişisel dostluğumuz yoktu. Onun Meclis’te tutuklanış anı benim için unutamadığım andı.

Barış sürecinden bahsedelim mi? Ne düşünüyorsunuz süreç hakkında?

30 senedir verilen bir mücadele var. Kürt siyaseti politikayı derinden etkiliyor. Kürt siyasetçileri Türkiye siyasetine mühürlerini vurmuşlardır politik aktörler olarak. Sadece Öcalan değil Murat Karayılan da, Duran Kalkan da, Mustafa Karasu da. Mesela insanlar Murat Karayılan’ın ne diyeceğini, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne diyeceğinden daha fazla merak ediyorlar. Bu anlamda zaten kazanılmış, bunun yasalaşması, yasallaşması, kalıcılaşması meselesi gündemde. Beni bu süreçte çok rahatsız eden şey şu; bu hatayı iki taraf da yapıyor, daha bir büyük Türkiye ideali için sanki yapılıyormuş gibi geliyor. Hâlbuki daha büyük Türkiye’den daha büyük bir argümanı var Kürt meselesinin. Yüzyıllık bir insanlık suçu, 50 milyon insanın 40-50 milyon insanın haksız ve hukuksuz yaşadığı bir acı. Bir halkın kurban edilmesi, zulüm, işkence, katliam ne ararsan var Kürt tarihinde. Yani kapitalist ulus devletin bütün pisliklerini Kürtlere yapılanda görebilirsin. Türkiye büyüyecek diye barışı savunmayı hiç edepli bulmuyorum. Çocuklar büyüyecek diye barışı savunmak lazım. Bir de yani gerek yok böyle bir şeye, iki taraf da kazansın tarzını da çok yanlış buluyorum, çünkü böyle bir şey yok. Türkiye Cumhuriyeti devleti özür dilemek zorunda, Kürtlere pozitif ayrımcılık yapmak zorunda, gerekirse tazminatlar ödenmek zorunda.Özellikle köylerinden sürgüne gönderilmiş, yoksul insanlara.

Yapılacak o kadar çok şey var ki…

Kürt diline yapılmış olan saldırının karşılığında Kürk dilinin Kürtler tarafından öğrenilmesi için olanakların seferber edilmesi, Kürtçe kütüphanelerin desteklenmesi, cezaevindeki insanların yaralarının sarılması, haksız tutukluların tazminatlarının ödenmesi…Bütün bunlarla birlikte bir sürece girilmesi gerekir.