‘Cezaevlerinin erkek merkezli tasarımı, kadın mahpusları ağır hak ihlallerine maruz bırakıyor’

Cezaevlerinin Türk, Sünni, yetişkin ve sağlıklı erkekler esas alınarak tasarlandığını belirten Jiyan Kaya, kadın tutsakların yapısal bir ayrıma maruz kaldığını ve özgün ihtiyaçlarının gözetilmemesi nedeniyle ağır hak ihlalleri yaşadığını söyledi.

CEZAEVLERİNDEKİ İHLALLER

Türkiye’deki cezaevleri, uzun süredir hak ihlalleriyle gündeme geliyor. Siyasi tutsakların yanı sıra adli tutuklulara yönelik ihlallerin de arttığı cezaevlerinde, kadın tutsaklar ise çoklu hak ihlalleriyle karşı karşıya kalıyor.

Kadın tutsaklar, cinsel istismar, taciz ve fiziksel şiddet sistematik işkencelerin yanı sıra sağlık hizmetlerine erişim ve diğer temel haklar konusunda da çeşitli sorunlar yaşıyor.

Resmi verilere göre Türkiye’de 402 cezaevi bulunuyor. Bu cezaevlerinde toplam 433 bin 520 mahpus tutuluyor. Cezaevlerinden yalnızca 20’si kadın cezaevi olarak faaliyet gösteriyor. Türkiye cezaevlerinde 21 bin 212 kadın tutsak bulunurken, 4 bin 636 çocuk tutsağın 232’sini kız çocukları oluşturuyor.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Sekreteri Jiyan Kaya, Türkiye cezaevlerinde kadın tutsakların yaşadığı hak ihlallerine ilişkin ajansımıza değerlendirmelerde bulundu.

‘CEZAEVLERİ TÜRK, SÜNNİ, YETİŞKİN, HETEROSEKSÜEL, SAĞLIKLI ERKEKLER ESAS ALINARAK TASARLANDI’

Cezaevlerinin Türk, Sünni ve erkeklere göre tasarlandığına dikkat çeken Jiyan Kaya, kadınların daha en başından yapısal bir ayrıma maruz kaldığını belirterek şunları söyledi:

“Bana göre ceza infaz sistemindeki en temel sorunlardan biri, hapishanelerin esasen heteroseksüel, sağlıklı, engelli olmayan, Türk, Sünni ve yetişkin erkekler esas alınarak tasarlanmış olmasıdır. Ceza infaz kurumlarının bu bakış açısıyla planlanması, kadınların daha en başından yapısal bir ayrımcılığa maruz kalmasına neden olmaktadır.

Kadınlar, özgün ihtiyaçları bulunan diğer mahpus grupları gibi, ihtiyaçlarının yeterince gözetilmemesi nedeniyle ağır sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Bunun yanında, kadın mahpusların yaşadığı sorunlar yalnızca cinsiyete özgü ihtiyaçlardan kaynaklanmamakta, ceza infaz sisteminin ayrımcı yapısı da kadınlara özgü yeni hak ihlallerini ve eşitsizlikleri doğurmaktadır.

Her ne kadar ceza infaz mevzuatı kadın mahpusların ayrı ceza infaz kurumlarında tutulmasını esas alsa da uygulamada durum farklıdır. Türkiye'de kadın mahpusların yaklaşık yarısı, erkekler için inşa edilmiş ceza infaz kurumlarında sonradan oluşturulan kadın koğuşlarında tutulmaktadır. Bu durum, kadınların cinsiyete özgü ihtiyaçlarının karşılanmasını güçleştirmekte, sağlık hizmetlerine erişimden sosyal faaliyetlere katılıma, güvenlik uygulamalarından barınma koşullarına kadar birçok alanda yapısal sorun ve hak ihlaline yol açmaktadır.”

‘KADIN MAHPUSLAR MİMARİDEN KAYNAKLI BİRÇOK ETKİNLİKTEN MAHRUM BIRAKILIYOR’

Kadınların mimari ve idari sınırlamalar nedeniyle birçok etkinlikten mahrum bırakıldığını belirten Jiyan Kaya, şöyle devam etti:

“Örneğin kadın mahpusların ortak kullanım alanlarından erkeklerle eşit biçimde yararlanabilecekleri bir düzen bulunmamaktadır. Spor sahaları ve benzeri ortak kullanım alanlarından çoğunlukla erkek mahpuslar yararlanabilirken, kadınlar mimari ve idari sınırlamalar nedeniyle bu alanlardan ve etkinliklerden büyük ölçüde mahrum bırakılmaktadır. Benzer şekilde atölye çalışmaları, meslek edindirme kursları ve bilgisayar kullanımı gibi faaliyetler de çoğu zaman yeterli personel veya uygun fiziki alan bulunmadığı gerekçesiyle kadın mahpuslar açısından fiilen kullanılamaz hale gelmektedir.

Öte yandan, yalnızca erkek hapishanelerindeki kadın koğuşları değil, kadın hapishaneleri de cinsiyete özgü ihtiyaçları dikkate alınarak tasarlanmış kurumlar değildir. Bu nedenle kadınlara özgü birçok sorun bu kurumlarda da devam etmektedir. Özellikle kadın personel sayısının ve niteliğinin yetersiz olması nedeniyle kadın mahpuslar günlük yaşamlarında ve kurum giriş-çıkışlarında erkek personelle muhatap olmak zorunda kalmaktadır.

Ayrıca üst aramaları ve koğuş aramalarına erkek infaz koruma memurları veya jandarmanın katıldığı uygulamalarla da karşılaşılmaktadır. Özellikle arama süreçlerinde kadınların mahremiyetini zedeleyen ve cinsiyete dayalı şiddet riski taşıyan uygulamalar devam etmektedir.”

‘SEVKLERİN BÜYÜK BÖLÜMÜ ERKEK PERSONEL TARAFINDAN YAPILIYOR’

Mahkemeye veya hastaneye sevklerde de kadın tutsakların çeşitli sıkıntılar yaşadığını ve cinsiyete özgü ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını aktaran Jiyan Kaya, şunlara dikkat çekti:

“Özellikle mahkeme, hastane ya da başka kuruma sevkler sırasında yolculuklar saatlerce sürebilmekte ve mahpuslar uzun süre ring araçlarında bekletilmektedir. Bu süreçte kadın mahpusların ped değiştirme, tuvalet ihtiyacını giderme, kıyafet değiştirme veya ani sağlık sorunları yaşama gibi cinsiyete özgü ihtiyaçları ortaya çıkabilmektedir. Ancak kadın personel sayısının yetersizliği nedeniyle sevklerin önemli bir bölümü yalnızca erkek görevliler eşliğinde gerçekleştirilmektedir. Bu durum, kadın mahpusların mahremiyetini ihlal etmektedir.

Hapishanelerin en önemli yapısal sorunlarından biri de kapasite problemidir. Mahpus sayısındaki artış, koğuşların fiziksel koşullarının giderek kötüleşmesine neden olmuştur. Bu soruna, mahpusların mevcut yaşam alanlarını daraltarak yatak kapasitesini artırarak çözüm bulunmaya çalışılmıştır. Bunun sonucunda mahpusların zaten sınırlı olan yaşam alanları daha da daralmış; yatak, dolap, masa ve sandalye gibi temel ihtiyaçlara erişim güçleşmiştir.

Bazı hapishanelerde kapasite yetersizliği nedeniyle mahpusların yerde yatmak zorunda kaldıkları, sıcak suyun kota ile verilmesi nedeniyle temel hijyen ihtiyaçlarını karşılamakta dahi güçlük yaşadıkları görülmektedir.

Son olarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum kadınların durumu ayrıca değerlendirilmelidir. Türkiye'de yüksek güvenlikli kadın ceza infaz kurumu bulunmamaktadır. Bu nedenle ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü kadınlar, erkekler esas alınarak tasarlanmış ceza infaz kurumlarında, ihtiyaçları gözetilmeksizin yaşamlarını sürdürmek zorunda bırakılmaktadır. Ayrıca ailelerinden çok uzak illerde bulunan ceza infaz kurumlarına sevk edilmekte ve çoğu zaman birbirlerinden farklı kurumlarda tutulmaktadırlar.

Kadın ağırlaştırılmış müebbet hükümlülerinin sayısının az olması nedeniyle aynı hukuki statüde bulunan başka kadın mahpuslarla bir araya gelmeleri de çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Bu durum, kadınlar bakımından ağırlaştırılmış tecrit koşullarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Görüş ve telefon haklarına getirilen sınırlamalar da bu izolasyonu daha da derinleştirerek kadınların sosyal ilişkilerini ciddi ölçüde sınırlandırmaktadır.”

‘KADIN MAHPUSLARIN SAĞLIĞA ERİŞİMİNDE SORUNLAR MEVCUT’

Kadın tutsakların sağlık hizmetlerine erişiminde de ciddi sorunlar yaşandığına dikkat çeken Jiyan Kaya, kadın tutsakların genel sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunların yanı sıra cinsiyete özgü sağlık ihtiyaçlarının karşılanmasında da güçlüklerle karşılaştığını belirterek şöyle konuştu:

“Belirtmek gerekir ki hapishanelerdeki kapasite sorunu, sağlık hizmetlerine erişimi tüm mahpuslar açısından ciddi biçimde güçleştirmektedir. Kurum revirlerinde görev yapan hekim sayısı mevcut mahpus nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. Revire çıkmak amacıyla verilen dilekçeler çoğu zaman aylarca sonuçlandırılmamakta, revire çıkabilen mahpuslar ise hastaneye sevk edilmek için uzun süre beklemek zorunda kalmaktadır. Hastane sevkleri de çoğu zaman personel veya araç yetersizliği gibi gerekçelerle ertelenmekte ve bu durum mahpusların tanı ve tedavi süreçlerine zamanında erişmesini engellemektedir.”

‘SAĞLIĞA ERİŞİM SÜRECİNİN KENDİSİ İHLALE DÖNÜŞÜYOR’

Kadın tutsakların hastane sevklerinde de sorunların yaşandığını aktaran Jiyan Kaya, sözlerine şöyle devam etti:

“Sağlık hizmetlerine erişim bakımından önemli sorunlardan biri de hastane sevkleri sırasında yaşanmaktadır. Mahpuslar, dar ve havalandırması yetersiz ring araçlarında saatlerce bekletilebilmektedir. Özellikle kronik hastalığı bulunan veya sağlık durumu zaten kötü olan mahpuslar açısından bu koşullar sağlık durumunun daha da ağırlaşmasına neden olabilmektedir. Dolayısıyla sağlık hizmetine erişim sürecinin kendisi dahi kimi zaman sağlık hakkını ihlal eden bir uygulamaya dönüşebilmektedir.

Sağlık hakkı önündeki en önemli engellerden biri de hasta mahremiyetinin ihlal edilmesidir. Muayene sırasında jandarma görevlilerinin muayene odasında bulunmaya devam etmesi, İstanbul Protokolü'nde öngörülen ilkelere aykırılık oluşturmaktadır. Protokole göre muayene sırasında hasta ve sağlık personeli dışında hiç kimsenin odada bulunmaması gerekmektedir Buna rağmen uygulamada jandarma görevlilerinin muayene odasını terk etmediği durumlarla karşılaşılmaktadır.

Bu durum yalnızca hasta mahremiyetini ihlal etmekle kalmamakta, bazı kadın mahpusların mahremiyet kaygısıyla muayene olmayı reddetmelerine ve dolayısıyla sağlık hizmetlerine fiilen erişememelerine de yol açmaktadır. Benzer şekilde kelepçeli muayene uygulamaları da tedavi hakkının kullanılmasının önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır.

Genel sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlara ek olarak, kadınlara özgü sağlık hizmetleri de oldukça yetersizdir. Özellikle erkek ceza infaz kurumlarında oluşturulan kadın koğuşlarında kalan kadınlar bakımından jinekolojik sağlık hizmetlerine ve kadın olmaktan kaynaklanan özgün sağlık ihtiyaçlarına erişim daha da güçleşmektedir. Birçok kurumda jinekolojik muayene için gerekli fiziki koşullar ve uzman sağlık personeli bulunmamakta, kadın mahpuslar bu hizmetlere ancak uzun sevk süreçleri sonunda ulaşabilmektedir.

Kadın mahpusların hijyen ihtiyaçları da mevcut uygulamalar çerçevesinde yeterli düzeyde karşılanmamaktadır. Örneğin kadın pedleri tek tip ve ücretsiz temel hijyen malzemesi olarak sağlanması gerekirken kantinlerde ücret karşılığında satılmaktadır.

Koruyucu sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi de kadın mahpusların sağlık hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Kadınların bazı hastalıklar bakımından yüksek risk grubunda bulunmalarına rağmen düzenli bilgilendirme çalışmaları yeterince yapılmamakta, koruyucu sağlık hizmetleri büyük ölçüde ihmal edilmektedir. Düzenli sağlık eğitimlerinin yanı sıra periyodik doktor kontrolleri de güvence altına alınmalıdır.

Özellikle smear testi, meme muayenesi, HPV taramaları ve diğer kadın sağlığına ilişkin koruyucu tarama programlarının düzenli ve erişilebilir biçimde uygulanması gerekmektedir.”

‘ADLİ KADIN MAHPUSLAR KURUM İDARESİ VE DİĞER MAHPUSLAR TARAFINDAN ŞİDDETE MARUZ KALABİLİYOR’

Adli kadın mahpusların yaşadıklarına da değinen Jiyan Kaya, şunları aktardı:

“Tüm bahsettiğimiz bu sorunlar, özellikle adli mahpuslar bakımından daha da derinleşmektedir. Eğitim olanaklarına erişimde yaşanan güçlükler, adalete erişim önündeki engeller ve ekonomik yoksunluk, adli mahpus kadınları ceza infaz kurumlarında daha kırılgan bir konuma sürüklemektedir. Bu kırılganlık, kadınların hem kurum idaresi hem de diğer mahpuslar tarafından istismar ve şiddete maruz kalma riskini artırmaktadır.

Kurum idaresi tarafından uygulanan fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddet bakımından ise adli ve siyasi mahpuslar arasında belirgin bir ayrım yapamıyorum. Özellikle cinsel şiddet niteliği taşıyan uygulamaların devlet politikası olduğunu söylemek mümkün. Uygulama yöntemleri zaman içerisinde değişiklik gösterse de cinsel şiddet ve cinsel işkence niteliğindeki uygulamaların varlığını sürdürdüğünü söyleyebiliriz. “

‘EN BÜYÜK HAK İHLALİ ÇIPLAK ARAMA DAYATMASI’

Yaşanan en yaygın hak ihlalinin çıplak arama olduğunu ve özellikle kadın tutsaklara dayatıldığını belirten Jiyan Kaya, şunlara dikkat çekti:

“Son yıllarda en yaygın hak ihlallerinden biri çıplak arama uygulamalarıdır. Özellikle ceza infaz kurumuna ilk giriş sırasında kadın mahpusların maruz kaldığı en önemli hak ihlalleri aramalar sırasında yaşanmaktadır. Hapishaneye ilk girişte çıplak arama dayatılması neredeyse tüm hapishanelerde yapılmaktadır. Çıplak aramayı kabul etmeyen mahpuslar ise fiziksel ve sözlü şiddetle karşı karşıya kalmaktadır.

Bu tür aramalar yalnızca kuruma ilk girişte yapılmamakta, koğuş giriş ve çıkışlarında, hastane ve mahkeme sevkleri sırasında da tekrar edilmektedir. Kadın mahpuslar, bu süreçlerde kıyafetlerinin zorla kontrol edilmesi, sütyenlerinin çekilmesi gibi fiziksel taciz niteliği taşıyan uygulamalara maruz kalmaktadır.

Öte yandan, adli kadın mahpuslar yalnızca kurum personeli tarafından değil, diğer mahpuslar tarafından gerçekleştirilen fiziksel ve psikolojik şiddete de maruz kalabilmektedir. Özellikle adli mahpus kadınların ekonomik ve sosyal açıdan daha kırılgan durumda olmaları, onları diğer mahpuslar karşısında da daha savunmasız hale getirebilmektedir.

Bu noktada, ceza infaz kurumlarının güvenliği sağlama ve mahpusları birbirlerinden gelebilecek şiddete karşı koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğini söyleyebiliriz. Devletin gözetimi altındaki bireylerin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü koruma yükümlülüğü dikkate alındığında, kurum idaresinin gerekli önleyici tedbirleri almaması veya şiddet vakalarına etkili biçimde müdahale etmemesi de başlı başına bir hak ihlali niteliği taşımaktadır.”