Dünya gerçekten de büyük bir çıkmazın içinde; küresel ısınmadan tutun da her gün bir canlı türünün, bir bitkinin yok oluşuna kadar kapkara bir tablonun tam ortasındayız. Üstelik bu durum, öyle “çöpü kenara at, ışığı kapat” gibi geçici çözümlerle toparlanamayacak kadar köklü ve eski bir hikayeye dayanıyor. Bugün göz göre göre yapılan doğa katliamları artık çığırından çıkmış durumda. Neden mi? Çünkü karşımızda dünyayı sadece bir kâr kapısı olarak gören, gücü tek bir merkezde toplayıp her şeyi ama her şeyi sömürmek isteyen açgözlü bir sistem var.
İşte bu yüzden, yüzyıllardır insana “Sen doğanın efendisisin, burası senin malın, istediğin gibi yağmala” diye fısıldayan o zihniyeti önce kafamızda yıkmamız gerekiyor. Bizler doğadan kopuk, ondan bağımsız varlıklar değiliz ki; aksine, doğanın içinden filizlenen, onun canından can alan, doğanın dile gelmiş ve bilince ulaşmış parçasıyız.
İşler ne zaman koptu derseniz; ne zaman ki insanlar arasına sınıflar, baskı mekanizmaları ve “Ben senden üstünüm” diyen o hiyerarşiler girdi, işte o zaman insan kendi özüne yabancılaştı. İnsanın insanı ezme hırsı, zamanla doğayı da acımasızca sömürme çılgınlığına dönüştü. Doğaya karşı açtığımız bu acımasız savaş, aslında kendi geleceğimize ve toplumumuza sıktığımız bir kurşundur. Ve unutmayalım ki doğayla yeniden barışmanın tek yolu, önce kendi aramızdaki bu sömürü düzenini bitirmekten geçiyor.
Bilinir ki ekoloji, sadece yeşili koruma faaliyeti değil, varoluşsal bir ahlak ve özgürlük arayışı olmak zorundadır. Ancak buna karşın endüstriyel kapitalizm, ağaçları kereste, nehirleri elektrik üreten birer fabrika, dağları ise maden yatakları olarak gören bir anlayışa sahiptir. Bu amaçla coğrafyalar insansızlaştırılır. Bir halkın can damarını kurutmak, onu belleksizleştirmek ve doğasını katletmek, sistemin en büyük amaçlarından birine dönüşür.
Son zamanlarda Kürdistan coğrafyasında yürütülen bu politika iyice ayyuka çıkmıştır. Oysa Kürdistan topraklarında doğa, hiçbir zaman cansız bir arka plan olmamıştır. Kürt mitolojisinde ve kültüründe dağlar, ovalar, nehirler ve birçok doğa unsuru; yaşayan, hisseden ve kendilerine kutsallık atfedilen varlıklar olarak ele alınmıştır. Cûdî Dağı, Nuh’un Gemisi’ne ev sahipliği yaparak yaşamın yeniden filizlendiği bir varoluş sembolüdür. Dersim ve Gabar dağları ise yüzyılların direniş mitlerini koynunda saklayan birer bilgedir.
Doğa ile insan arasındaki bu kadim, inançsal ve mitolojik bağ, endüstriyel kapitalizm eliyle yıkılmak ve kâra kurban edilmek isteniyor. İşte bu, hafızayı yok etmeyi kendine esas alan sistemli bir ekokırım politikasıdır. Bu durum, aynı zamanda Kürdistan’ın kapitalist modernite kıskacında yaşamaya mahkum edilme çabasıdır. Güvenlikçi ve tahakkümcü zihniyet, doğaya yaklaşımda kendisini çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Gabar Dağı, Besta Bölgesi ve Cûdî’de “petrol arama”, “maden çıkarma” ve “güvenlik” gerekçeleriyle, asker gözetiminde ve korucular eliyle yürütülen sistematik ağaç kesimleri, binlerce yıllık orman ekosistemlerini yol kenarlarına istiflenen tomruklara dönüştürüyor. Kuşların yuvalarını terk ettiği, ceylanların sığınacak yer bulamadığı bu coğrafyada dağların dinamitlerle patlatılması ve yeni askeri yollar açmak için ormanların kel bırakılması, doğanın bağrına saplanan birer hançere dönüşüyor.
Benzer bir askeri ve endüstriyel işgal Başûr Kürdistanı’nda da görülüyor. Zap, Avaşîn ve Metîna gibi stratejik bölgelerde, askeri üs yollarının yapımı gerekçesiyle yüz binlerce ağaç kesiliyor. Bu kadim coğrafyanın yeşil örtüsü sökülerek ağaçlar sınırın dışına taşınıyor. Uydu görüntülerine yansıyan çoraklaşma, doğayı salt askeri bir lojistik sahası ya da yağmalanacak bir ganimet olarak gören zihniyetin apaçık ilanıdır.
Ağaçların kökünden sökülmesi, o coğrafyada yaşamı imkansız kılarak insanları göçe zorlamanın ve toplumsal belleği yok etmenin en vahşi yöntemidir. Bu sömürü döngüsü yalnızca sınır hatlarındaki orman kesimleriyle sınırlı kalmıyor; yerel halkın temel yaşam kaynaklarını hedef alan endüstriyel enerji projeleriyle iç bölgelere de yayılıyor.
Muş’un Varto ilçesinde meraların ve tarım arazilerinin ortasına kurulmak istenen Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesi, bu sömürgeci madencilik anlayışının güncel örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Aktif fay hatları üzerinde bulunan hassas ekosistemde açılması planlanan sondaj kuyularının yer altı sularını zehirleme, depremleri tetikleme ve bölgenin temel geçim kaynaklarından hayvancılığı bitirme riski taşıyor.
Kadim Alevi-Kürt köylerinin inançsal ve kültürel mekanlarını, dolayısıyla bu mekanlara atfedilen kutsallığı da tehdit eden bu proje; Karadeniz’de akarsular üzerindeki HES’lere karşı yükselen feryatla ve Ege’de zeytinlikleri tehdit eden maden ocaklarına karşı yürütülen direnişle aynı kaderi paylaşıyor. Tüm bu talan projeleri, kararların bakanlıklardan ya da çok uluslu şirketlerin yönetim kurulları tarafından, tepeden inme bir biçimde dikte edilmesinin, yani radikal demokrasinin yokluğunun doğrudan bir sonucudur.
Rêber Apo’nun belirlediği demokratik-ekolojik öz yönetim ve eko-komünler modeli, bu karanlık tabloyu tersine çevirecek net, somut ve uygulanabilir reçeteyi bizlere sunuyor. En başta, ekolojik krizlerin çözümü radikal ve yerinden bir demokrasiden bağımsız düşünülemez. Bu doğrultuda atılacak en somut adım; Gabar’daki ormanın akıbetine, Başûr’daki ağacın geleceğine ya da Varto’daki jeotermal sondajın yapılıp yapılmayacağına bakanlıkların veya şirket yöneticilerinin değil, doğrudan o toprağın üzerinde yaşayan halkın oluşturacağı yerel köy ve mahalle meclislerinin karar vermesidir.
Bu meclislerde doğa, hukuki bir özne olarak kabul edilmeli; o vadinin kurdu, kuşu ve akarsuyu adına da söz söylenmelidir. Kapitalizmin sınırsız büyüme ve azami kâr dürtüsü yerine, toplumsal ihtiyaçları gözeten ve doğanın kendini yenileme hızına saygı duyan “eko-ekonomi” modelinin hayata geçirilmesi gerekiyor.
Varto’da toprağı zehirleyecek JES’ler yerine, yerel halkın ortaklaşa yönettiği ve doğaya zarar vermeyen mikro güneş ve rüzgar enerjisi kooperatifleri kurulabilir. Endüstriyel ve kimyasal tarım yerine, yerel tohumların korunduğu komünal tarım alanlarının oluşturulması esas alınabilir. Şehirleri ise doğayı yutan birer kara delik olmaktan çıkarıp kendi gıdasını ve enerjisini üretebilen döngüsel ekosistemlere dönüştürmeyi esas alan bir belediyecilik anlayışı geliştirilebilir.
Varto halkının projeye karşı aylardır sürdürdüğü kararlı direniş nöbetleri ve ekoloji hareketlerinin Gabar için ses çıkarması, bu ekolojik demokrasinin fiili tohumlarıdır. Bu direnişler, yerel yaşam alanlarını savunan kalıcı doğa savunma komünlerine dönüştürülmelidir.
Nehirlerin, dağların ve ormanların özgürleşmesi, ikinci doğanın birinci doğayla yeniden barışması ancak toplumun merkeziyetçi ve devletçi zincirlerinden kurtularak komünal, ekolojik ve demokratik bir yaşamı kendi yerelinde örgütlemesiyle mümkündür. Gelecek, doğa üzerinde tahakküm kuran sömürgeci güçlerin değil, toprağın çığlığına ses olan ve doğayla yatay, demokratik bir ortak yaşam inşa eden halkların olacaktır.