Mavioğlu: Türkiye’de yolsuzluk bir yağma düzenine dönüştü
Gazeteci Ertuğrul Mavioğlu, Türkiye’de yolsuzluğun münferit olaylardan ibaret olmadığını, siyaset ve sermaye ilişkileri içerisinde sistematik bir yağma düzenine dönüştüğünü belirtti.
Gazeteci Ertuğrul Mavioğlu, Türkiye’de yolsuzluğun münferit olaylardan ibaret olmadığını, siyaset ve sermaye ilişkileri içerisinde sistematik bir yağma düzenine dönüştüğünü belirtti.

Türkiye’de Barış ve Demokratik Toplum Süreci devam ederken fon soruşturmaları, futboldaki şike ve bahis operasyonları, kamu ihalelerindeki yolsuzluk iddiaları ve yeraltı dünyasıyla bağlantılar, siyaset, sermaye ve suç ağları arasındaki ilişkileri yeniden gündeme taşıdı.
Yolsuzluğun yıllar içinde nasıl sistematik bir yapıya dönüştüğünü, kamu kaynaklarının sermayeye aktarılma mekanizmalarını ve bu düzenin cezasızlıkla nasıl sürdürüldüğünü gazeteci Ertuğrul Mavioğlu ANF’ye değerlendirdi.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin mevcut aşamasına da değinen Mavioğlu, Kürt Özgürlük Hareketi’nin attığı adımlara karşılık devletin somut demokratikleşme adımları atmadığını söyledi. Yolsuzlukla mücadelenin demokrasi mücadelesinden ayrı ele alınamayacağını vurgulayan Mavioğlu, denetim mekanizmalarının etkisizleştirilmesi ve toplumsal itirazın bastırılmasının kamu kaynaklarının yağmalanmasını kolaylaştırdığını savundu.
‘DEVLET ÖZGÜRLÜK HAREKETİ’Nİ DAĞITMAYI HEDEFLİYOR’
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin geldiği aşamayı Kürt Özgürlük Hareketi’nin attığı adımlar ve devletin tutumu üzerinden değerlendiren Mavioğlu, sürecin henüz başlangıç aşamasında olduğunu belirtti.
Meclis’ten geçen çerçeve yasanın silahsızlanmayla sınırlı tutulmasını ve uygulanmasının güvenlik bürokrasisinin tespitine bağlanmasını eleştiren Mavioğlu, şöyle konuştu:
“Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin henüz çok başındayız. Bunun ana nedeni Kürt Özgürlük Hareketi’nin attığı bir dizi önemli adıma karşılık, devlet kanadından henüz net ve somut bir adım gelmemiş olması. Meclis, çerçeve yasayı hem son derece eksik çıkardı hem de iradesini güvenlik bürokrasisine devretti. Yani yasanın yürürlüğe girmesi için silahsızlanmanın tespit ve teyidi gerekiyor. Bunun ne kadar zaman alacağı henüz belli değil.
Bir diğer nokta, çıkan yasanın sadece silahsızlanmayla sınırlı tutulması ve demokratikleşmeye, Kürtlerin toplumsal haklarına dair hiçbir konunun yer almaması. Kürt tarafı bunu bin kilometrelik yolun ilk adımı diyerek tolere etse de devlet kanadından yapılan açıklamalar demokratikleşmeye ilişkin herhangi bir umut ışığı vermiyor. Bununla birlikte antidemokratik uygulamalar bütün hızı ve şiddetiyle devam ediyor.
Buna karşılık iktidarın irade gaspı manasına gelen kayyum uygulamalarından, hasta tutsakların deyim yerindeyse ölüme mahkûm edilmesinden, gazeteciler üzerindeki baskı ve terörden, muhalefeti rüşvet ve baskıyla dizayn etme çabasından, hak arama eylemlerinin şiddetle bastırılmasından vazgeçmesi için herhangi bir yasaya ihtiyacı yok. Buna rağmen her şey eskisi gibi.”
Devletin süreci “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırmasının yalnızca bir isimlendirme tercihi olmadığını savunan Mavioğlu, devletin Kürt Özgürlük Hareketi’nin örgütlü yapısının dağıtılmasını hedeflediğini ileri sürdü.
Mavioğlu, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Yani devletin bu süreci ‘Terörsüz Türkiye’ süreci diye adlandırması bir isimlendirme hatası değil. Devlet kanadının asıl hedefi sadece Kürt Özgürlük Hareketi’ni silahsızlandırmak da değil. Çeşitli söylemlerden anlıyoruz ki örgütlü yapısını dağıtması için bir teslimiyet dayatması var. Yani bu sürecin devlet açısından demokrasiyle hiçbir ilişkisinin olmadığını söylemek mümkün.
Ama diğer yandan Kürt Özgürlük Hareketi, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni daha en başından itibaren devletin insafına terk etmiş değil. Hatta Türk devletinin kendiliğinden demokratik adımlar atmayacağını bildikleri için de demokrasiye geçişi bir mücadele süreci olarak değerlendiriyorlar.
Bu açıdan bakıldığında sorunuza hem evet hem de hayır demek mümkün. Devletten beklerseniz baskı ve zorbalık altında yaşamaya devam edersiniz. Ancak mücadele ettiğiniz oranda demokratik hakları elde etme şansınız olur.”
‘YOLSUZLUK VE CEZASIZLIK DÜZENİ TOPLUMSAL ÇÜRÜMEYİ BESLİYOR’
Türkiye’de fon soruşturmaları ve siyaset ile yolsuzluk iddiaları arasındaki ilişkiler yeniden tartışılırken, Mavioğlu geçmişten bugüne uzanan örneklerle yolsuzluğun sistematik bir yapıya dönüştüğünü savundu.
Türkiye’de uzun yıllardır iktidarların kapitalist sistemin çıkarlarını koruyan politikalar yürüttüğünü belirten Mavioğlu, kamu kaynaklarının ve toplumun birikimlerinin büyük sermayeye aktarılmasını bu düzenin temel özelliği olarak tanımladı.
Mavioğlu, şöyle konuştu:
“Türkiye’de darbe dönemleri de dâhil olmak üzere çok uzun yıllardır sağ politikacılar iktidarda. Bu asıl olarak popülist söylemlerde bile bulunsalar iktidarı ele geçiren her parti ve koalisyonun kapitalist sistemin bekçiliğini yapmayı asli görev olarak gördüğü anlamına geliyor.
Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in hayali ticaret vakasından tutun da 12 Eylül darbesini gerçekleştirenlerin sermaye sınıfının taleplerini yerine getirmek için oluk oluk döktüğü kana, özgürlükleri yok etmelerine, banker skandalına, batan bankalarda insanların birikimlerinin yok olmasına, kayıp trilyon davasına, yurt dışındaki İslami sermayenin ‘helal kazanç’ diyerek binlerce kişiyi dolandırmasına, Merkez Bankası’nın 128 milyar doları ucuz kurdan satarak buharlaştırmasına, kur korumalı sistem adı altında zenginin parasını korumak için binbir takla atmalarına ve daha aklımıza gelen ya da gelmeyen pek çok yolsuzluğa, vurgunculuğa uzanır.”
Gelir ve sermaye transferinin sistemin temel işleyişine dönüştüğünü belirten Mavioğlu, yoksulluğun derinleşmesi ile cezasızlık politikaları arasında doğrudan bağ kurdu:
“Sistem zaten gelir ve sermaye transferi üzerine kurulduğu için iktidarların tümünün asli işlevi, yoksulun, orta hâllinin birikimlerinin büyük sermaye tarafından emilmesine zemin hazırlamak oluyor. Aksi olsa Türkiye’de yaşayan insanların yüzde 90’ından fazlası yoksulluk, yüzde 60’tan fazlası açlık sınırının altında bir yaşama mahkûm olmazdı.
Bunların neredeyse tümü halka karşı işlenen büyük suçlar olmasına karşın cezasızlık esas olduğu için bir süre sonra hayatın doğal akışına dönüşüyor ve normalleşiyor. Bu tablo aynı zamanda köşe dönme kültürünü besliyor, ahlaki çöküşü toplumun bütün hücrelerine nakşediyor.”
‘BORSA KÜÇÜK YATIRIMCIDAN BÜYÜK SERMAYEYE SERVET AKTARIM MEKANİZMASI’
Fon soruşturmaları ve borsadaki manipülasyon iddialarının finans sistemindeki denetim mekanizmalarına ilişkin soru işaretlerini artırdığını belirten Mavioğlu, borsanın işleyişinin büyük sermayenin lehine olduğunu savundu.
İçeriden bilgiye dayalı işlemler, sermaye artırımları ve manipülasyonlar üzerinden küçük yatırımcıların birikimlerinin büyük sermayeye aktarıldığını ileri süren Mavioğlu, şunları söyledi:
“Asıl üzerinde durulması gereken konu borsanın gerçekte bir soygun sistemi olduğu gerçeğidir. Eşyayı adıyla çağırmak gerekirse borsanın tarihi, büyük sermayenin yaptığı manipülasyonların tarihidir. Borsada tıpkı kumarda olduğu gibi her zaman kasa kazanır. Bunun için insider trading, yani içeriden alınan bilgiye dayalı olarak elde edilen yüksek kazançlardan tutun da sermaye artırımları yoluyla yatırımcının birikimlerinin emilmesi hep rastlanan durumlar.
Bir dönem Tansu Çiller’in nasıl böyle zenginlik elde ettiğini, ABD’de yatırımlar yaptığını açıklamak için ‘borsadan kazandım’ şeklindeki kestirme yanıtını anımsayanlar vardır. Oysa hiç kimse içeriden bilgi almadan hep doğru ata oynayamaz. Yabancı yatırımcıların, devasa şirketlerin cirit attığı bir alanda belki bazen tesadüfen kazanırsın ama çoğunlukla kaybedersin.
Borsa küçük yatırımcıdan büyüklere doğru işleyen bir sermaye transfer mekanizması olduğu için denetim sistemleri de dönen bu çarkın uyumlu bir dişlisi olmak zorundadır. Çünkü anlayacakları dilden söylersek, soygun borsanın fıtratında vardır.”
Son dönemde gündeme gelen fon soruşturmasında denetimden sorumlu kişilerin de iddialara konu olduğunu belirten Mavioğlu, piyasalardaki olağan dışı hareketlere rağmen müdahale edilmemesini eleştirdi:
“Son fon soygunu soruşturmasında ortaya çıkan bilgiler, bizzat süreci denetlemesi gerekenlerin zaten işin içinde olduğunu göstermedi mi? Borsada söz konusu kâğıtlardaki anormal hareketleri sağır sultanın bile duyduğunu, yapılan tüm uyarılara rağmen soygunun engellenmediğini nasıl yorumlamak gerektiği ortada değil mi?
Bunun adı yandaş ya da bizzat iktidar sahibi vurgunculara yol vermektir. Hatta skandal patlak verdikten sonra bile vurgunun baş aktörleri arasında olan AKP’li isimlerin işlenen bu aleni suça rağmen tutuklanmaması, arka planda gizlenmek istenen daha pek çok başka soyguncu olduğunu göstermiyor mu?”
‘FUTBOL SADECE FUTBOL DEĞİLDİR’
Türkiye’de fon skandallarından borsadaki manipülasyon iddialarına, futbol dünyasındaki şike ve bahis soruşturmalarına uzanan tartışmaları değerlendiren Mavioğlu, futbolun sermaye ve siyaset ilişkilerinden bağımsız ele alınamayacağını söyledi.
Kamuoyunda “Fatih Terim fonu” olarak bilinen skandalı hatırlatan Mavioğlu, futbol sektöründeki büyük para hareketlerinin ve bahis sisteminin denetimsizliğe açık bir alan oluşturduğunu savundu.
Mavioğlu, şöyle devam etti:
“Bunun en güncel versiyonu, Fatih Terim fonu diye tanımlanan skandaldı. Bir banka müdürü hapse atıldı ve kamuoyunu kısa süre meşgul eden bu skandal da unutuldu. Milyonlarca dolarlık transfer paralarının konuşulduğu, ülkenin büyük sermaye sahiplerinin kulüplerin içinde at oynattıkları bir zeminden temiz bir şey çıkmaz. Nitekim çıkmıyor da.
Şike bunun en yaygını çünkü futbol aynı zamanda loto sistemiyle bağlantılı. Şikenin olduğu yerde mutlaka mafya da olur. Mafyanın olduğu yerde de şiddet, uyuşturucu ve her türlü ahlaksızlığın koşulları zaten oluşmuştur.
Bu nedenle futbol sadece futbol değildir. Futbol tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de her türlü yasa dışılığın kol gezdiği ve bunun görmezden gelindiği ama sistem açısından asla vazgeçilemeyecek bir sektördür. Çünkü futbol sistem açısından milyonlarca taraftarın bilincini iğdiş etmeye yarar.”
Futbolun siyasi iktidarlar tarafından toplumu yönlendirme aracı olarak kullanılmasına ilişkin tarihsel örnekler veren Mavioğlu, Portekiz’de António de Oliveira Salazar ve İspanya’da Francisco Franco dönemlerine dikkat çekti:
“Portekiz’in faşist diktatörü Salazar’ın ya da İspanya’nın faşist diktatörü Franco’nun 3F formülü hatırlardadır. Sistemi ayakta tutmanın yolunu Salazar Futbol, Fado, Fatima ile Franco da Futbol, Fado ve Fiesta ile bulmuştu. Tek fark, Salazar’ın halkı Fatima yani dinle, Franco’nun ise festival yani eğlenceyle uyutmasıdır.
Tam da bu nedenle olsa gerek Franco’nun stadyumları kastederek ‘Ellişer binden üç tane beşik yaptırdım’ dediği rivayet olunur. Tüm bunları hem Salazar hem de Franco’nun 36’şar yıl iktidarda kaldığı gerçeğiyle birlikte değerlendirdiğimizde, her iki diktatörün zikrettikleri 3F formülünün faşizmin ciddi bir besin kaynağı olduğu gerçeğini daha iyi anlayabiliyoruz.
Bu formülü Türkiye’ye uyarlarsak eğer, mevcut iktidarın en az 11 yıl daha ensemizde boza pişirme ihtimalinin olduğunu gözden ırak tutmamamız gerekir. Şaka bir yana, Marx ‘Din halkın afyonudur’ demişti. İktidarın tıpkı Salazar gibi dinî argümanlara sıkı sıkıya sarılmasının yanında, stadyumların dolup taşmasını hafife alamayız. Böylece futbolun neden sadece 3 hakem ve 22 futbolcunun sahada koşturmasından ibaret bir oyun olmadığı belki daha iyi anlaşılır.”
‘KAMU İHALELERİ BÜYÜK SERMAYEYE SERVET AKTARIMININ ARACINA DÖNÜŞTÜ’
Kamu ihalelerinde yaşanan yolsuzlukların zaman içerisinde olağanlaştırıldığını savunan Mavioğlu, bugün ortaya çıkan iddiaların çok daha geniş bir düzenin yalnızca küçük bir bölümünü yansıttığını söyledi.
Özellikle Kamu İhale Kanunu’nun 21/b maddesi kapsamında uygulanan pazarlık usulünün yaygınlaşmasına dikkat çeken Mavioğlu, bu yöntemin istisnai koşullar için öngörülmesine rağmen olağan bir uygulamaya dönüştürüldüğünü ileri sürdü:
“Kamu ihalelerinde en yaygın yöntem, 4734 sayılı yasanın 21/b maddesine göre, yani pazarlık usulü yapılması. Aslında yasaya göre bu yöntemin uygulanması olağanüstü koşulları gerektiriyor. Yani pazarlık usulü, doğal afet, salgın hastalık, can ve mal kaybı tehlikesi, ani ve beklenmeyen olaylar, güvenlik ve yapım tekniği gibi koşullara bağlı.
Fakat özellikle AKP iktidarı döneminde açık ihale usulü istisna, pazarlık usulü ise neredeyse bir kurala dönüştü. Çünkü pazarlık usulünde, ihaleyi açan kamu kuruluşu istediği şirketleri çağırıyor ve pazarlık masasında danışıklı dövüş yaşanıyor.
Çoğu kez aynı holdinge bağlı üç farklı alt şirket pazarlık masasına oturtularak sadece şekil şartı yerine getiriliyor ve ihale adrese teslim ve fahiş fiyatlar kabul edilerek altın tepsi içinde büyük sermayeye sunuluyor.”
Dünya Bankası verilerine atıfta bulunarak Türkiye merkezli şirketlerin uluslararası kamu ihalelerindeki payını değerlendiren Mavioğlu, Limak, Cengiz, Kalyon, Kolin, MNG, Makyol ve Rönesans gibi şirketlerin aldığı büyük kamu projelerine dikkat çekti.
Mavioğlu, şu iddialarda bulundu:
“Dünya Bankası’nın raporuna göre dünyada en çok kamu ihalesi alan 10 şirketten 5’inin Türkiye’de olması basit bir rastlantı değil. Bu şirketler arasında Limak dünya çapında bir numarada. Bu şirketi Cengiz, Kalyon, Kolin, MNG, Makyol, Rönesans gibi AKP’ye yakın şirketler takip ediyor.
Bu ihalelerden doğan büyük kamu zararları ise halktan toplanan vergilerle kapatılıyor. Burada da büyük bir adaletsizlik söz konusu ve vergi konusundaki evrensel kural Türkiye’de tamamen tersine dönmüş durumda. Büyük şirketlerin ve holdinglerin ödediği vergilerin, toplanan tüm vergiler içindeki payı sadece yüzde 12.
Bu da Türkiye’de az kazanandan çok, çok kazanandan az vergi alındığının göstergesi. Yani vergi yükünün yüzde 88’i yoksul halkın sırtına yüklenmiş durumda.”
Kamu ihalelerinde yaşandığını ileri sürdüğü usulsüzlüklerin çoğu zaman etkin soruşturmalara konu edilmediğini belirten Mavioğlu, gazetecilerin de bu ilişkileri haberleştirdikleri için baskıya maruz kaldığını söyledi:
“Şöyle bir geriye doğru baktığımızda bizim yolsuzluk olarak adlandırdığımız tüm bu organize işler, herhangi bir soruşturmanın konusu bile olmuyor. Ya da soruşturma açılsa bile yolsuzluğu aklamak değişmeyen kural.
Kısacası büyük bir soygun çarkı kurulmuş ve içinde iktidarın en tepesinden en alt bürokratına kadar, suyun başını tutan herkes işin içinde. Hepsi bir şekilde nemalanıyor, türedi zenginler doğuyor ve bunu haber yapanlar ise ya gözaltına alınarak ya tutuklanarak ya da büyük bir şiddete maruz bırakılarak susturuluyor.
Oysa Leonard Cohen’in pek bilinen şarkısındaki sözlerle ifade edersek, ‘Herkes biliyor zarların hileli olduğunu.’”
‘DENETİM MEKANİZMALARI DEVRE DIŞI BIRAKILDI’
AKP iktidarı döneminde kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin denetim mekanizmalarının giderek etkisizleştirildiğini savunan Mavioğlu, Sayıştay ve Danıştay gibi kurumların denetleyici işlevlerine dikkat çekti.
Mavioğlu, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“AKP iktidarı biraz palazlandıktan sonra ya da Erdoğan’ın deyimiyle ‘ustalık dönemi’nde tüm denetim mekanizmalarını devre dışı bıraktı. O nedenle artık ne Sayıştay raporlarının bir kıymetiharbiyesi kaldı ne de Danıştay, herkesin gözü önünde yaşanan yolsuzluk, usulsüzlük ve vurgunlara ilişkin yürütmeyi durdurma kararı veriyor.
İktidar bu sayede Saray’ın çevresinde kümelenmiş bir kesimi kimi kez savunma sanayii diyerek, kimi kez modernleşme, çağdaşlaşma kılıflarını geçirerek, kimi kez ‘itibardan tasarruf olmaz’ söylemiyle kamu kaynaklarını tepe tepe kullanıyor.”
‘SARAY ÇEVRESİNDE KÜMELENENLERİN SERVETİ ARTIYOR’
Savunma sanayiine verilen kamu teşviklerini ve sektörde faaliyet gösteren bazı isimlerin servet artışlarını örnek gösteren Mavioğlu, Selçuk Bayraktar ve Haluk Bayraktar’ın Forbes milyarderler listesinde yer almasını değerlendirdi.
Mavioğlu, şu ifadeleri kullandı:
“Kimse konuşmaya cesaret edemiyor ama 2019 yılında devletten 600 milyon lira teşvik alan Erdoğan’ın silahlı drone imalatçısı damadı Selçuk Bayraktar ve kardeşi Haluk Bayraktar’ın beş yıl gibi kısa bir süre içinde Forbes dolar milyarderleri listesine girmiş olması normal olabilir mi?
Selçuk Bayraktar 1,2 milyar dolar, Haluk Bayraktar ise 1,1 milyar dolar olmak üzere toplamda 2,3 milyar dolarlık kişisel servetleriyle 2024 yılında Forbes listesine hızlı bir giriş yaptılar. Forbes listesine bakıldığında bu becerikli ikilinin hâlihazırda kişisel servetlerini toplamda 5,1 milyar dolara kadar yükseltmiş oldukları görülebilir.
Ağızlara sakız olmuş beşli çete ve benzerlerini bırakın, sadece bu örnek bile bize hızlı ve çok para kazanmanın en kestirme yolunun Saray çevresinde kümelenmekten geçtiğini yeterince gösteriyor. Çünkü Saray sakinleri dışında hiç kimsenin askerî ihalelerin ve harcamaların nasıl ve hangi şartlarda yapıldığı konusunda bilgisi yok.”
‘YOLSUZLUKLA MÜCADELE DEMOKRASİ MÜCADELESİNDEN AYRILAMAZ’
Yolsuzluk ve yağma düzeninin kurumsallaşmasını Kürtlere yönelik politikalar, denetim mekanizmalarının etkisizleştirilmesi ve demokratik itirazların bastırılmasıyla ilişkilendiren Mavioğlu, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin bu düzenin sorgulanması açısından önemli bir potansiyel taşıdığını söyledi.
Çatışmalı ortamın toplumsal itirazların görünürlüğünü azalttığını ve iktidarın hesap vermesini zorlaştıran koşulları güçlendirdiğini savunan Mavioğlu, şöyle konuştu:
“Her türlü itiraz silah ve bomba seslerinden duyulmaz olduğu gibi, asla hesap vermeme üzerine kurdukları toplumla ilişki biçimi, zamanla denetim mekanizmalarının da yok edilmesiyle iyice kurumsallaştı.
Ağır aksak işlermiş gibi görünen kuvvetler ayrılığı prensibi tamamen çöpe atıldı ve tüm baskılara rağmen itiraz etmekte ısrar edenlerin başına da ibretialem için her türlü kötülük getirildi.
Bu anlamda Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarısı, hiç kuşkusuz soygun düzenini sarsma potansiyelini taşıyor. Ama bu sürecin sihirli bir değnek gibi bir çırpıda her şeyi düzelteceğini beklemek hayalcilik olur.”
Yolsuzlukla mücadelenin demokratik hak ve özgürlükler mücadelesiyle birlikte yürütülmesi gerektiğini belirten Mavioğlu, değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:
“Çünkü kurdukları bu soygun düzeninden asla vazgeçmek istemeyecekler ve artık yerleşik bir hâl almış olan mafyacı düzenin panzehiri olabilecek demokratik bir zemini ısrarla reddedecekler.
Tam da bu nedenle verili soygun düzeninin yıkılması gerektiğini topluma kavratarak, demokrasi için olduğu kadar yolsuzluklara karşı da mücadele cephesi oluşturmanın gerektiği artık apaçık ortada.”