Nurettin Demirtaş, Önder Apo’nun geliştirdiği Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu'nda geçen kavramlar kapsamında değerlendirmelerde bulundu.
Nurettin Demirtaş, süreci anlamak için günün ya da anın olup bitenlerini fotoğrafik bir şekilde çekip yorumlamak yerine, tarihsel perspektifle bakmayı önerdi.
Nurettin Demirtaş şöyle konuştu:
“Günümüzde yaşananları anlamak için herkes tartışıyor. Fakat bu tartışmaların önemli bir kısmı gerçekten doğru anlamak içindir. Bir kısmı da eleştiri sınırlarını aşıp adeta bu süreci boşa çıkarmaya dönüktür.
Şimdi çok iyi niyetli olarak süreci anlamaya çalışan herkes için önerebileceğimiz, günün, anın olup bitenlerini fotoğrafik bir şekilde çekip yorumlamak yerine tarihsel bir perspektifle bakmalarıdır. Bu bakış açısı hakikate daha yakındır. Niye? Bugün yaşanan her şeyin bir geçmişi vardır.
Geçmişle bağlantı şeklinde ele alınırsa daha doğru sonuçlara ulaşılır. Hele ki söz konusu olan bir halk, bir toplum olunca tarihsel perspektifle bakılmazsa sosyolojik tahliller asla doğru yapılamaz. Şimdi Kürt-Türk ilişkileri olsun, sınıfsal mücadeleler olsun, cins ilişkileri olsun, günümüzde toplum içerisinde yaşanan çeşitli çürütücü faaliyetler ve toplum dışı davranışlar olsun, bunların sebeplerini anlamak için geriye dönüp bakmak gerekiyor.
Tarihsel perspektif bunun için gereklidir. Bir çözüm oluşturmak istiyorsanız sosyolojik analizlerin tarihsel perspektife oturtulması gerekiyor.
Diyelim ki bir köyde bir olay yaşandı. Tutup bir kişiyi suçlamak yerine o köyün geçmişi nedir, o kişinin ailesi nasıl yaşamıştır, nasıl düşünüyor, köydeki yaşam tarzı nedir, nasıl bir kültürel şekillerinde vardır. O kişiye bu davranışları yaptıran nedir? Yani onun zeminini anlamaya çalışırsınız. Mayası nedir anlamaya çalışırsınız. Öylece yargılamak mümkün olabilir. Aksi halde çok bireyse kişisel olur her şey. Çözüm de olmaz ve tekrarlanır.
Yanlışların önünü almak istiyorsanız, doğruyu hakim kılmak istiyorsanız tutunulacak hakikat ancak tarihsel sosyolojik bir perspektifle ortaya çıkarılabilir. Aksi halde sadece dar olaylara bakılarak bir sonuca ulaşılamaz. Bu anlamda sosyolojiye yeni bir tanım getirmek gerekiyor.
Sosyoloji bilimi bilindiği gibi işte batı aklıyla icat edildi. Hangi zorunluluklardan inanılmaz krizler yaşandı ve buna çözüm olarak dönemin bilim aklı sosyolojiyi bilimselleştirerek ya da bilimin birçok dalı olduğu gibi toplum bilimini de bir bilim haline getirerek cevap olmaya çalıştı.
Toplumsal tahliller, analizler fizik, kimya, matematik, biyoloji gibi bilimlerde olduğu gibi kanunlarla, kurallarla anlaşılmaya çalışılınca facialara yol açtı. İki tane dünya savaşı işte. Bunun sonucu, bu aklın sonucuydu. Bu akıl olgucudur, pozitivisttir.
Anda olup bitenlere bakar. Hatta çıkarcıdır yani. Eski Romalılar'ın yaptığı gibi yani olayların sebeplerini anlamak için kim kazanıyor sorusunu sorarlarmış.
Oldukça pragmatik bir sorudur. Kim kazanıyordan ziyade hakikat nedir? Ona bakmak gerekiyor. Hakikatle yaklaşmak için de toplum ve tarih birbirinden ayrıştırılmamalıdır.
Tüm toplumsal olaylar tarihsel süreçleriyle birlikte ele alınırsa değişim ve yenilenme ne kadar süreklilik var, ne kadar değişim var bunların daha yetkin anlaşılması mümkün olabilir. O zaman olaylar sizde değil, siz olaylara yön verirsiniz. Kendi iradeniz olur.
Toplumun kendi iradesiyle kendi kaderine hükmetmesinin yolu budur. Aksi halde birileri hep üstten irade dayatmasında bulunacak, toplum mühendisliğiyle herkesi yönlendirecek.
Bugünlerde işte eleştiri sınırlarını aşarak saldıranlar, devlet istiyoruz, savaşmak gerekiyor şu bu laflarıyla karşımıza çıkanlar, bakıyoruz ki kendi akıllarıyla düşünmüyorlar.
Birilerini taklit ediyorlar. Gerçekten inanılmaz bir akıldır. Akıl bile denilemez, düşünce denilemez. Yani mimetik dediğimiz taklit var taklit.
Adeta moda olmuş. Biri söylüyor öbürü de tekrarlıyor gidiyor. Biraz düşünebilse, biraz tarihsel toplumsal düşünebilse bunların aslında kendi önüne konulan düşünceler olduğunu, ezbere dayandığını görür.
Bu tür propagandalardan bir şey çıkmaz, hakikate de ulaştırmaz kimseyi. Elbette tarihsel sosyolojik bakış açısını sadece günümüzdeki olaylara doğru yaklaşalım diye ifade etmiyoruz.
Doğru yaşamak isteyen bu bakış açısını geliştirmelidir. Tarihle bağlarımızı doğru kurmazsak, tarihle bağımız kopuk olursa günümüzde de kesinlikle doğru bir yaşam anlayışına sahip olamayız.
Doğru, adil, eşitlikçi, özgürlükçü bir yaşam isteyen herkes tarihsel toplumla bağını kurmak zorundadır. Dolayısıyla sosyolojiyi tarihle bağ temelinde ele alırsak doğru bir bilim şeklinde görebiliriz.
Aksi halde sadece günün, anın ve çıkarların gerektirdiği gibi talihler ve değerlendirmeler yapılırsa bu kesinlikle toplumu yanlışa sürüklemek olur. Eski faciaların tekrarlanması olur. Bundan yenilik doğmaz.
Kendimize güvenin, karamsar olmamanın, dünyaya, evrene iyimser bakabilmek kadar tedbirli olmanın, gerçekten kendi iradesiyle, kendi aklıyla mücadele edebilmenin tek koşulu tarihsel toplum bağlantısını doğru kurabilmektir.
Bunun dışında bir yaşam ve o yaşama doğru yön vermek mümkün değildir ki olay bireysel değil. Her birey bir toplum içindedir ve toplumsaldır bütün olaylar.
Toplumsal bağlamı içinde ele alındığında her olay toplumu etkiliyor. Her konuşma, her davranış toplumu etkiliyor. O zaman sorumlu yaklaşmamız gerekiyor.
Tarihsel sosyolojik bakış açısı sorumlu bir yaşamı gerektiriyor. Doğaya, evrene, topluma, insana karşı sorumlu yaklaşmayı gerektiriyor.
Eğer sorumluluk bilincimiz varsa, düşünerek, tarihsel düşünerek, toplumsal düşünerek hareket eder ve hakikat neyse onun savuncusu oluruz.”