Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden emekli öğretim üyesi ve BirGün gazetesi köşe yazarı Prof. Dr. Şükrü Aslan, göç, etnisite ve kimlik sosyolojisi alanlarında özellikle Kürtler ve Aleviler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor.
Kürt meselesinin çözümüne ilişkin yürütülen ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni üç faktör çerçevesinde değerlendiren Şükrü Aslan, şunları söyledi:
“Birincisi, önceki süreçlerin başarısızlıkla sonuçlanmasının getirdiği bir temkinli olma hali devam ediyor. İkincisi, çözüm talebinin en karşıt yerden ve böyle süreçlere hiçbir şekilde dahil olmayacağı varsayılan MHP’nin başkanından gelmesi hem temkinli bir duruş hem de bazı kesimlerde umut yaratmıştır. Üçüncüsü, Türkiye’de hemen hemen bütün kesimlerde bu meselenin barışla çözüleceği yönündeki umutların çok yüksek olduğu bir dönemde yeniden başa dönülmüş olması nedeniyle bir güvensizlik hakim olsa da sosyolojik açıdan barışa dair kolektif toplumsal beklenti, eğilim ve istek var.
Dolayısıyla Türkiye şu an bu güvensizlik hali ile barış arayışının kesiştiği ortada bir yerde bulunuyor. Ben bu ortada olma halini, her iki tarafa doğru evrilme imkan ve ihtimallerinin olduğu bir durum olarak değerlendiriyorum. Sosyolojik bakımdan başa dönme ihtimali de var, sürecin ilerlemesi ihtimali de var. Kişisel olarak bu sürecin hakikaten ileriye ve gerçeğe doğru gitmesini temenni ediyorum.”
‘KÜRT MESELESİNİ BARIŞ MESELESİ OLARAK ELE ALMAK GEREKİR’
Süreçte ilerleme kaydedilmesi için her şeyden önce Kürt meselesini doğru tanımlamak gerektiğinin altını çizen Aslan, meselenin "terör" kavramı üzerinden ele alınmasını eleştirdi. Kürt meselesindeki neden-sonuç ilişkisini irdelemeyen bir yaklaşımın kalıcı bir çözüm üretmeyeceğini kaydeden Aslan, şöyle konuştu:
“İktidarın ‘terör’ olarak adlandırdığı, benim sosyoloji dilinde şiddet demeyi tercih ettiğim durum, siyasal ve toplumsal gerilimlerin ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Duruma devlet politikaları yönünden bakarsak, mesela birini idam etmek tarifsiz bir şiddet biçimidir. Bir yanda koca bir devlet, bir yanda elleri bağlanmış, idam sehpasına götürülen bir kişi.
Bu şiddet, yüzyıllar boyu devlet politikalarının, iktidar politikalarının, iktidarda kalma politikalarının getirdiği tuhaf bir sonuç doğurdu. Pek çok ülke bundan kurtuldu, ama hâlâ idam cezasını uygulayan ülkeler var. Bir de idamı kaldırmış gibi görünüp başka türlü biçimlerde bu şiddeti uygulayan ülkeler var. Bu şiddet biçimi artık bir insanı idam etmek değil de bulduğu yerde yok etmek şeklinde karşımıza çıkabiliyor.
Muhalefet penceresinden baktığımızda ise, devlet politikalarına karşı şiddet hareketlerine başvurmak olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin bir yeri bombalamak, bir yeri soymak, bir devlet görevlisinin hayatına kıymak… Bütün şiddet hareketlerinin de başka bir sosyolojik bağlamı var. Yani birikip gelen bir öfke var. Dolayısıyla devlet yetkililerinin ‘terör’ dediği, benim ‘şiddet’ olarak nitelediğim ortamın ortadan kalkması elbette herkesin beklentisi. Barış zaten böyle olur; şiddet ortamını ortadan kaldırırsınız, sorunları konuşarak çözersiniz.
Ama bu şiddet ortadan kaldırmak isteniyorsa, onu ortaya çıkaran koşulları da ortadan kaldırmak gerekiyor. Bir siyasi hareket pekala silahlarını yakabilir, kendini feshedebilir. Ama bu siyasi hareketin ortaya çıkmasını sağlayan koşullar devam ederse, iki sene sonra başka bir örgüt ortaya çıkar. O yüzden o siyasi hareketin ortaya çıkmasını sağlayan koşulları da değiştirmek gerekir.
Yani 1970'li yıllarda Kürt siyasi hareketinin şiddeti esas alan bir politika aktörü olarak ortaya çıkmasını sağlayan koşullar ne idiyse -ki temel talebi Kürt kimliğinin tanınmasıydı- o talep bugün gerçekleşmezse bu ülke yeniden böyle sorunlarla karşılaşır. O yüzden bunu bir ‘terör’ meselesi olarak değil, bir barış meselesi olarak ele almak gerekiyor ve buradan yola çıkarak barışı kurmak gerekiyor. Barışı kurmanın yolu da münakaşalı tarafların, gerilimli tarafların taleplerini müzakere etmek ve çözmek anlamına geliyor.”
‘BİR HALKI TANIMAK ONU YEDEK GÜÇ DEĞİL ASLİ AKTÖR OLARAK GÖRMEK DEMEKTİR’
Kürt siyasal hareketinin Kürt kimliğinin yasal olarak tanınmasını talep ettiğini hatırlatan Aslan, şunlara dikkat çekti: “Bir halkın, bir topluluğun temel insan haklarının tanınması, aslında o halkı veya topluluğu yedek güç gibi değil de asli aktör, ülkenin sahibi, dolayısıyla devletin sahibi olarak görmek demektir. Siyasi, toplumsal, kültürel, ekonomik her ne yapılacaksa onla beraber yapmak demektir. Aslında barış budur.
Mesela buna etnisite alanından bakarsak, dilsel haklar bağlamında yapmak mümkün. İnanç kimlikleri alanından bakarsak, inanç kimliklerinin yaşamasını mümkün kılacak bir toplumsal atmosfer yaratmak demektir. Bütün bunların yolu, bugüne kadar izlenen dışlayıcı, parçalayıcı, tekçi, şiddet üretmeyi teşvik eden ne varsa onun maliyetleriyle yüzleşmekten geçer.”
‘KIYIMLARLA YÜZLEŞMEZSENİZ BİR ARADA BARIŞ İÇİNDE NASIL YAŞAYABİLİRSİNİZ?’
Şükrü Aslan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri devlet görevlilerinin “isyan bastırmak”, “ayaklanma bastırmak” adı altında yüz binlerce insanın hayatına kıydığı birçok örnek olduğunu anımsattı. Bu kıyım ve katliamların devlet belgelerinde açıkça yer aldığını belirten Aslan, şöyle devam etti:
“1972 yılında çıkan ‘Türkiye Cumhuriyeti'nde Ayaklanmalar’ diye bir kitap var. Bu kitapta birinci ayaklanma Hakkari’de, 1924 Nasturi Ayaklanması diye geçer. Onlarca, yüzlerce, binlerce insanın hayatına kıyılan olaylar var. Örneğin Dersim Katliamı… Devlet kayıtlarına göre, 1935-1940 yılları arasında Dersim’de 20 bine yakın nüfus eksilmiş, azalmış. Peki bir şehrin nüfusu nasıl eksilir? Kıyımla eksilir.
Peki bu kıyımla yüzleşmezseniz, bu nüfus, kıyım suçundan dolayı eksildi demezseniz ve bunun için bir özür dilemezseniz orada yaşayan topluluğun çocuklarıyla, torunlarıyla nasıl bir arada barış içinde yaşayabilirsiniz? Barış, köklü bir yüzleşmeyi gerektirir. Artık dünyada bir yüzleşme eğilimi var, ama Türkiye’de bu yüzleşmeye bir türlü yanaşılmıyor.
Bu barış sürecinin tabii ki adımları olacaktır. Kısa vadede birinci adım olarak siyasi tutsaklar serbest bırakılabilir, dilsel, dinsel ve inançsal alanda birtakım yeni yasal düzenlemeler yapılabilir. Ama uzun vadede yapılması gereken çok iş var. Her halükarda iyi bir barışın gerektirdiği iki ihtiyaç vardır: Birincisi, durumu tespit etmek ve yeni bir dil kurmak. İkincisi, yüzleşmek. Bunun için de geçmişte ve değişik dönemlerde bu sebeple yaratılan toplumsal ve sosyolojik maliyetleri ortaya çıkarmak gerekiyor.”
‘İSKAN KANUNUYLA TÜRKİYE KENDİ ÇOĞULCU DOKUSUNA, DOLAYISIYLA GELECEĞİNE ZARAR VERDİ’
Geçmişin sosyolojik maliyetini ortaya çıkarmak için devlet politikalarına dönemsel oolarak bakmanın daha uygun olabileceğini dile getiren Aslan, 1924’lerin politikalarıyla 1950'lerin ya da 1950’lerle 1980'lerin arasında görece farklar bulunduğunu belirtti. Türkiye'nin 2008, 2009, 2010, 2011 ve 2012 yıllarındaki söylemsel düzeydeki politikalarıyla bugünkü politikaları arasında da farklar olduğunu hatırlatan Aslan, şunları kaydetti:
“Bunları dönemlere ayırdığımızda şunu görüyorum: 1927'de Türkiye’de ilk kez nüfus sayımı yapıldığında ülkede 21 farklı ana dil olduğu tespit ediliyor. Ancak devlet, bu dilleri temel insan hakları bağlamında ele alıp dilsel özgürlük tanımak yerine, Türkçe dışında bu dillerin her birini yasaklamayı tercih ettiğinde ve böyle bir ulus devlet kurduğunda asimilasyon yapmak zorundasınız. O da yetmez, sürgün etmek, dağıtmak zorundasınız. Bu da yetmez; kırmak, kıymak zorundasınız. Çünkü o siyaset bunu gerektiriyor. O siyasetin gereği olarak bütün bunlar yapıldı mı? Yapıldı. Türkiye kıyımlar ve asimilasyon yaptı.
Mesela Türkiye'de yatılı ilkokulların olduğu tek coğrafya Kürt coğrafyasıdır. Neden mi? Asimilasyon politikalarını hayata geçirmek için. Çocuğu ailesinden alıp orada yatılı okula yerleştiriyorlar zorla. Bu asimilasyon politikaları 1927'de Abidin Özmen'in raporunda da detaylı bir şekilde yazılmıştı. Bu asimilasyon politikaları sadece Kürtlere değil, göçmen gruplara da uygulanmıştır. Mesela 1936 yılında 4. Trakya Umumi Müfettişi emekli general Kazım Dirik, Trakya'nın köylerinde dolaştıktan sonra Pomaklar için, ‘Nankörleri biz getirdik, buraya yerleştirdik, ev verdik, bark verdik, tarla verdik ama utanmadan hala kendi dillerini konuşuyorlar’ diye yazmış. Yani kendi dilini konuşmayı bir hak olarak değil, direkt hainlik olarak görüyor.
Bu politika özellikle 1925 yılından sonra uygulandığında büyük bir dilsel kırıma yol açtı. Sadece Kürtçe kırılmadı, bütün o 21 dilin hepsi kırıldı. Daha sonra devlet bununla da kalmayıp o politikanın gereği olarak Türkçe dışındaki dillerden ne kadar yer ismi varsa, yani sokak ismi, mahalle ismi, cadde ismi, dağ ismi, tepe ismi, vilayet ismi, ilçe ismi varsa hepsini değiştirmek için topyekün bir çalışma başlattı. Çünkü eski isimler bütün o diğer dillerden izler taşıyordu.
Öyle bir İskân Kanunu çıkardı ki 1934 yılında, Türkiye üç bölgeye bölündü. Bir bölge Türk kültürü bölgesi ilan edildi. Bir bölge Türk kültürlü olmayan bölge ilan edildi. Bir bölge de insansız bölge olarak ilan edildi. Daha çok Kürtlerin yaşadığı bölgeyi, insansızlaştırma veya yerine Türk kültürlü nüfusu yerleştirme bölgesi olarak ilan ettiler. ‘Yasak mıntıka’ kavramı bu dönemde çıktı. Yani yerleşime yasaklandı birçok yer. Onlar aslında katliam yerleriydi. Türkiye'de ne kadar ‘yasak mıntıka’ olan yer varsa orada büyük katliamlar yapıldı. Mesela Dersim ve Zîlan katliamları gibi.
İskân Kanunu böyle bir kanundu ve bu kanunda, bir Kürt şehri olan Diyarbakır’ı bir Türk şehri yapmak için buradaki nüfusun batıya dağıtılacağı açık açık yazılmış. İşte yer değiştirme, isim değiştirme ve asimilasyon politikaların hepsi, çoğulcu sosyolojiden tekçi bir toplum çıkarma projesinin neticeleri. Bu aynı zamanda inanılmaz bir insani, ekonomik ve siyasi maliyet. Türkiye aslında kendi çoğulcu dokusuna ve sosyolojisine zarar verdi. Dolayısıyla geleceğine zarar verdi.”
‘CUMHURİYETİN DEMOKRATİK DÖNÜŞÜMÜ İÇİN KİMLİK VE İNANÇLAR YASAL GÜVENCEYE ALINMALI’
Cumhuriyetin demokratik dönüşümü için kimlik ve inançların yasal güvenceye alınması gerektiğini vurgulayan Şükrü Aslan, bunun da ‘hepimiz kardeşiz’ gibi yuvarlak söylemlerle değil, anayasal güvence ile mümkün olacağına işaret etti. Kimliklerin yasal güvenceye alınması için ya yeni bir anayasa ya da mevcut anayasaya ilave edilecek düzenlemeler yapmak gerektiğini belirten Aslan, şöyle konuştu:
“Anayasaya eşit yurttaşlık talebi, dilsel özgürlükler, inançsal özgürlükler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) dinsel ve dilsel özgürlük alanlarına ilişkin aldığı kararların girmesi gerekiyor. Bunun için sürece farklı toplumsal kesimlerin; Çerkeslerin, Arnavutların, Boşnakların, Pomakların, Lazların, Ermenilerin ve Rumların katılıp talep alanına dahil olması gerekir. Çünkü hepsinin sorunu aslında. Bütün bunlar için önce barış ortamının sağlanması gerekiyor.
Mesela Arnavutça kursları hızla yaygınlaşmış durumda. Gürcü ve Lazca dil kursları da aynı şekilde. Pomakların ve Boşnakların her birinin dernekleri var. Çerkeslerin konfederasyonları var mesela. Onların da bugün Kürtlerin taleplerini ortaya koyma biçimine, yoluna ve usulüne benzer yollar geliştirmeleri gerekiyor. Bütün bu talep alanları birleştiğinde çok daha güçlü bir talep alanı olur ve dolayısıyla barışın gerçekleşme ihtimali artabilir.
Bugünkü barış süreci her ne kadar büyük gerilimler ve güvensizliklerle yüklü olsa da ve her ne kadar biz geleceğe umutla bakmak ile güvensizlikle bakmak arasında ortada bir yerdeysek de bu süreci ilerletebilecek, umuda dönüştürebilecek her türlü girişim kıymetlidir.”