Sabri Ok: Süreç çıkmazda değil, ancak ciddi handikaplarla karşı karşıya

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok, Avvenire’ye verdiği röportajda Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni değerlendirdi. Taraflar arasında yaklaşım farkları bulunduğunu belirten Ok, demokratikleşme adımları olmadan kalıcı çözümün gelişemeyeceğini söyledi.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok, İtalya'da yayımlanan Avvenire gazetesinden Luca Foschi’nin sorularını yanıtladı.

Türk devletinin 27 Şubat 2025 yılında başlayan Barış ve Demokratik Toplum sürecine ciddi ve sorumlu bir yaklaşım içinde olmamasından kaynaklı sürecin çıkmaza girmediğini ama ciddi handikaplarla karşı karşıya kaldığını belirten KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok, Kürt sorununun varlığını kabullenmeyen ve tanımayan, Türkiye’nin demokratikleşmesini istemeyen, Kürt halkını yüz yıldır yok sayan, katı milliyetçi, şovenist zihniyet sahibi kişi, örgüt, kurum ve kesimlerin de sürece engel olmaya çalıştığını ifade etti. Barış ve Demokratik Toplum sürecinin gelişmesi için her şeyden önce Önder Apo’nun Türk devleti tarafından baş müzakereci, muhatap olarak kabul edilmesi, bunun için de özgür yaşar ve çalışır koşullarına sahip olması gerektiğini vurgulayan Ok, ayrıca süreç için gerekli hukuksal düzenleme, demokratik siyaset ve mücadele için siyasi, yasal güvence sağlanılmasının zorunlu olduğunu kaydetti.

Rojava ve Rojhilat’ta yaşananlara da değinen Ok, Rojava’da DAİŞ’in yenilgiye uğratılmasının ardından ABD ve Koalisyon güçlerinin Kürtlere karşı tutumun büyük ölçüde değiştiğini, ABD ve Avrupa’nın artık Şam-Şara eksenli hareket ettiğini belirtti. Kürtlerin kendi başına bırakıldığını, Kürtlerle olan eski ilişki, dostluk ve ortaklıkların neredeyse son bulduğunu, Kürtlerin Türk devletinin olası saldırılarla yüz yüze bırakıldığını hatırlatan Ok, ABD ve Koalisyon güçlerinin bu eksende değişen politikalarından sonra Türk devletinin desteğiyle Şam-HTŞ güçlerinin Halep-Şêxmeqsûd’ta Kürtlere karşı katliam gerçekleştirdiğinin altını çizdi. Bu nedenle Kürtlerin ABD ve Koalisyon güçlerine karşı oldukça tepkili hatta öfkeli olduğunu sözlerine ekleyen Ok, Kürt halkının öz güçlerine dayanarak kazanımlarını koruma mücadelesi verdiklerini vurguladı.

Rojhilat’ta da Kürtlerin çok önemli ve etkili bir güç olduğunu fakat kimse için koçbaşı olmadığını söyleyen Ok, birçok kırım ve katliamdan geçmiş bir halk olan Kürt halkının tarihsel bilinç hafızasının kuvvetli olduğunu belirtirken, Rojhilatlı birçok parti ve örgütün bir araya gelip birliklerini ilan ettiğine dikkat çekti.

Sizce barış sürecinde çıkmaza girilmesinin nedenleri nelerdir?

Süreçle ilgili tarafların yani Hareketimizin ve Türk devletinin hemfikir olduğu bir tanımlama yoktur. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 27 Şubat 2025 tarihinde yaptığı çağrıda, Barış ve Demokratik Toplum süreci demişti. Türk devleti ise halen ‘terör’ demekte, bazen de ‘Milli Birlik ve Kardeşlik’ demektedir. Bunu şunun için belirtiyorum; Türk devlet aklı ve zihniyeti halen sorunun varlığını kabul etmediği gibi sürecin adını da doğru belirlememektedir. Tek amaçları her gün tekraren belirttikleri gibi Hareketimizin silahsızlandırılmasıdır. Bu nedenle sürecin adını barış ya da çözüm olarak değil de ‘Terörsüz Türkiye’ olarak koymaktadırlar. Şüphesiz bu tarihsel olarak Kürt halkının varlığını ret ve inkar etme zihniyetinin bir sonucu ve yansıması olmaktadır.

19. yüzyılın sonlarında başlayan ve 20. yüzyılla birlikte çok ağır bir inkar ve imha konseptine alınan ve ancak Hareketimizin 52 yıllık mücadelesiyle bu gidişatı durdurarak daha da görünür kılan bir sorun var. Bu sorun Kürt sorunudur. Dolayısıyla biz Kürt sorununun çözülmesi ve Türkiye’nin demokratikleşmesi diyoruz. Demek istediğim soruna ve sürece yaklaşım konusunda taraflar birbirlerinden hayli uzaktırlar. Daha doğrusu Türk devleti bu kadar ciddi, tarihsel ve büyük bir soruna karşı hak ettiği gibi sorumlu ve ciddi bir yaklaşım içinde değildir. Dolayısıyla süreç çıkmaza girmemiştir, ama ciddi handikaplarla karşı karşıyadır ya da tökezleyerek gelişen bir süreçtir diyebiliriz.

Barış sürecine kimler engel oluyor?

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan daha 1993 yılında sorunu demokratik yöntem ve müzakere yoluyla çözmek için birçok kez ateşkes ilan etti. Ondan sonra da defalarca ateşkes denemeleri, diyalog ve müzakere girişimleri oldu. Ama Türk devleti her defasında çözüm için sunulan tüm bu sorumlu girişimlerimizi ret etti, olumlu bir karşılık vermedi. Cumhurbaşkanı Turgut Özal dönemi ve sonrasında soruna biraz daha makul denebilecek düzeyde olumlu yaklaşmak isteyenler olduysa da bunlar kah suikast kah baskı ve tasfiye yöntemleriyle etkisizleştirildiler. Şimdiki süreç biraz daha farklıdır. Sorunuza dönersek, sorunun varlığını kabullenmeyen ve tanımayan, Türkiye’nin demokratikleşmesini istemeyen, Kürt halkını yüz yıldır yok sayan, halk olmaktan kaynaklı hiçbir hakkını kabullenmeyen katı milliyetçi, şovenist zihniyet sahibi kişi, örgüt, kurum ve kesimlerin engel olmaya çalıştıklarını belirtebilirim.

Özellikle devlet ve bürokrasi içinde yer alan norm dışı güçler de buna dahildir. Şüphesiz bunda tarihsel olarak Kürt sorununu görmeyen, bunun da ötesinde sorun yaratan Kürdistan’ın parçalanmasına ve statüsüz bırakılmasına yol açan uluslararası güçlerin sorumlulukları da büyüktür. Halen çıkarları için Türk devletini tolere etmekte ve sorunun çözümü için olumlu bir yaklaşım göstermemektedirler. Bunun da sorunun çözümünde ve sürecin ilerlemesinde önemli ve etkileyici bir sorun olduğunu rahatlıkla belirtebilirim.

Geleneksel olarak her türlü uzlaşmaya karşı çıkan Türk tarafını da göz önünde bulundurarak, barış sürecinin başlamasına imkân veren siyasi bağlamı veya ‘anı’ nasıl tanımlarsınız?

Bilindiği üzere Türk devleti ile onlarca yıldır savaş halindeyiz. Türk ordusu NATO’nun ikinci büyük gücüdür. Türk devleti her türlü ekonomik, siyasi, askeri, diplomatik gücünü kullanarak Hareketimizi çözmek ve tasfiye etmek istedi. Bunun için gerçekten her şeyi yaptı. Kuralsız, ahlaksız, kirli bir özel savaş yürüttü. Fakat sonuçta bunda başarılı olamadı. Arap Baharı denilen süreçle birlikte Ortadoğu’da taşların yerinden oynanması ve özellikle Gazze’den sonra Ortadoğu’da yaşanan ve bundan sonra muhtemel yaşanabilecek olan olası gelişmeler karşısında Türk devlet aklı devreye girmiştir. Bize karşı en sert ve şiddetli mücadeleyi yürüten partinin başkanı Devlet Bahçeli'nin "beka sorunu" diyerek bu sürecin başlatılması da konunun önemini ve ciddiyetini göstermek açısından önemli bir göstergedir.

Tabii ki Kürt sorununun demokratik ve barışçıl bir şekilde çözülmesini isteyen Önder Abdullah Öcalan’ın oynadığı rolü unutmamak gerekir. En ağır tecrit koşullarında büyük bir sorumlulukla uzatılan eli tutmuş ve bu sürecin başlamasında önemli bir rol oynamıştır. Önder Abdullah Öcalan dışında hiç kimse bu süreci başlatacak ve yürütecek konumda ve gücünde değildi. 

Geleneksel direniş bölgesinde durum nasıl? Türk ordusundan herhangi bir saldırı ya da başka bir faaliyet var mı?

Sürecin başlamasından bu yana, ilk 3-4 ayı saymazsak Medya Savunma Alanlarında yaklaşık bir yıldır karşılıklı süren bir ateşkesten söz edebiliriz. Türk devletinin zaman zaman bazı alanlara güç yığdığını, bazı alanlarda güç değişikliğine gittiğini, yoğun bir istihbarat çalışması yürüttüğünü biliyoruz. Fakat belirttiğim gibi bu süreçte gerilla güçlerimizle Türk ordu güçleri arasında istisna kabilinde sınırlı bazı çatışma ya da operasyonlar olduysa da genel anlamda bir çatışmasızlık durumunun olduğunu belirtebilirim.

‘Ateşkes’ süresince, geçen bir yıl içinde yoldaşlarınızın hayatı nasıldı? Bu ilk ama istikrarsız ‘barış’ örneğine karşı ne hissediyorlar? Peki ya Kürt halkı, rahatladılar mı? Ankara’ya güveniyorlar mı?

Tüm yoldaşlarımız ve gerilla güçlerimiz Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a ve kendi özgür iradesine, mücadelesine olan büyük inançla bu süreçte yaşamlarını örgütlü ve disiplinli biçimde sürdürmüşlerdir. Ne rehavete girme, dolayısıyla karşı taraftan yana abartılı ve yanılgılı bir beklenti içinde olma ne de sürece inançsızlık gibi bir duruma girilmiştir. Aksine her türlü olasılığa karşı her düzeyde hazırlıklı bir durumumuz vardır. Geçmiş yıllarda denenen ateşkes ve diyalog süreçlerinin olumsuz örnekleri şüphesiz bilinmektedir. Ama bu kesinlikle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın başlattığı bu sürece inançsızlık anlamına gelmemektedir. Doğal olarak daha ihtiyatlı, daha örgütlü ve disiplinli hareket etme durumu söz konusudur.

Kürt halkının durumu elbette biraz daha farklıdır. Zaman zaman basın ve medyanın halkla yaptığı röportaj ve diyaloglarda da görüyoruz ki halkımız süreç için Önder Abdullah Öcalan’a tereddütsüz bağlı ve inanmaktadır. Buna karşın Türk devletine yani Ankara’ya güven son derece zayıftır, hatta yok gibidir. Çünkü Kürt halkı Hareketimizin tarihsel anlamda attığı adımları, aldığı stratejik kararları, yani PKK’nin feshini ve silahlı mücadele stratejisinden vazgeçtiğimizi çok iyi bilmektedir. Buna karşın Ankara’nın son derece ketum, sürecin gelişmesine katkı sunacak hiçbir söylemde bulunmaması ve ciddi hiçbir pratik adım atmamış olması halkta doğal olarak büyük bir ihtiyat hatta yer yer inançsızlığa neden olmaktadır diyebilirim. Zira Kürt halkı 52 yıllık mücadele sürecinde büyük bedeller ödeyen, direnen bir halk olarak gerçekten son derece bilinçli, politik bir halktır. Yani gelişmeleri iyi görmekte, iyi okumaktadır.

Abdullah Öcalan ve diğer Kürt siyasi tutukluların ‘umut hakkı’ konusunda tutumunuz nedir?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ömür boyu hapis cezalarını hiçbir şartta gözden geçirilmemesini “kötü muamele ve insan hakları ihlali olarak değerlendirir. AİHM, cezanın infazının başlamasından itibaren 25 yıl geçmeden tahliye edilip edilmeyeceğinin idari veya yargısal bir kurum tarafından değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Türkiye devleti de Avrupa Konseyi üyesi bir devlet olarak AİHM kararlarına uymakla yükümlüdür. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Türkiye’den bu hakkın iç hukukta uygulanabilmesi için yasal adımlar atmasını talep etmektedir. Bunun için Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, “Umut Hakkı” konusunda Türkiye’nin AİHM’nin kararları doğrultusunda gerekli mevzuatları yerine getirmesi için Haziran 2026 tarihine kadar süre vermiştir. Bu çerçevede Türk devletinin Umut Hakkı konusuna hukuki değil siyasi nedenlerle yaklaştığını görüyoruz. Bir yandan AİHM’in kararlarına karşı çıkmıyormuş gibi bir görüntü vermekte, öbür taraftan zamana yayma ve erteleme politikasıyla geçiştirmek istemektedir.

Avrupa Konseyindeki üye devletler ise siyasi dengeler nedeniyle sürecin uzatılmasına ve zamana yayılmasına göz yummaktadır. Her şeyden önce Avrupa devletlerine çağrımız kendi demokratik değerlerine sahip çıkmasıdır. Bunun için insan haklarını savunan ve saygı duyan bütün kurum, örgüt ve şahsiyetlerin bu demokratik değerlerin uygulanması için kendi devletlerine baskı yapmasıdır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Türk devletinin Umut Hakkı kararının gereklerini yerine getirmesi için hem teşvik etmeli hem de baskı uygulamalıdır. Dolayısıyla Umut Hakkı konusunda hem hukuki hem siyasi hem de toplumsal mücadelemiz Türkiye ve Kürdistan başta olmak üzere Avrupa’da sürecektir. Barış sürecine kimler engel oluyor diye sormuştunuz. Umut Hakkı konusunda gösterilecek yaklaşım barış sürecine karşı kimlerin engel olup olmadığı konusunda bir turnusol kağıdı görevini görecektir.

Barış süreci anlaşmasının PKK tarafından kabul edilmesi için bulunması gereken asgari unsurlar nelerdir?

Barış sürecinin gelişmesi için her şeyden önce Hareket yönetimimiz olarak pek çok kez belirttiğimiz gibi Önder Abdullah Öcalan’ın Türk devleti tarafından baş müzakereci, muhatap olarak kabul edilmesi gerekir. Bunun için özgür yaşar ve çalışır koşullarına sahip olması lazımdır ki baş müzakereci olarak rolünü oynayabilsin. Bu gerçekleşmeden süreçten ve sürecin gelişmesinden bahsetmek kesinlikle olası değildir. Ayrıca süreç için gerekli ve bütünlüklü hukuksal düzenleme, demokratik siyaset ve mücadele için siyasi ve yasal güvence sağlamak durumundadır. Özetle Kürt sorununun Türkiye sınırları içinde yerel demokrasiye dayalı çözümü önemlidir. Kürtler varsa hakları da olacaktır. Demokratik ve özgür bir yaşam Kürtlerin kendi kimlik ve kültürleriyle sistemde yer almaları doğru ve olması gerekendir. Bu da Kürtleri yüz yıldır ret ve inkar eden zihniyetin terk edilmesi, karşılıklı birbirini tanıma ve kabullenme yani demokratik entegrasyon, Türkiye’nin demokratikleşmesi demektir.

Bölgenin jeopolitik durumu hızla değişiyor, analiziniz nedir? Bölge hangi yöne gidiyor? Türkiye’nin buradaki rolü veya hedefi nedir? PKK hangi tutumu sürdürüyor ve daha demokratik bir Türkiye’nin parçası olan Kürt halkı, dış ilişkiler konusunda neyi hedeflemeli?

Biliyorsunuz Ortadoğu, son iki yüz yıllık sömürgeci politikalar nedeniyle bugün can çekişmektedir. Ortadoğu’da ulus-devlet sistemini geliştirmek için saldırıyı Napolyon başlattı, Britanya geliştirdi, şimdi ise ABD sürdürmektedir. Sonuçta Ortadoğu’da mevcut durumda bugün çok karmaşık bir 3. Dünya Savaşı yaşanmaktadır. 20. yüzyılın siyasal sistemi aşılmakta, 21. yüzyılın siyasal sistemi Ortadoğu merkezli kurulmak istenilmektedir. Tüm siyasi, askeri hatta ekonomik ve teknolojik mücadele ve savaşın bunun için olduğu açıktır. Bir de ticaret ve enerji savaşları var. Ayrıca İsrail’in güvenlik sorunu da birinci öncelik olmaktadır. Şu an yaşanan İran-ABD-İsrail savaşını bunun dışında görmek ve değerlendirmek mümkün değildir.

Ortadoğu’da ulus devletler kendi öz iradeleriyle ve devrimle kurulmadılar. Hegemonik sistem tarafından kuruldular. Dolayısıyla kurulan bu uydu ulus devletler de, bu devletleri kuran hegemonik sistem de Ortadoğu’da yaşananlardan bizzat ve doğrudan sorumludurlar. Halkların bugün etnik, din, cins hatta bilim milliyetçiliği adına birbirlerini boğazlamaları da, coğrafyayı kan deryasına çevirmeleri de hegemonik sistemin ve ulus devletlerin politikalarının sonuçları olmaktadır. Burada Picasso’dan bir örnek vermek isterim. Hitler İspanya’ya saldırdığında gerçekleştirdiği katliamlar kadar İspanya’nın tarihi yerleşim yerlerini de yerle bir etmişti. Picasso bunu Guernica adlı tablosunda işlemiştir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Picasso’nun Paris’teki atölyesine baskın yapan bir Nazi subayı, ünlü tabloyu işaret ederek “Bunu siz mi yaptınız?” diye sormuştu. Picasso’nun tarihe geçen cevabı “Hayır, siz yaptınız!” olmuştu. Ortadoğu’da bugün yaşananlar, bütün acı, yıkım ve trajediler hegemonik sistemin eseridir. Yüzyıl boyunca Sykes-Picot anlaşması çerçevesinde bunu yapmak istediler. Bugün bu yüzyıllık konsept yıkılırken yerine yeni bir dizayn kurmak istiyorlar.

Özetle; kapitalist modernite perspektifiyle Ortadoğu sorunlarının çözülmesi ve Ortadoğu’nun demokratikleşmesi mümkün değildir. Ancak Ortadoğu’ya özgü ve yerelden çözümlerin geliştirilmesi gerekir. Görülen odur ki Ortadoğu sorunlarına ne ümmetçilik ne Baas türü milliyetçilik ne de klasik solculuk çözüm olamayacaktır. Bu anlamda Önder Apo’nun geliştirdiği Demokratik Konfederalizm stratejisi çok önemlidir. Her türlü sorunlara ve milliyetçiliğe tek çözüm Demokratik Ulus, Ortadoğu Demokratik Uluslar Birliği için mücadeleyi kararlı biçimde geliştirmektir. Türkiye’nin Ortadoğu’daki gelişmelere karşı direnç içinde olduğu açıktır. Statükoyu koruyan bir politika izlemektedir. Çünkü Ortadoğu’nun değişmesi demek Türk devletinin de zorunlu olarak değişmesi anlamına gelecektir. Bu nedenle Türk devleti ulus devletçi politikasında ısrarlı olmaktadır.

Kürt halkı olarak dış ilişkilerde barış çabalarına dayalı bir diplomasi yürüteceğiz. Bunun için eski negatif dil yerine pozitif bir dil esas alacağız. Demokratik ve insan haklarına dayalı bir Türkiye’ye katkıda bulunabiliriz. Bizim amacımız Kürt sorununun demokratik bir çözüme kavuşmasıdır. Bu temelde her türlü diplomatik çalışmayı yaratıcı ve sonuç alıcı kılmak önem kazanmaktadır. Özellikle bu süreçte Kürtlerin kendi iç cephelerini sağlamlaştırmaları, ulusal birliklerini sağlamaları önemli olacaktır. Hareket olarak bunun için çalıştığımızı belirtebilirim. Yine demokrasi, özgürlük ve sosyalizmden yana olan tüm uluslararası örgüt, parti ve güçlerle adeta yeni bir enternasyonalizm perspektifiyle ilişkilerimizi daha da geliştirip önemli bir düzey yakalamayı hedeflemekteyiz.

Rojava ve Rojhilat’taki Kürt halkının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Rojava’da cihadist, faşist DAİŞ çete örgütlerine karşı kadın öncülüğünde büyük bedeller pahasına amansız, muhteşem bir mücadelenin verildiği bilinmektedir. Özellikle Kürt kadınlarının bu direnişte gösterdiği kahramanlık gerçekten tarihsel önemde olmuştur. Direnişte Kürtler, Araplar, Süryaniler ve diğer halklar birlikte yer almış ve gösterdikleri bu direnişle büyük kazandıkları gibi büyük bedeller de vermişlerdir. Bu süreçte DAİŞ’e karşı verilen mücadelede ABD ve Koalisyon güçlerinin Kürtlerle birlikte hareket etmesi şüphesiz önemli olmuştur. Fakat ne zaman ki DAİŞ yenilgiye uğratıldı, ABD ve Koalisyon güçlerinin Kürtlere karşı tutumu da büyük ölçüde değişmiştir. ABD ve Avrupa artık Şam-Şara eksenli hareket etmişlerdir. Kürtler kendi başına bırakılmış, Kürtlerle olan eski ilişki, dostluk ve ortaklıkları neredeyse son bulmuş, Kürtler unutulmuş, bunun da ötesinde Türk devletinin olası saldırı ve tehditleriyle yüz yüze bırakılmışlardır.

Nitekim ABD ve Koalisyon güçlerinin bu eksende değişen politikalarından sonra Türk devletinin desteğiyle Şam-HTŞ güçleri Halep-Şêxmeqsûd’ta Kürtlere karşı saldırı ve katliam gerçekleştirmiştir. Bu nedenle Kürtler ABD ve Koalisyon güçlerine karşı oldukça tepkili hatta öfkelidirler demek yanlış olmayacaktır. Şimdi Kürtler kendi öz güçlerine dayanarak kazanımlarını korumanın mücadelesi içindedirler. Şam’la entegrasyon ve müzakere sürecindedirler. Kürtler halk olmaktan kaynaklı haklarını ve kazanımlarını elbette sonuna dek koruyacak ve savunacaklardır. Olması gereken şudur ki başta kadınlar ve tüm insanlık olmak üzere Avrupa devletleri, ABD, demokrasi ve özgürlükten yana olan tüm güçler ve herkes tüm insanlık için direnen Kürtlere sahip çıkmalı, destek olmalıdırlar. Kürtler böyle haklı bir beklenti ile ama en başta da kendi öz güçlerine dayanarak ve haklı mücadelelerine olan inançlarını daha da büyüterek kazanımlarını mutlaka koruyacak ve kesinlikle başaracaklardır.

Rojhilat Kürtlerinin durumuna ilişkin kısaca şunları belirtebilirim; ABD-İsrail-İran savaşıyla birlikte Ortadoğu’da ve en başta İran-Rojhilat’ta yeni bir durum ortaya çıkmıştır. İran halklarının, demokrasi ve özgürlükten yana olan tüm toplulukların, inançların ve kimliklerin demokratik bir İran için mücadele etmeleri gerekir. Zira İran demokratikleşmek zorundadır. Mevcut rejim böyle önemli, ciddi ve köklü bir demokratik dönüşüm gerçekleştirir mi, soru işaretidir. Görülen odur ki bu olasılık oldukça zayıftır. O halde belirttiğim gibi geriye tüm halkların ve inançların demokratik bir İran için birleşerek mücadele etme ve başarma seçeneği dışında bir seçenek bulunmamaktadır. İran şimdi böyle bir süreçtedir. Burada Kürtlerin çok önemli ve etkili bir güç olduğu tartışmasızdır. Fakat Kürtler de elbette kimse için koçbaşı olacak değildir. Birçok kırım ve katliamdan geçmiş bir halk olarak tarihsel bilinç hafızası kuvvetlidir, tecrübe sahibidirler. Rojhilatlı birçok parti ve örgüt bir araya gelip birliklerini ilan ettiler. Hangi zamanda ve koşullarda nasıl bir strateji ve taktikle mücadele vermek gerektiği konularda tartıştıklarını biliyoruz. Ne hazırlıksız ve vakitsiz harekete geçme ne de gelişmelerin gerisinde kalma gibi bir durumlarının olacağını düşünmüyorum.

Abdullah Öcalan mesajında silahlı direnişin sona erdiğini ilan etti, ancak durum sizi buna zorlarsa tekrar savaşmaya gidebilir misiniz?

Önder Abdullah Öcalan’ın silahlı mücadele stratejisine son verdiği doğrudur. Bu tamamen paradigmasal bir değişim ve dönüşümün sonucudur. Ulusal kurtuluş savaşı stratejisi yerine demokratik siyaset stratejisini esas almaktadır. Demokratik siyaset, demokratik cumhuriyet içinde olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti ile demokratik siyaset entegre edilecektir. Bunun için de Türkiye’nin demokratikleşmesi gerekir. Eğer cumhuriyet demokratik bir niteliğe kavuşmazsa entegrasyon olamaz.

Silahlı mücadeleden ve ona dayalı stratejiden vazgeçmek, öz savunma yapamayacağımız anlamına gelmemelidir. Ancak öz savunma derken ilk akla gelen silahlı mücadele olmamalıdır. Bundan çok toplumun her düzeyde örgütlenerek mücadele etmesi anlaşılmalıdır. Kürt varlığı, demokratik toplum olarak haklarını garantiye almadan öz savunma seçeneğinden vazgeçmesi ölümü kabullenmesi anlamına gelir. Kürt halkı silahlı mücadeleye niçin başvurdu, varlığını korumak için. Kürt halkı üzerindeki tehditler devam ediyor mu, ediyor. Bu tehditler ortadan kaldırılmadığı sürece öz savunma hakkımızdan vazgeçmeyiz. Öz savunmada temel ilkemiz nedir? Kürt halkının varlığı reddedilmedikçe, üzerine imha amaçlı gelinmedikçe, silahlı mücadele bir yöntem olarak esas alınmayacaktır. Varlığa imha amaçlı saldırılar, seferler düzenlenirse silah da dahil her türlü yönteme başvurmak temel bir haktır.